Gülten Akın: Metin Altıok’un “Yıkıcılar Geldiler” şiiri üzerine inceleme

metin_altıokYIKICILAR GELDİLER
Ve evin yüzü burkuldu
Bir kıpırtı vardı şakaklarında.
Yıkıcılar geldiler, çatıdan başladılar.
Kiremitleri topladılar birer birer.
Tahtaları söktüler, kanırtıp çivileri
Ellerinde keserler.

Anımsar mısın denize karşı oturmuştuk.
İkimizde arkamızı dönmek istememiştik kıyıya.
Susmuştuk uzun bir hesaplaşmayla.
İki sevgili vardı yan masada;
Umurlarında bile değildi deniz,
Alınları birbirine değecekti az daha.

Yıkıcılar geldiler,
Çıkardılar kapı ve pencerelerin pervazlarını.
Kör gözleri ve açılmış ağzıyla
Kaldı temelleri üstünde umarsız ev.
Sıra balyozlardaydı artık,
Çelik iskeletini evin ortaya çıkarmak için.

Benim göğüs kafesimde bir iskete,
İskeletimin bekçisi, içten bağlı kemiklerime.
Sıçrayıp duruyordu ordan oraya,
Duyuyordum kıpırtısını içimde.
Bir bulut geçiyordu senin gözlerinden.
Oturuyorduk; ben kızgın çölüm, sen yıldızsız göğünle.

Yıkıcılar geldiler;
Düştü gürültüsüyle yüzü köhne evin,
Göründü bazı odaları ve iç duvarları.
Aynı renklerle boyanmış sofası, isli mutfağı.
Bir kesit kalmıştı geriye şimdi o evden
Eski bir yaşantıyı simgeleyen

Çıkıp yürümüştük kıyı boyu
Benim sıvası dökük yüzüm, senin çocuk gözlerinle.
Oysa sen yürümeyi sevmezsin.
Nasıl da değişmişti görünüşü
Yıllardır görmediğimiz kentin
Yürümüştük anısıyla eski cumbalı evlerin.

Yıkıcılar geldiler, yıktılar bütün duvarları.
Yalnız temel kaldı geriye ve birkaç tuğla kırığı.
İş araçlarında artık,
Bir canavar ağzıyla deşmek için toprağı.
Ve temizleyecekler kazılan yerlerde
Bizden kalan balçığı.

Metin Altıok

Yukardaki şiir, “Ölesiye Ozan” Metin Altıok’un bir kitabın­dan, Kendinin Avcısı’ndan alınmıştır. Metin Altıok, şiir toprağımızdan gelip geçmekte olan ozanların, ozanlığı kendine en çok yakıştıranlardan. Onun şiirleri, seziyorum ki canıyla ödenmiş. “Yıkıcılar Geldiler”, kitapta kendinden önceki ve sonraki şiirlere bağlı. Yıkılıp gitmiş bir seviye destan oluşturuyorlar. “Yıkıcı­lar Geldiler” şiiri destanın yükseliş noktasında olduğundan da payını alarak, görkemle yapılmış.

Bu yapıda dil artık bir iç biçim, biçem ögesi değil, yani an lam dilin egemenliği altında gelişmiyor. Dilin egemenliğini kıra kıra, dili her noktada anlama bağlaya bağlaya gelişiyor. Önceki bölümün şiirleriyle, bu bölümdekilerin ayrımını böylece yap­maktayız. Temelde, bu şiirde de, öncekilerde de bireyin, özel öznel yaşamın şiirsel karşılıkları görülür. Yine görülür ki, “Yıkı­cılar Geldiler”deki içlem, öncekilerden çok daha fazla insana değgin, yaşamda karşılığını bulan sıcak bir özden oluşmuştur. Bu zorunlu girişten sonra, şiirimizin yapısını irdelemeye başla­yalım.

Ve evin yüzü burkuldu.
Ve sözcüğü, yaşama değgin özde bir sürekliliği, önceliliği bildirdiği gibi, önceki şiirlerle de bağlantıyı biçimsel olarak kurmuş oluyor. İçerik bağlantısıyla yetinmemiş ozan. Kitabın destansal kuruluşuna bir tanık daha.
Ev, nesnel karşılığı da bulunan, bu karşılığı da kapsayan, iki kişinin (konumuz açısından, öteki kişileri eklenmiş saymalı­yız) dışında ama onlara bağlı, onların ilişkilerinden oluşan bir kimlik, kişilik edinmiştir. Yüzü burkulan ev bu ev. Bu evin yüzü, nesnel anlamını da imlemek üzere, Burkuldu. “Bir kıpırtı vardı şakaklarında” öncesindeki sinirli tedirginliği dolaysız açıklıyor. Burkuldu anlatımı ilişkilerdeki gerginliğin doruk noktası.
Burkulma, eğilmek, düşmek, devrilmek gibi eylemlerin ön­cülü bir eylemdir. Yine de üçüncü dizeyle ilk ikisi arasında bir kopukluk olurdu, Yıkıcılar geldiler kendi başına bir üçüncü dize olsaydı. Çünkü, yüzü burkulan evin yıkım kararı birdenbire verilemez. Çatıdan başlayan, kiremitleri tek tek toplayan… yıkı­cılar, kendi kuralları içinde bir yıkımın sürecini hızlandırıyor­lar. Dolaylı ama bütünlük taşıyan simgesel anlatım burada biti­yor.
İkinci bölüm, ilişkinin ev olarak yeni bir kimlik edinmişi için değil, doğrudan kendisi için, bu kez bir geçmiş durumla ve parçalanmış simgelerle anlatımını içeriyor.

