Gramsci’ci Pasif Devrim – Josef Kılçıksız

gramsciTürk siyaseti yeni bir momentum kazanmışken, acaba A. Gramsci’nin “pasif devrim” kavramıyla sosyo-politik süreçler açıklanabilir mi?
Pasif devrim, gerçek yapısal değişimi erteleyen, kitlelerin siyasal sisteme tam katılımını/girişini yadsıyan, muhalefeti devlet aygıtına entegre eden, değişen güç dengesinin ve yönetici sınıfların, ideolojik konsensüsün veya organizasyonal tutumumun yokluğunda sınıf çatışmalarını yönetme stratejisinin adıdır.

Gramsci’ci bir kavram olarak ‘pasif devrim’ “rivoluzione passiva” saymazsak, burjuvazinin totaliter şiddet kullanmadan işçi, orta sınıf ve köylü nüfusunu eklemleyebilme kabiliyeti nereden geliyor?
Türk ayrıksılığı içinde bu kabiliyet kanımca İslâm’ın kültürel üretim alanından tedarik edilen toplumsal rıza ile mümkün oldu.
40’lı yıllardan bugüne gelen demokrasi sorunu veya mücadelesinin, onlarca yıl geriye uzanan arka planında, siyasal İslâm’ın uzun vadeli, sabırlı bir örgütlenme iradesi var. Popülist sağ, kültürel üretim alanından tedarik ettiği toplumsal rızayı da kullanarak uzun yıllardır özenle hazırladığı İslamo-faşist projeyi uygulamaya sokuyor.
Burjuvazinin, “ilerici” sosyal enerjilerinin tükendiği, işçi hareketlerinin ardı ardına yenilgiler aldığı bir süreçten geçiyoruz.
Siyasal alanın yeniden inşa edilmesi sürecinde hegemonyasını sürdürmek için burjuvazinin bulduğu bir proje olarak siyasal İslâm, burjuva stratejisinin hegemonya bunalımına verdiği tipik bir yanıt niteliğindedir.
Burjuvazinin hegemonyası zayıfladığı zaman devreye soktuğu tılsımlı bir vasıta olarak siyasal İslâm, kapitalizmin kriz ve çelişkilerinin soğrulması çabasıdır. İhvancı akım İslami meydan okumayı kapitalizmin içine absorbe edebilmeyi kısmen de olsa başarmıştır.
Siyasal İslam’ın kullandığı önemli bir strateji olarak” pasif devrim”, devletin sadece bazı belirli parçalarını dönüştüren, muhalifleri bertaraf eden, önceki yönetici sınıfların bir kısmını müttefik edinen, kitle desteği için sınırlı ekonomik reformlar yapan, desteğini aldığı kitleleri doğrudan yönetime dahil etmekten sakınan klasik faşizme benzer bir yöne doğru giden basamakları içeriyor.
İslamo-faşizm burjuvazinin artık devrimci bir sınıf olmaktan uzaklaştığı bir dönemde sürekli sosyal-politik dönüşümler tetikleyip bu dönüşümlerin enerjilerini kontrol altında tutabilme, işçileri baskı ve rıza karışımı bir rejim içinde yönetebilme niteliğini tanımlıyor.
Güçlü halk katmanlarının toplumsal mobilizasyonun radikal unsurlarını kendilerine eklemleyerek dönüşümleri evcilleştirmeleri, siyasal İslâm sayesinde mümkün oluyor.
Ruhani olanla iş birliği sayesinde sorgulanamayan bu siyasi projenin alçak tabakaların enerjisini emen ve onları ehlileştiren bir işlevi de bulunmaktadır.
Sol elitist tavır nasıl ki, “demokrasi”, “özgürlük”, “devrim” gibi söylemlerin retoriğini kullanarak, kitlenin rızasını üretebildiyse, onun bıraktığı boşluğu şimdi gerici burjuvazinin dinci retoriği doldurdu.

Burjuva düşünüşün faşizmde can çekişmesi öncesindeki sönümlenmesinde karakteristik olan, irrasyonalizme ve mitik olana genel yönelimdir.
Mitik olan aslında toplumsal bir gerçekliğin simgesidir. Mitik olan lidere yanıltıcı ve destansı bir karakter bahşederken, basit olgusallığın hayretle gösterimine dönüşür.
Türk neo-faşizmi bolca lider kültü, çokça mitoloji ve de görece daha dini bir milliyetçiğe yatkın kapsamlı bir metafizik içeriyor. Türk neo-faşizminin bu metafiziği kırılmadan demokratik bir ilerleme sağlamak zor görünüyor.

