Gökkuşağı Günleri – Antonio Skarmeta “Şili’de TV’de çıkan her şey Pinochet hakkında. Pinochet yanlısı olmayan biri ekrana çıkarsa mutlaka kelepçelenip terörist ilan edilir”

gökkuşağı günleriŞili’de, General Augusto Pinochet dönemi. Bir felsefe öğretmeninin oğlu olan lise öğrencisi Nico, babasının sınıfta ders anlatırken Pinochet’nin dikta rejimince acımasızca tutuklanmasına tanık olur. Nico’nun sevgilisinin babası olan Bettini, aynı zamanda Nico’nun babasının en yakın arkadaşıdır ve rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcıdır. Bettini son derece tuhaf bir taleple karşılaşır: İçişleri Bakanı, ülkenin kaderini belirleyecek referandumda ondan “Pinochet’ye Evet” kampanyasını yürütmesini istemektedir. Ama bu tekliften saatler sonra bu kez 16 fraksiyondan oluşan muhalefet cephesi de kendisine “Pinochet’ye Hayır” kampanyasını yürütmesi teklifiyle gelir. Maddi-manevi güç durumda olan Bettini, Pinochet diktasının sunduğu cezbedici ücretle ilkeleri arasındaki bir yol ayrımındadır.

Gökkuşağı Günleri’yle Planeta-Casamérica ödülünü 2011 yılında kazanan, Şili Ulusal Edebiyat Ödülü sahibi ünlü yazar Antonio Skármeta, bir diktatörün demir yumruğu altında inleyen Şili’nin içine düştüğü karanlığı ve bu karanlığın içinde çıkış yolu arayan gençliğin buhranlarını Latin Amerika edebiyatına özgü hayat dolu bir dille anlatıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

“GÖKKUŞAĞI GÜNLERİ” ZÜBEYDE DURAN
(18 Mart 2015, http://ilerihaber.org/)
En kötü koşullarda bile yaşama güdüsünün daha doğrusu hayatta kalma güdüsünün adı artık daha da iyi biliyorum ki “umut”… Kayıtsız ve şartsız mutlu günlerin geleceğine dair insan, umudunu korumasa tarihin tekerleği ileriye doğru dönemezdi. Hayatta kalma güdümüz mü umudumuzu besliyor, umudumuz mu hayatta kalmaya bizi ikna ediyor bilmiyorum. İflah olmayacağını düşündüğünüz bir ülkenin iflah olmaz sandığınız insanlarının bazen “tünelin ucundaki ışığı, neşeyle” göstermeyi başardığınızda nasıl da dirildiklerine şahit oluyorsunuz. Haziran günlerinde hepimiz yaşadık bunu, yaşatmak şimdi de boynumuzun borcu olmalı.

Neruda’nın, Allende’nin, İnti İllimani’nin ve ne yazık ki Pinochet’in ülkesi Şili’deyiz. Bir seçim arifesi, daha doğrusu referandum, Şilililerin tercihiyle “plebisit”.

Bir sabah Pinochet’in iç işleri bakanı Fernandez’den aldığı mektupla bakanlığa çağrılan Adrian Bettini ilginç bir iş teklifi ile karşılaşır. Bakan Fernandez ondan 5 Ekim’de yapılacak “plebisit” için “Pinochet’e evet” seçim kampanyasının başına geçmesini istemektedir. Bettini oldukça zor durumda kalır. Kesinlikle karşı çıktığı, dahası gördüğü işkencelerle fiziki olarak zarar gördüğü bir iktidar için yapılan teklif hem yıllardır iş alması engellenen ve maddi açıdan ciddi sıkıntılar yaşayan Bettini için üst limit verilmeden istediğin ücreti alabilirsin diye cazip hale getirilmiştir hem de kabul etmediğinde adam öldürmenin su içmek kadar kolay olduğu dönemin Şili’sinde bir sürü bedeli göze almak anlamına gelecektir. Ülkenin en iyi reklamcısı olarak bilinen Bettini’nin içinde bulunduğu durum karısının verdiği haberle iyice karmaşık hale gelir. Allende’nin bakanlarından(eski ) Senyor Olwyn de onun “hayır” kampanyasını yürütmesini istiyordur. Bir yanda 15 yıldır faşist bir şekilde ülkeyi yöneten fakat tek vücut duran bir iktidar partisi bir tarafta 16 özneli iktidar karşıtı bir koalisyon. Olayı özetlemeyeceğim, bir parmak bal çalıp tabağın gerisini bitirmenize yol açayım istedim o kadar.

“Gökkuşağı Günleri”ni okuyunca insana olan inancım yeniden çoğaldı demekte bir sakınca görmüyorum. İyi ve onurlu insanlar dünyanın her yanında “vardı, var ve var olacak” düşüncesini içimde hissettim çünkü. En baskıcı koşullarda bile aydınlık günlere duyulan inancı yaşatan gençler, öğretmenler, aydınlar, sanatçılar ve emekçiler var. Gizli gizli de olsa bir örgütlenme çabası içindeler…

Kitap, genel olarak on beş yıllık Pinochet iktidarının yarattığı ağır, nefes alması güç, sevdiğiniz insanların her an kaybolmasına kendinizi çoktan alıştırdığınız bir atmosferi anlatırken; fonda sanatın ve felsefenin ihtişamlı etkisiyle açılan küçük deliklerden hem okuyucuyu hem de kitap karakterlerini rahatlatmayı başarıyor. Kitabın ana kahramanları arasında Shakespare’i, Aristotales’i ve Straus’u da saymak gerekiyor. Parades ve Santos öğretmenlerinin nezdinde onları da olaya dahil ediveriyorsunuz.

Faşizm koşullarının yarattığı o korkulu ve ürkek atmosfer sinirlerinizi iyice geriyor, çalınan her kapıda sizin de yüreğiniz ağzınıza geliyor. Çünkü insanlar keyfi olarak gözaltına alınıyor ve eğer şahidiniz yoksa yaşama şansınız sıfıra yakın… Fakat bütün bunlara rağmen hissettiğiniz insan sıcağı, sevgi ve bağlılık size insan olduğunuzu, insan olmanın ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.

Kitapta birkaç öykü iç içe bu da ana kahraman seçmeyi güçleştiriyor kuşkusuz, fakat yazarın kendisi lise öğrencisi genç Santos’u ve reklamcı Adrian Bettini’yi ana kahramanlar seçmeyi tercih etmiş. Zira olayın akışını bir Nico Santos’un ağzından bir de Bettini’yi anlattığı üçüncü anlatıcı ağzından yapıyor. Sanırım gençliğe sözü onların ağzından vermek istiyor Antonio Skarmeta.

“ Şili’de TV’de çıkan her şey Pinochet hakkında. Pinochet yanlısı olmayan biri ekrana çıkarsa mutlaka kelepçelenip terörist ilan edilir” (sf. 81)ne kadar tanıdık değil mi? Pardon biz şimdilik hemen kelepçelenmiyoruz…

Kitabı okurken ister istemez AKP keyfiyetiyle yönetilen, buna karşı mücadele edenlerle, alışanlar ya da bunu bir “istikrar” olarak görüp devam etmesinde sakınca görmeyenlerin oluşturduğu ülkemizle Şili arasında üzülerek özdeşlik kuruyorsunuz. Dolayısıyla “diktatöre hayır” kampanyasının başarıya ulaşması için nasıl bir seçim kampanyası örgütlenmeli sorusunun yanıtını kitap kahramanlarıyla birlikte düşünüyor, seçim sloganı ve amblemi bulmaya çalışıyorsunuz. Zira diktatörlerin de proleterler gibi vatanları yok. Şili ya da Türkiye diktatörler yenilmeli.

Hem Şili’ye tarihsel bir yolculuk yapmak hem de faşizmi alt etmek için “haziran”ı büyütmek görevini anlamak açısından değerli bir kitapla karşı karşıyayız. Demem o ki 2011’de Planeta-Casamerica ödülünü boşuna almamış “Gökkuşağı Günleri” … O halde iyi okumalar…

“Evet” ile “hayır” arasında – Ali Bulunmaz
(09-02-2015 sabitfikir.com)

Şili deyince aklımda birkaç görüntü beliriyor: Birincisi, Augusto Pinochet’nin 11 Eylül 1973 günü yaptığı darbeyle 1990’a kadar ülkede terör estirmesi. İkincisi, aynı gün Pinochet tarafından devrilen Salvador Allende’nin, sağından solundan kurşunlar geçerken dünyaya son kez bakışı. Bir başkası, Victor Jara’nın enfes şarkıları ve Pinochet’nin adamlarınca pek çok devrimci gibi Şili Ulusal Stadyumu’nda öldürülmesi. Bir diğeri Pablo Neruda ve nihayet ülkenin müthiş doğası…

Sadece bunlardan ibaret değil belki ama hepsi Şili’nin tarihinde önemli yer kaplıyor. Ülkenin yakın geçmişi büyük sıkıntılarla dolu. Ancak Şili, bunların üstünü örtmedi ve atlanmaması gereken bir gerçeği bize gösterdi: Baskı dönemi bittikten sonra, diktatörlüğün hüküm sürdüğü yıllarda olup bitenleri yazmak kolay. Asıl mesele, diktatörü ve adamlarını yargılamak. Şili, her ikisini de büyük ölçüde başardı. Bu anlamda direnciyle ve inatçılığıyla öne çıkıyor. Sözü geçen direnç ve inatçılık, Şili’nin resmine, müziğine ve edebiyatına hep yansıdı. Antonio Skármeta’nın Gökkuşağı Günleri adlı romanı da o örneklerden biri.

Kitapta anlatılanların hayli sahici gelmesinin en önemli nedenlerinden biri, yazarın Pinochet’nin şiddetine tanık oluşu. Şili Üniversitesi’nde edebiyat dersleri verdiği dönemde gerçekleşen darbe yüzünden ülkeden kaçmak zorunda kalan Skármeta, Avrupa’da yaşadığı yıllarda (1973-1989) araştırmalarına ve kitaplar yazmaya devam etti. Gökkuşağı Günleri, Şili’nin karanlık döneminin sonuna denk gelen, biraz geçmişle hesaplaşan biraz da o günlerin atmosferini anlatan bir roman. Hatta bu kitaptan hareketle filmleştirilen ve 1988 referandumunda Pinochet’ye karşı yürütülen “hayır” kampanyasını konu alan, Pablo Larraín’in yönettiği No adlı bir filmin olduğunu da hatırlatayım.

PINOCHET’NİN “SAYGIN” ÇEVRESİ

Kitap, Pinochet’nin ülkenin üstüne kâbus gibi çöktüğü ama iktidarının da sallanmaya başlamasıyla önceki halkoylamasının bir benzerini gerçekleştireceği 1980’lerin sonunda geçiyor. Romanın kahramanlarından Nico’nun, felsefe öğretmeni babasının tutuklanışıyla başlayan süreç, büyük ikilemlerin tüm kişileri yoklayacağının da habercisi.

Bunu bize sezdirense varlık ve hiçlik problemi üzerinden felsefeye yapılan giriş ve Santos öğretmen için ahlakın her şeyden önce gelmesi. Dolayısıyla Skármeta, daha başlangıçta Nico ve babası, Nico’nun sevgilisi Patricia ve onun babası Adrian’la yoğun bir hikayenin bizi beklediğini gösteriyor.

Adrian, ülkenin en iyi reklamcılarından biri ve başarılı bir kariyere sahip. Pinochet iktidarı tarafından tutuklanıp işkenceden de geçirilmiş olan Adrian’a aynı rejim, 1980’lerin sonunda yapılacak “Pinochet’ye evet” kampanyasını yönetmesi için teklif götürüyor. Adrian ise tahmin edilebileceği gibi büyük bir şok yaşıyor. Fakat bunu ikiye katlayan gelişme, bir süre sonra “Pinochet’ye hayır” kampanyasının direktörlüğünün de kendisine teklif edilmesi. Adrian’ın karşı karşıya kaldığı durum, “evet”i kabul edip Pinochet tarafından “saygın” bir konuma yerleştirilmek ya da “hayır” kampanyasına dahil olup umut yaratmak ama öbür yandan da Pinochet yönetiminin keyfini kaçırmak.

Adrian’ın işi zor çünkü 16 parçalı “hayır” cephesinin karşısındaki Pinochet, ülkeyi on beş yıldan fazla süredir yönetirken korkuyu silah gibi kullanmış ve buna da devam ediyor: “Ben kazanmazsam satın alacak hiçbir mal bulamazsınız ve Şili’yi yönetecek bir iktidar da.” Kısacası “huzur” ve “istikrar” için halkoylamasında kazanmak adına her türlü yola başvuracak gibi görünüyor. Bununla birlikte ülkede sayısı azımsanmayacak bir kesim “hiçbir diktatör kaybetmek üzere halkoylamasına gitmez” diye düşünüyor.

Adrian için zaman hayli az, rakipse gücünü yitirmeye başlasa da halen etkili. Bu nedenle hızlı ve sağlam hareket etmesi lazım. Tüm baskı yönetimlerinde olduğu gibi diktatörün verdiği “propaganda şansı” en iyi şekilde değerlendirilmeli ve onun iktidarında gedik açılmalı; 16 partili kakafoniden bir uyum yaratmalı.

ON BEŞ YILA KARŞI ON BEŞ DAKİKA

Adrian’ın o koşullarda bulaştığı bu iş tam bir çılgınlık. Hem neşeli hem ciddi hem de herkese; tüm muhalefete çekici gelecek bir kampanya yürütmek zorunda. Ayrıca buna uygun bir simge yaratması da gerek. Zaman daralırken bütün renleri bir araya getiren ama 16 partinin hiçbirinin bireyselliğini de yok etmeyen sembolü buluveriyor: Gökkuşağı.

On beş yıldan fazla süredir ülkeyi kasıp kavuran ve ikinci kez halkoylamasına giderek “güven” tazelemek isteyen Pinochet’ye hayır diyebilmek büyük cesaret istiyor. Çünkü onun, kaybetme ihtimaliyle ilgili yolladığı mesaj tamamen tehdit içeriyor. Ancak bu bir yıldırma politikası ve Adrian’la ekibi, on beş yıla karşı propaganda için on beş dakikaya sahip. Günde yalnızca on beş dakika televizyonda dönecek kampanya filmi insanlara bir şey söylemeli.

Bu sırada Nico’nun en büyük korkusu babasının öldürülmüş olması. Ondan öğrendiği ahlaka dair sağlam felsefi görüşlerin her zaman kendisine yardım edeceğini ve doğruyu bulmasını sağlayacağını düşünüyor. Pinochet’nin yangın yerine çevirdiği Şili’de, Nico’nun bu görüşüne katılabilecek kaç kişi var? İşte halkoylaması bunu da su yüzüne çıkaracak bir belirleyici olarak algılanabilir. Adrian ve ekibi, bu vicdana seslenmeye uğraşıyor.

“Hayır”cıları “çapulcu” olarak gören ve kendi oynanmış anketlerine inanmayı tercih eden iktidara karşın sokaktaki manzara farklı: Gökkuşağı hareketi, Adrian’ın öncülüğünde ve artan popülaritesi sayesinde her geçen gün daha fazla taraftar buluyor.

Skármeta’nın romanının sonunda yaşananları, Şili’nin yakın tarihinden ayrı düşünmemeli. 1980’lerin bitiminde ülkedeki halkoylamasında yüzde 55’in üzerinde bir rakam yakalayan 16 partilik ittifak, Pinochet için daha pasif günlerin geleceğini duyuruyordu. Öte yandan, on beş yılı aşkın iktidarında öldürdüğü, kaybettiği ve tutuklatıp işkenceden geçirdiği sayısız insanın hesabının sorulmasını isteyen büyük bir kitle o tarihte birikmeye başlamıştı bile.

Adrian’ın ağzından çıkan cümleler, bir tür başkaldırının nasıl filizlendiğini, Şili’nin değişimini ve daha önemlisi ilkelerin ve ahlakın yaşatılması gerektiğini simgeliyor: “Evet ve hayır arasındaki sürtüşme uzun sürecektir çünkü bu bir ölüm kalım meselesi: Farklı düşünenlere hayat tanımak ya da onları öldürmek arasındaki fark. Ben yaşananları asla unutmayacağım.”

Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ ! – Esra Yalazan
(http://t24.com.tr/ 25 Ocak 2015)
Antonio Skarmetá gibi siyasetin değişmeyen kirli oyunlarını, katı gerçekliğini yazı sanatının imkanlarıyla gösteren yazarlar, onlarca gazetecinin, analizcinin, siyaset bilimcinin hedeflediğinden çok daha fazlasını basit ama bir o kadar da güçlü hikayelerle başarıyor. Skarmetá’nın “Gökkuşağı Günleri’ni gerçekten ihtiyacım olduğu bugünlerde okumak giderek kararan, ağırlaşan ruhuma iyi geldi.

Özgürlüklerin her geçen gün daraltılması, faili meçhuller, herkesin göz önünde işlenen suçlar, iktidar baskısıyla işten atılanlar, kara listeye alınanlar, fişlenenler, yönetimi eleştirenlerin gözaltına alındığı, tehdit edilip yargılandığı, iki bin yıl öncesinde yazılan oyunların dine hakaret diye yasaklandığı günler. Hırsızlığın, yolsuzluğun daha büyük suçlarla örtüldüğü, parayla adaletin satın alındığı, kayıpların insanca anılmasına bile tahammül edilmeyen, oğlu polis tarafından vurulan annelere sokak ortasında şiddet uygulanan, derin devletin terörü kışkırtmak için işbaşında bulunduğu karanlık bir dönem. Kiralık katilleri, inşaat mafyaları, devlet hesabına insan öldüren casusları, sürülen savcıları, yasaklanan haberleri, sansürlenen yazarları, sokakta öldürülen çocuklarıyla çürümüş bir sistem. O düzenin içindeki yozlaşan değerler çukurunda, gözlerini televizyon denilen aygıta dikerek dünyayı ‘dışarıdan’ izleyen, ait olmadıkları bir hayatı yaşayan, pasif, kederli, umutsuz gençler, insanlar…

Sizce hangi dönemden bahsediyorum. Bu saydıklarıma Türkiye’de büyümüş olan hemen her kuşaktan insan aşinadır muhtemelen. Burada ‘karanlık dönemler’ bitmez. Biter gibi olduğu zamanlarda yeşeren umutları söndürecek bir iktidar mekanizması her zaman ‘doğru’ çalıştırılır çünkü. Tam da yüzden “Böyle bir zamanda edebiyattan, sanattan bahsedilir mi” diyenlerin aksine “inadına edebiyat” demek isterim ben.

İnsanın ‘şiirini’, sözcüklerini, hayatın inceltilmiş zevklerini yitirmesi kadar korkunç bir felaket yoktur. Bütün trajik kayıplardan, hayatın içini boşaltan ‘hiçlik’ duygusundan, adalet bilincinin yaralanmasıyla toplumu çürüten kesif umutsuzluk hissinden geriye kalan bunlardır çünkü. Ve böyle zamanlarda insanı ayakta tutan her zaman edebiyatın, sanatın sağaltıcı gücü olmuştur.

Başlangıçta resmini çizdiğim durum, Şili’de 90’lı yıllardan evvel Pinochet dönemine dair bilinen gerçeklerdi ama hala ne kadar tanıdık değil mi? Şilili yazar Antonio Skarmetá’nın ‘El Plebiscito Pablo Larrain’ adlı oyunundan romana dönüştürdüğü hikaye, sinemaya uyarlanınca ‘NO’ 2012’nin en iyi filmlerinden olmuştu. Pinochet faşizmi yüzünden ülkesini terk eden Skarmetá, eserlerini oyun olarak yazıp daha sonra romana ve senaryoya dönüştürmesiyle tanınıyor. Dünyada ‘İl Postino’ adıyla bilinen ‘Ateşli Sabır’ oyunu/romanı artık klasikler arasında. O oyunda Şili’nin kahramanı olarak gördüğü bir dünya şairi olan Neruda’yı anlatıyordu. Hayatını bir postacının gözünden aktarırken diktatörlük döneminin koyu karanlığını, vahşetini usta bir sihirbaz gibi yumuşak dokunuşlarla gösteriyordu. Eserlerinin meşhur olmasının ardında basit ve çiğliğe kaçmayan lirik anlatımı da var diye düşünüyorum. Filmin unutulmazlarından birisi olan “Şiirler sahibine değil, ihtiyacı olana aittir” cümlesi de film kadar kalıcı oldu.