“Anımsar mısın denize karşı oturmuştuk
Ikimiz de arkamızı dönmek istememiştik kıyıya. “

Bu bölümde artık, blok halinde değil, parçalanmış simge­lerle anlamın geliştirildiğini söylemiştik. Deniz bu simgelerden biri. Uçsuz bucaksız hayatı, düşselliği, bağımsız yaşama özle­mini içeriyor. İkinci dizedeki kıyı ise, birlikteliği, gerçekleri, güç de olsa, bir arada yaşama zorunluluğunu.
Üçüncü, susmuştuk sözcüğüyle başlayan dize bu çelişkinin artık evle simgelenmeye gerek duyulmayan, sessiz düşünme dönemini veriyor. Ama, bir tereddüt, bir duygu çözümlemesi değil söz konusu edilen. Ayağı yerde bir hesaplaşma. Bu hesaplaşmadaki duygusal soğukluğun üstüne hemen sonra, ardarda düşülen üç dizeyle, daha çok bastırılıyor. Yan masada oturan sevgililerin betimlenmesiyle. Çelişkiye bakın siz, yan masadaki sevgililerin deniz umurlarında bile değil. Alınları birbirine değe­cekti az daha.
Bu durumda üçüncü bölüm başlamaz da ne yapar. “Yıkıcı­lar geldiler”. Bu kez yalnız bir dize oluşturmuş. Çünkü artık iş işten geçmiştir. Burda yıkıcılarrı gelmesinin bir sahih, kesin an­latımı, belirlenmesi yapılmalıdır. Bu, özsel olarak onları birincil kılarken, hiçimsel olarak da, soluksuz kalan bir öykücünün, or­da soluklandığı yerdir. işte, dizeleştirmenin biçimi, yapıdaki önemi.
Yıkım işi bu kez de daha yaşamsal bölümlerde sürdürülür.
Kapı, pervaz, duvar derken temel görünmüştür artık.
Dördüncü bölümde ozan, yıkıma verilen evi, artık kendiy­le özdeş tutmaktadır. O onun bedenidir. Anlaşılmasını bekler ki, bu yıkım istemi ondan kaynaklanmamıştır. Evin iskeleti onun göğüs kafesi gibidir, kendi içindedir. Yıkımı özünde duymaktadır. Ve can o iskelelin bekçisi iskete, sıçrayıp durmaktadır ordan oraya. Bu bize bir deyimi çağrıştırır: Canım başıma sıçradı. Acıdandır, öfkedendir. Öfke, bölümün son dizesinde de vurgu­lanır. “Ben kızgın çölüm.” Ama sen de karanlık, anlaşılmaz, oturuyorsun, bıraksan bir yıldızınla ışıyacağım. Bulutunu kız­gın çölüme yağdırabilirsin istersen. Ama sen istemiyorsun.
İşte bu bu nedenlerle, beşinci bölümde yine “Yıkıcılar Gel­diler”. Bu kez, içten, ayrıntılara girerek yıkmaya. ilişkilerin daha sıcak olduğu, derin bölümleri parçalayarak. Artık yalnızca ses ve görüntü vardır. Parçalanma dışardan da görülmekte, duyulmaktadır. Ayrı renklere boyanmış sofa, isli mutfak, bazı odalar, iç duvarlar bir kesit gibi. “Ben”e kalsa onları kimse görsün istemezdi.
Altıncı bölüm, ilişkilerde bir dönemin kapandığını simge­ler. “Oturma”, hesaplaşma bitmiştir. Kıyı boyu yürünmektedir. Yukarda “Ben”le kişileşen ozanın kendini eve özdeş kıldığını görmüştük Ozan ordakiyle yetinmemiş, bir açıklama yapıyor:

“Benim sıvası dökük yüzüm”

Anlıyoruz ki ”ben”, yıkılan evle kendini özdeşleştirmeye pek çok önem veriyor. Ve bir çelişkiyi burada da düşüyor: Se­nin çocuk gözlerinle “Sen” rahatlamıştır artık, şenlenmiştir. Bir çocuk gibi. Yürümeyi sevmediği halde, yürüyecek kadar. Artık kentte yani hayatta “Ben” ve “Sen” ayrı ayrı bakmaktadır. Gör­mektedir de. Yıllardır geçmiş bir ilişkinin belirleyiciliğinden kurtulmuştur bakışlar.

“Yürümüştük anısıyla eski cumbalı evlerin”

Son bölümde söz ozanın ama eylem yine yıkıcıların. Artık son işlemler kalmıştır. Yıkım bitmek üzeredir. Öylesine yamandır ki olay, toprak bir canavar ağzıyla deşilmiş gibi olacaktır. Kazacaklar, ”bizden” kalan balçık da temizlenecek. Yıkıcılar değil de eylemleri bu bölümde önemle belirtilmiştir. Yıkıcılar geldiler, kendi başına dize yapılmayarak.

Kaynak: Gülten Akın Şiir Üzerine Notlar YKY

Yorum yapın