Ulusal Birlik Miti
Yüz yıldır ulusal hassasiyetler büyüsü altında inşa edilmek istenen ulusal birlik mitinde tek partili dönemden çok parti döneme geçilirken bir kırılma yaşanmıştır.
Ayrılan kahveler ve mahallelerden yapay solunumdaki ulusal birlik mitine uzanan uzun yolculukta Türkiye “lanetli” bir uğraktan geçiyor. Bu uğrağın adı laikliktir.
Kopuş ile pozitivizmin kavşağında konuşlanan Kemalizm’in yeri lanetlidir.
Toplumda rövanşist, habis, dinci bir enerjinin birikmesine neden olan Kemalizm’in, yarattığı mağduriyetle siyasal İslam’ın iktidarının, dolayısıyla kendi iktidarının farklı formlar altında yeniden üretilmesine katkıda bulunuyor. Bu mağduriyetin ölçek ve derinliğinin ulusal ve uluslararası konjonktüre göre değiştiğini de belirtelim.
Baştaki köktenci niteliğini kaybeden laikliğin ehlileştirilmesi sürecinde kurucu paradigma ve siyasal İslâm adeta iki eski müttefik gibi davranıyor.
Sistem, Cumhuriyet’le birlikte, eskiyle köktenci-devrimci bir kopuşun yaşandığı yanılsamasını verirken, 20.yy. sömürgeciliği ile yeni dünya düzeninin dehşet verici benzerliğini, Tanzimat batıcılığı ile AB muhipliginin paralelliğini görmemizi engellemek istiyor.
Kemalizm’in yürüyüşü, kültürel açıdan tüm bileşenleri ve ideolojik kırılmalarıyla hâlâ süren bir iktidar yolculuğudur.
Cumhuriyet’in iktidar katmanları gözle görülür bir biçimde üst üste duruyor ve sonunda İslami projeyi de absorbe eden girift bir devlet modeli ortaya çıkarıyor.
12 Eylül cuntasının solu bastırdığı, serbest pazara, muhafazakâr İslâm’a ve milliyetçiliğe dayalı yeni resmi bir ideoloji inşa ettiği bir ortamda, kurucu paradigmanın izini yer yer İslâmcı projede sürmek mümkün.
Kemalizm’in siyasal İslam’ı gömdüğü unutulmuşluktan bizzat kendisinin kurtarması, aslında tıkanmış sistemi restore etme ihtiyacından kaynaklanıyor.
Peki solcular bu çözülemeyen iktidar çatışmasının sadece oyuncakları mı?

Şirketokrasi ve İktisadî tetikçi(ler)
Ekonomik büyüme kavramını ontolojik bir obsesyon haline getiren bu anlayış iki mecrayı (politika ve ekonomi) birbirinden kopararak sınıfsal çelişkileri uzun vadeler için perdeleyen bir amaç güdüyor. Yoksulların öteki bütün varoluş biçimlerini geri plana iterek,” çalışırsan zengin olursun” yanılsaması altında kapitalist rüyayı öne çıkarıyor.
Sınıf ilişkilerinin mekanik / ekonomik indirgemeci yorumlarını dışlayıcı mahiyeti ortadayken, ekonomik mücadele düzleminin politik düzlemi silen yegâne alan haline getirilmek istenmesinin arkasında sömürü ilişkilerini perdeleme amacı var.
Oysa ki, hegemonyanın sınıfsal karakterinin değişmediği, kapitalizmdeki iktidar ve tahakküm ilişkilerinin yeni formlar altında sürdürüldüğü bir yüzyılda yaşıyoruz.
Bir zamanlar resmi burjuva demokrasisi içinde faaliyet göstermeye dair belirgin istekliliğiyle ünlenmiş ‘liberal-muhafazakâr’ İslâmcılığın çöküş sürecine de tanıklık ediyoruz.
Serbest pazar ekonomisini İslami dil ve ahlakla harmanlamak ve neredeyse Owen’cı bir kolektivizmi uygulamak iddiasıyla yol çıkmış, gelmiş geçmiş hükümetlerin vardığı yer, bildik merkez sağ paketinin üzerini İslami bir cilayla kaplama durağıdır.
Robert Owen ahlâk reformuyla iktisadi sistemde dönüşüm sağlanabileceğine inanıyordu.
Kapitalizm içinde kooperatifçilik aracılığıyla yeni uyum kolonileri inşa etmeyi amaçlayan Owen’cı anlayışın izdüşümlerini hükümetin uygulamalarında tersyüz edilmiş haliyle gözlemlemek mümkün. Owen’cı kooperatifçilik anlayışında para yerine “emek senetleri “seçeneği sunulurken, İslâmcılarda faiz yerine hisse ortaklığı; Owen’da sermayenin kârını ortadan kaldırmak arzusu yerini, siyasal İslam’da kârı seçilmiş akrabalıklar arasında bölüştürme arzusuyla değiştiriyor.
Küresel imparatorluğa hizmet eden banka ve şirketlerle adeta bir “corporatocracy” (şirketokrasi) üzerinden ülkenin ekonomik kaynakları yağmalanıyor. Üretmeden tüketmek ve yağmalamanın ekonomi için iyi olduğuna bizleri ikna etmek için algı operasyonları yürütülüyor.
Dünyayı iktisadî tetikçi(ler) yönetiyor. Bu ekonomik tetikçi(ler), havaalanı, santral, liman, otoyol gibi yatırımların ülke için gerekli olduğu algısını topluma empoze etmeye çalışıyorlar.
Ancak büyük resim bu değil. Soylarını doğrudan o eski imparatorluklara dayandıran bir kuşak var; bu nesil sözde ekonomik kalkınmanın cilalı yaldızının gerçek yüzünü Osmanlı’nın kaybettiği topraklara yas tutan milliyetçi bir retorikle örtmeye çalışıyor.

Mâduniyet Ruhu ile Demokrasi Rüyası
Biat kültürünün özneleşmemiş “yoksulu” ve madunu kendini sürekli periferide zanneden bir varoluş sergilerler.
Madun kavramı kurulu düzenin dışında olan, baskı altında yaşayan, politik temsili mümkün olmamış bir kategoridir ve madunların tarihi zorunlu olarak kesintili ve parçalıdır.
Mâduniyet bu haliyle ötekinin alanında yasayla baş etme, açıklardan yararlanma, muş görünme gibi bir dizi taktik yaratıcılığa işaret eden ve popüler metis üzerinden işleyen bir karaktere sahiptir. Madun aslında biat kültüründe tabi olandır; dışlanan ve aşağı-ötekidir.
Madun bilinci, ampirik, bölük pörçük ve çelişkilidir; bir yarım kalmışlık ve tamamlanamamışlık hali nedeniyle madun epistemik bir yarılma ile yaşar. Mâduniyet sürekli olarak bir eşikte olma, özne olma ile olamama arasında bir haldir. Madunun eşikteligi derken kastedilen bir “arada olma”, “ne kabul edebilme ne de reddedebilme” halidir. Spivak bunu “negatif bilinç” olarak tanımlar.
Madun konuşabildiğinde bile kendi olarak konuşamaz, hep kolektif olarak konuşur. Bu yönüyle kamusal olarak kodlanmıştır.
Özne olamamış özneliğin eşiğinde ’subaltern’ bir varoluş sergileyen madun, “konuşamaz, konuşursa artık madun olmaz.” Spivak.
Chakrabarty’e göre mâduniyet, ”sermayenin kodlarını çiğnerken dahi ona uyan ve bağlı olan ve fakat başka varoluş biçimlerinin de mümkün olduğunu gösteren bir kurucu dışarısı ve eşiktir.”
Mâduniyetin bireyden sürüye giden çizgide hep var olan ama en kritik konumuna imparatorluğun zaman-uzam birlikteliğinde ulaşan bir hal ve sürece işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Ayrıca bir” yoksullar” sürüsünün otoriter bir sistemi her gün yeniden ürettiği bir süreçle karşı karşıyayız. Burada yoksulluk ekonomik düşkünlükten farklı bir kategori anlamında kullanılmıştır.
“Yoksul”, çaresiz, dışlanmış, bastırılmış ve sömürülen boyun eğdirilmiş bir figürdür. Her yerde hazır, ebedi ve sürekli hareket halindedir. Dünyanın ve insanlığın olabilirlik koşuludur adeta. Bu haliyle yoksul aynı zamanda yeryüzünün tanrısıdır.
Sosyolojik deneyimini ideolojik formlar olarak toplumsallaştıramayan madun sınıfların siyasal İslam’ın pasif devrimine direnecek ne gücü ne de istenci var.
Temsiliyet ilişkileri üzerinden, madun ve “yoksu(n)llar” kategorilerinin korkunç rızası ve suskunluğu düşünüldüğünde ortaya karamsar bir tablo çıkıyor.

Endişe ve Gösteri Toplumu
İlerlemeci bir sosyalist tarih yorumunu evcilleştiren kapitalizm, uygarlığın bize bahşetmiş olduğu güvenli ve uyumlu dünyanın karşısına hiçliğin tedirginliğiyle dolu bir dünya çıkarıyor
Bir endişeler manzumesi içinde gergin yaşıyoruz; öznenin kimliksel bütünlüğünü tehdit eden süreğen bir anxiete durumu bu.
Kapitalizmin aşırı rekabetçi davranışları, performans baskısı altındaki insan ruhunu çılgınlığın uç sınırlarına kadar savurmaya devam ediyor.
Kapitalist anlatıda kimliğinin bütünlüğünü koruyamayan öznenin nesne ile arasındaki sınırlar sarsılıyor. İçerisi ile dışarısı arasındaki sınırın belirsizleştiği, anlamın yıkılıp eşyanın kurulu düzenin bozulduğu bir belirsizlik evreninde düzçizgiselliğini yitiren zamanın, kopuk kopuk, yarıda kesilmeler, birbirine karışmalar ve kopuşlarla güç bela ilerlediğini duyumsuyorum.
Kapitalist toplum bireysel serüvenin yollarını kurmaca düzenlerle donatmıştır. Yaşanacak büyük bireysel serüvenler kalmamıştır. “Büyük öteki” yararına sadece kamucu bir serüven vardır.
Kamucu fikirler çağında bireyselliğin bir erdem oluşu şöyle dursun, “kamu yararı” adına bireyin hırpalandığı bir dönemden geçiyoruz.
Henüz 7 yaşında varlığını milletinin varlığına armağan eden çocuğun birey haline gelmesi, kendine has özellikler edinmesi çok zordur.
İnsanlar sahte bir altrüizmle ve şehitlikle kandırılarak “kamu yararı” için ölmeye ve öldürmeye hazır hale getiriliyor.
Baskıya ve endoktrinasyona bağlı sistemin amacının toplumun iyiliğini sağlamak değil de toplumun amacının sistemi ayakta tutmak olduğu bir paradoksla birlikte yaşıyoruz.
Bazıları toplumdaki dramatik gelişmeleri başkasının başına gelen bir kamu vakası olarak izliyorlar; eğlence ve şov endüstrisinin hâkim olduğu ‘gösteri toplumunun’ içinde, kendilerine dağıtılan rollere bürünmüş halde, bu gürültülü görsel şölenin sonsuza kadar sürmesinden yanalar.
Fakat bu insanlar, kendi kendinin hem celladı hem de seyircisi olduğunun ayırdında değiller.
Peki onca trajediye rağmen insanları gürültüye dayalı piyasa toplumunun, sonu gelmeyen, sabitlenemeyen phallic (fallik) bir vertigo’nun içine çeken güç nedir?

Kaynakça:
John Beverley, ‘subalternity and representation, Durham: duke university press
G.c.Spivak, ”can the subaltern speak?”, s.271-313, Marxism and the interpretation of culture (ed.) Nelson and Grossbergurbana: university of Illinois press.
A. Gramsci, I Quaderni del Carcere (The Prison Notebooks ) Columbia University Press

Josef Kılçıksız
(PhL) University of Tampere, Department of Philosophy, Finland

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Politika
Tanrının Elyazısı – Jorge Luis Borges

Zindan derindir, taştır; gerçi zemin (ki o da taştır) tam anlamıyla geniş bir çember sayılamaz ve bu olgu her nedense...

Kapat