Bence romanlar, hikayeler, kelimeler, resimler, insana dokunabilen ne varsa sahiplerinden, yazanlardan önce ihtiyacı olanlara aittir. Skarmetá’nın “Gökkuşağı Günleri’ni gerçekten ihtiyacım olduğu bugünlerde okumak giderek kararan, ağırlaşan ruhuma iyi geldi doğrusu.

Adaleti uygulamak neden bizi adil biri yapmaz?

Bu roman, okuruna umut veren hazin neşesinin, acı ironisinin ötesinde umudun basit düşüncelerle beslenen inatçı ve sağlam bir duruşta saklı olduğunu göstermesi açısından da önemli. İnsan politik bir varlıktır. Skarmetá gibi siyasetin değişmeyen kirli oyunlarını, katı gerçekliğini yazı sanatının imkanlarıyla gösteren yazarlar, onlarca gazetecinin, analizcinin, siyaset bilimcinin hedeflediğinden çok daha fazlasını basit ama bir o kadar da güçlü hikayelerle başarıyor.

Hikayenin merkezinde 1988’de Şili’de yapılan plebisit (referandum) var. 30 yıl boyunca kendi yasalarıyla ülkeyi istediği gibi yöneten, muhalefeti şiddetle, türlü işkenceler ve baskı yöntemleriyle sindiren Pinochet, dünyanın da baskısıyla referandum yapmaya karar verir. Kazanacağından emindir. Ona göre halk sistemden memnundur, ‘ekonomi tıkırındadır’. Hikaye hala tanıdık mı geliyor? Devam edelim o halde…

Hikayeyi yazarından bağımsız anlatan Nico bir felsefe öğretmenin oğlu. Sınıfta ders anlatan babasının tutuklanmasına tanık oluyor. Sevgilisinin babası Bettini de babasının arkadaşı. O rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcı. Bir gün içişleri bakanı ülkenin kaderini belirleyecek referandum için ondan ‘Pinochet’ye Evet’ kampanyasını yürütmesini istiyor. Bu görüşmeden sonra on altı fraksiyondan oluşan muhalefet de kendisine ‘Pinochet’ye Hayır’ kampanyası teklifiyle geliyor. O iktidar tarafından işsiz bırakılmış yetenekli bir adam. Üstelik ‘Hayır’ kampanyasını yürütmemesi için açıkça tehdit ediliyor. İlkeler, erdem, adalet, vicdan, iyilik, kötülük gibi temel kavramlar bu noktadan sonra sorgulanıyor.

Skarmetá felsefe öğrenimi görmüş, dolayısıyla birikimini hikayelerinde herkesin anlayabileceği düzeyde kullanıyor. Roman boyunca devam eden Platon’un ‘gerçekler ve gölgeleri’ alegorisi, ‘varlığın anlamı’ meselesini zarif ayrıntılarla hatırlatıyor. Sahiden neden Hiçlik yerine Varlık vardır? Neden bazıları ‘olabildiği kadar adalet’ yerine ‘mutlak adalet’ talep eder? Var olduğunu düşünebilen bir tür olarak ‘insan’ neden öleceğini bildiği halde asırlardır muktedire yenilmemek için mücadele eder? Hatta ‘kaybedeceğini’ bilen insan nasıl olur da umudunu kaybettiğini sandığı en dip noktada yeniden doğmayı becerir? Adaleti sadece uygulamak neden bizi adil biri yapmaz?

‘Benim generalim yüzde kırkla istediğini yapar’

İşte bütün bunların cevabını Pinochet’in tüm dünyada meşruiyet kazanmasını istediği bir referandum sürecinde muhalefetin sadece on beş dakika ‘Pinochet’ye Hayır’ propogandası yapmasına izin verilen bir kampanyanın hazırlık sürecinde izliyoruz. İzliyoruz demem boşuna değil. Yazar, bir gencin dilinden aktardığı duygusal bir hikayeyle paralel giden anlatıcının ülkeye, siyasete, kendisine dair gözlemlerini, sinematografik bir anlatımla izlettiriyor.

Her manada güçlü bir iktidarın medya bombardımanı karşısında ülkenin bütün umutsuzlarına, kararsızlarına 15 dakikada mesaj vermeyi yazar Davut’la Golyat’ın savaşına benzetiyor. Haksız değil ve bakın bir Latin Amerika ülkesinin darbe hikayeleri, çelişkileriyle yaşadığımız ülkenin kokuşmuş basit gerçekliğiyle nasıl örtüşüyor: “Sevgili Senatör, ‘Hayır’ kampanyasının kazanabileceği konusunda iyimser değilim. İdeolojik olarak zehirlenmiş, korku içindeki bu ülkenin, ‘Evet’ karşısında oy kullanmaya cesaret edebileceğine inanmıyorum”. Bunu içişleri bakanına söyleyen meşhur reklamcı gerçekten yıllarca işsiz kalmış. Aslında o insanların umutlarını tüketenin ‘korkudan’ ziyade gündelik hayatın sıradan boğuculuğu, can sıkıntısıyla karıştırılan karamsarlık ve geçim sıkıntısı olduğunun farkında. Ve toplumu umutlandırmak için sadece 15 dakikası var.

O zifiri karanlık iklimde tünelin ucundaki ışığı ‘neşede’ görüyor. Evet, neşede! Hiçbir tedaviye yanıt vermeyen hastalıklı bir toplumu ‘yaşam sevinciyle’ uyandırma fikri çok mu romantik geldi size? Reklamcı Bettini’ye de öyle geliyor, o da bunalıyor, kaçıp gitmek, ölmek istiyor. Sıkılmayın hemen.

Nihayetinde kazanan ‘Hayır’ kampanyasına karşı, “Bu referandumun gerçek galibi Pinochet’dir, benim generalim yüzde kırkla canının istediğini yapar. ‘Hayır demek şahane bir şey’ diyen şarkılarla olmaz bu iş, siz bana kaybettiği zaman evine çekip giden diktatör göstersenize” diyebilen şuursuz bakanın çaresizliği eminim size de geçmişinizden, bugününüzden, geleceğinizden hikayeler çağrıştıracak.

Reklamcının faşist rejimin savunucularına hatırlattığı gibi, yaşananları hazmetmekle unutmamak arasındaki derin uçurum bizim bu hayattaki kimliğimizi belirler. “ ‘Evet’ ve ‘Hayır’ arasındaki sürtüşme uzun sürecektir çünkü bu bir ölüm kalım meselesidir”. Farklı düşüncelere hayat tanımak ya da onları öldürmek arasındaki fark, bizim ne kadar insan olabildiğimizi gösterir çünkü.

Bazen şiirin canavarı yenebilmek için sadece biraz neşeye, karanlık dehlizlerde saklanan umudu dirilten güçlü kelimelere ve içtenliğe ihtiyacı vardır. Tarihi, jilet gibi incecik kesen bir şiirle, neşeli bir melodiyle, iç burkarken ümitlendirebilen bir hikayeyle, güzel bir filmle hatırlamak da mümkündür. 15 dakikanın 15 senelik zulmü bitirme ihtimalini sakın küçümsemeyin. Siyasetçiler, zulmedenler, onlara biat edenler, korkaklar, vicdansızlar bir gün nasılsa unutulur. Geriye varlığın manasını hatırlatan ‘yaratıcıların’ toplumu ayakta tutan değerleri ve onlara saygı duyanların unutulmaz mücadelesi kalır.

KİTABIN KÜNYESİ
Gökkuşağı Günleri
Yazar: Antonio Skarmeta
Çevirmen: Pınar Savaş
Yayınevi : Kırmızı Kedi
Sayfa Sayısı: 184
Baskı Yılı: 2015

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Diktatörlüğe Karşı Gökkuşağı – Doğuş Sarpkaya

Roland Barthes, faşizm için “konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir” der. Faşist diktatörlükte insanın ne düşündüğünün yanında ne düşünmediğini de belirtmesi...

Kapat