Gönüllü Kölelik Diye Bir Şey Yoktur

kapitalizm-arzu-ve-kolelik“PARA” DENEN arzu nesnesine olan bağımlılık, ücretli hizmetin zemini, bütün iş sözleşmelerinin artdüşüncesi, hem işverenin hem de çalışanın farkında olduğu tehdidin temelidir. Kapitalist yapılar işverenleri yegâne para tedarikçisi durumuna getirmiştir. Ücretli emekçilerin bedenlerini “hizmete” koşma işi, conatus-arzu’nun para denen nesneye sabitlenmesinden alır gücünü.

Şayet tahakkümün ilk anlamı, bir failin kendi arzu nesnesine ulaşmak için başka bir faili aracı olarak kullanma ihtiyacıysa, o zaman ücretli emek ilişkisinin bir tahakküm ilişkisi olduğu aşikârdır. Bir yandan, tahakkümün yoğunluğu, tahakküm edilenin arzusunun yoğunluğuyla doğru orantılıdır ve bu arzunun anahtarı da tahakküm edenin elindedir. Diğer yandan, para hiyerarşik olarak daha üstün olan çı- kar-arzu nesnesi haline gelir; bu durum, ilkel birikim kökten maddi yaderkliğin yapısal koşullarını yarattığında ve kapitalizmin müteakip evrimi kapitalizmi daha da derinleştirdiğinde, -maddi olmayanlar da dahil- diğer bütün arzuların tatmini için önkoşul haline gelir: “Tarihin en başından beri, bütün insan varoluşunun ilk koşulu şu olmuştur: ‘Tarih yapmak’ için, insanların yaşaması gerekir. Yaşamak için de öncelikle yiyip içmek, barınmak, giyinmek gerekir.”11 Kapitalizmin işbölümüne dayalı finans ekonomisinde, para arzusundan daha buyurgan bir arzu yoktur, dolayısıyla ücretli hizmet kadar nüfuzu güçlü olan bir şey de yoktur.

“Gönüllü kölelik” kavramını açmak amacıyla, bu tür apaçıklıkları tekrar ele almak gerektiği barizdir. Çağımız, bu kavramın oluşturduğu oksimoru, ücretli emek ilişkisine ve bu ilişkide son dönemde meydana gelen (muhakkak ki) en kaygı verici ve aldatıcı gelişmelere getirilecek yorumların anahtarı yapmak istiyor. Peki La Boetie’nin tezinin, başlığın hakkını verdiği söylenebilir mi? Şayet öyleyse, o zaman şu da söylenebilir: Hem çağdaş bireyci düşünceyi besleyen öznelci metafiziğin bütün paradokslarını, hem de bireyin fiiliyatta benliğiyle ilişki kurma tarzını vaktinden önce bir araya getiren bir temanın formüle edilmiş olması şaşırtıcı değil mi? Özne-birey özerk ve özgür iradeye sahip bir varlık olduğuna, eylemlerinin de egemen “isteme”sinden kaynaklandığına inanır. Azat olmayı yeterince istemişse, köle olması mümkün değildir, dolayısıyla eğer köleyse, bunun sebebi iradesinin olmayışıdır – bu da köleliğinin gönüllü olduğunu kanıtlar. Bu tür bir öznelci metafizikte, gönüllü kölelik bir muamma olarak kalmaya mahkûmdur: Arzulanmadığı malum olan bir durum nasıl “istenebilir” ki? Bu muammaya ilişkin herhangi bir izah yokken, açıklanamaz şekilde bir türlü ulaşılamayan inatçı bir özgürlük tutkusunun geriliminden yararlanarak, gönüllü köleliği gündeme getirmek, olsa olsa bilince isyan çağrısında bulunmak gibi siyasal bir sonuç doğurabilir ki bu da pek fena sayılmaz; ama hiçbir surette bu özgürlüğe ulaşamayışın nedenlerini anlaşılır kılacak bir sonuç ortaya çıkarmaz. Pek çok tahakküm ilişkisi arasından, belli bir arzunun (maddi-biyolojik idame amacıyla çırpınan bireylerin para arzusunun) esir alınması olarak tasavvur ettiğimiz ücretli emek ilişkisi, köleleşmenin gerçek ilkesini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer: arzunun zorunluluğu ve yoğunluğu. Bu noktadan hareketle yeniden dolaşıma sokulan “gönüllü kölelik” fikrine dönülecek olursa, şunu savunmak gerekir: Bizler arzularımızın tam anlamıyla efendisiyizdir… Bu bakış açısına göre, ücretli emek ilişkisi şuna işaret eder: Hiçbir surette özgür seçimle ortaya çıkmayan arzular vardır – yoksa şakağına silah dayanan bir kişi için de aynı şekilde gönüllü kölelikten dem vurmak gerekirdi; zira kendisini rehin alan kişi tarafından (şahsı ve arzusu) esir alman bu kişi de ölmemek için duyduğu (çok güçlü) arzunun etkisiyle her şeye boyun eğecektir. Ücretli emek örneğindeyse, arzuları biçimlendiren ve bu arzuları tatmin etmek için stratejiler belirleyen şey, kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal yapısıdır: Kökten maddi yaderkliğe dayalı yapılarda, maddi- biyolojik idame arzusu para arzusu olarak, bu para arzusu da ücretli emek arzusu olarak belirlenir.

Ama arzunun bir başkasına bağlı, dolayısıyla yaderk olduğunu belli etmek gibi bir avantaja sahip olan ücretli emek örneği, kendi tikelliğiyle sınırlandığı takdirde zıddına dönüşür. Hiç kimse, arzunun yaderkliğinin mutlak bir genellik olduğunu Spinoza kadar güçlü bir şekilde ortaya koymamıştır. Genel arzulayıcı güç ve “insanın özü”12 olan conatus, ontolojik açıdan bakıldığında, öncelikle saf atılımdır, ama gideceği belirli bir yön yoktur. Laurent Bove’un tabiriyle, “nesnesi olmayan bir arzu”dur.13 Peşinden gidilecek nesneler tez zamanda gelecektir, ama hepsi de dışarıdan belirlenmiş olarak gelecektir. Zira arzu, Spinoza’nm duygulanımlar adını verdiği olaylardan hareketle gelişebilecek bütün çağrışımlar, şeylerin karşılaşması ve hatıraları aracılığıyla terkip edilir. Duyguların ilk genel tanımına göre, “arzu insanın özüdür – tabii insanın kendine ait bir duygulanımla bir şey yapmaya karar vermiş olduğunun anlaşılması kaydıyla”. Bu ifade, “varlığını sürdürme” ifadesi kadar müphemdir, ama gene de ne anlaşılması gerektiğini tam anlamıyla ortaya koyar: İnsanın özü eyleme geçme gücüdür; deyim yerindeyse, türeyimsel ve kendi başına nesnesizdir; safi arzu gücüdür, ama ne arzulayacağını henüz bilmez; evvelki bir duygulanımın (vuku bulan ve onu değiştiren bir şeyin), ona somut anlamda uygulanacağı bir yön ve nesne kazandıracak bir duygulanımın etkisiyle harekete geçer. Bunun neticesinde, arzuyu arzulanabilir mevcut bir şeyin çekimi olarak gören bilindik kavrayış kökten tersine çevrilir. Şeyleri donatan ve arzu nesneleri olarak kuran şey aslında conatus’un itişidir.14 Bu donatımlar tamamen duyguların işleyişiyle belirlenir. Duygulanım (vuku bulan bir şey), duygu (duygulanımın kişide bıraktığı kederlendirici ya da sevindirici etki), akabinde bir şey yapma isteği (sahip olmak, kaçmak, yok etmek, peşinden gitmek, vb.): Arzunun hayatı ancak bu temel silsileden hareketle gelişebilir. Çoğu durumda da hatıraların ve çağrışımların işleyişiyle gelişir. Zira duygulanımlar ve bunların sonucunda ortaya çıkan duygular, az çok derin, az çok tekrar harekete geçirilebilir izler bırakır;15 eski sevinçler ya da kederler, bağlantılarla yeni nesnelere sirayet eder ve böylece bunlar da arzu nesnesi haline gelir16 – Swann’in Odette’e âşık olmasının tek nedeni, Botticelli’nin bir freskosunda görüp beğendiği hoş bir teni hatırlatması değil midir? Ayrıca arzu bir nesneden diğerine çağrışım ve hatırlama yoluyla geçmediği takdirde, karşılıklı atılımlarını gözleyerek birbirlerini teşvik eden bireyler arasında dolaşır;17 bu durum kesinkes iki taraflı olan ilişkilerden ziyade esasen toplumsal dolayımlar aracılığıyla gerçekleşir ki çeşit çeşit arzu rekabeti de buradan kaynaklanır: O sevdiği için seviyorum, ya da: O seviyorsa da ben daha az ya da daha çok seviyorum, ya da… Tam da o sevdiği için nefret ediyorum! (malum, bir toplumsal grubun hoşuna giden bir şey, başka bir grubun hoşuna gitmeyebilir, dolayısıyla bir grubun peşinden gitmeyi arzuladığı bir şey, bir diğerinde kaçınma arzusu uyandırabilir, vb.)

Spinoza’ya göre, duygusal hayatın sonsuz kıvrımlarının araştırılması başlı başına bir iştir;18 burada gerçekten önemli olan husus da arzunun ve duyguların derin yaderkliği; geçmiş ve mevcut karşılaşmalara, izlenen (toplumsal) biyografik yollar boyunca oluşmuş hatırlama, bağlantılandırma ve öykünme eğilimine tabi olan yaderkliğidir. Hepsinden de öte: Özerk irade, egemen kontrol ya da özgür öz-belirlenim kabilinden hiçbir şey yoktur. Duygusal hayatı insan üzerinde baskı uygular, insan sevindirici ya da kederlen- dirici tesadüfler dolayısıyla öyle ya da böyle duygusal hayatına mahkûmdur. Ama hiçbir zaman nihai anlama erişemez, yani gerçek nedenleri kavrayamaz. Malum, Spinoza bir Ethica yazmış, bir özgürleşme yolu çizmiştir – bununla birlikte izinden gidilecek hiçbir nihai hükme varmamıştır.19 Özgürleşenlerin sayısı azdır – sahi, bunlardan biriyle hiç karşılaşan olmuş mu? Ortak kader babında, Ethica’nm dördüncü bölümünün başlığı işin mahiyetini açık seçik ortaya koyar: İnsanın Esareti ya da Duyguların Kuvveti. Bu bölümün önsözünün ilk cümlesi de şudur: “İnsanın duygularını yönetmedeki ya da denetlemedeki âcizliğine esaret adını veriyorum. Çünkü duygularına boyun eğen bir insan kendi denetimi altında değil, daha çok kaderin denetimi altındadır…”* Karşılaşmaların rastlantısal mahiyeti ve bu karşılaşmaların (duygulanımların) etkide bulunmasını sağlayan duygusal hayat yasaları da insanı duygusal bir otomat haline getirir. Şüphesiz, benliğin tam denetimi olarak anlaşılan özgür irade fikri etrafında şekillenmiş bireyci-öznel- ci düşünce, bu kökten yaderklik yargısını var gücüyle reddeder. Bu ret, La Boétie’de öngörü, çağdaş düşünürlerde neredeyse benimsenmiş bir şey olan, “gönüllü kölelik” fikrinde ifade bulur, zira fiziksel tabiiyete yönelik katı baskılar dışında, insan ancak az çok “isteyerek” bağlanabilir ve bu istek gizemli bir istek olarak kalmaya mahkûmdur. Bu yaman paradoksa karşı, Spinoza bambaşka bir yabancılaşma mekanizması ortaya atar: Gerçek zincirler duygularımızın ve arzularımızın yarattığı zincirlerdir. Gönüllü kölelik diye bir şey yoktur. Yalnızca duygusal kölelik diye bir şey vardır ki bu da evrenseldir.

Frédéric Lordon
Kapitalizm, Arzu ve Kölelik
Marx ve Spinoza’nın işbirliği
Metis Yayınları
Çevirmen: Akın Terzi

METİS YAYINLARINDAN ÇIKAN “KAPİTALİZM, ARZU VE KÖLELİK” ADLI KİTABI, İNSANOKUR OLARAK KESİNLİKLE OKUMANIZI ÖNERİYORUZ.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro