Günümüzün Ahlak Sorunu – Erich Fromm

«Filozoflar bu dünyanın devletlerinde kral ya da şimdi kral, önder dediklerimiz gerçekten filozof olmadıkça; böylece aynı insanda siyasal güç ve bilgelik birleşmedikçe, kesin bir yasayla herkese yalnız kendi yapacağı iş verilmedikçe ne devletler ne de insan ırkı kötülüklerden kurtulabilir. Öyleyse, bunu gerçekleştirmedikçe bizim devletimizin yaşama ve gün ışığına çıkma olanağı da yoktur.» Platon, Devlet

Günümüzün özel bir ahlak sorunu var mıdır? Ahlak sorunu tüm dönemler ve tüm insanlar için bir ve aynı sorun değil midir? Gerçekten öyledir. Buna karşın, her kültürün özel yapısından doğan özgül bazı ahlak sorunları vardır. Ama, bu özgül sorunlar yalnızca insan’m ahlak sorunlarının çeşitli görünümleridir. Bu türden her özel görünüm ancak temel ve genel insan sorunu ile bağlantı içinde anlaşılabilir. Bu sonuç bölümünde genel ahlak sorununun özgül bir yanını vurgulamak istiyorum. Bunun nedeni, kısmen ruhbilimsel görüş açısından bu yanın çok önemli olması; kısmen de insanın güç ve kuvvete karşı tutumu diyebileceğimiz bu sorunu çözmüş olduğumuz yanılsaması içinde bulunduğumuzdan, ondan sakınmaya kışkırtılmakta olmamız..

İnsanın güce karşı tutumu, varoluşunun özkoşullarından kaynaklanır. Bizler, fiziksel varlıklar olarak, güce -doğanın ve insanın gücüne- boyun eğen varlıklarız. Fiziksel güç bizi özgürlüğümüzden edip öldürebilir. Ona karşı koyabilmemiz ya da onu yenebilmemiz, kendi fiziksel gücümüze ve silahlarımızın gücüne ilişkin rastlantısal etkenlere dayanır. Öte yandan, anlığımız (zihnimiz) güce doğrudan doğruya boyun eğmez. Kabul etmiş olduğumuz doğruluk (hakikat), inandığımız düşünler, güç aracılığıyla geçerliliklerini yitirmezler. Güç ve us varlıklarım değişik düzeylerde sürdürürler ve güç hiçbir zaman doğruluğu çürütemez.

Bu, zincirlerle doğsa bile insanın özgür olduğu anlamına mı gelir? Bir kölenin ruhu da, Aziz Paul ve Luther’in öne sürmüş oldukları gibi, efendisininki kadar özgür olabilir mi? Eğer bu doğru olsaydı, insansal varoluş sorununu gerçekten büyük ölçüde basitleştirecekti. Ama bu görüş, düşünlerin ve doğruluğun insanın dışında ve ondan bağımsız olarak varolmadıkları; insan anlığının, bedeni; ansal durumunun ise, fiziksel ve toplumsal varoluşu tarafından etkilendiği olgusunu bilmezlikten gelir. İnsan, doğruluğu bilmeye ve sevmeye gücü olan bir varlıktır. Ama eğer o, (yalnız bedeni değil tüm varlığı) daha üstün bir güç tarafından tehdit edilirse, zavallı ve korkan bir varlık haline getirilirse anlığı etkilenir; işlevleri bozulup felce uğrar. Gücün felcedici etkisi yalnızca uyandırdığı korkuya değil, eşit ölçüde örtük bir vaade de dayanır. Bu vaad, güç sahibi olanların kendilerine boyun eğen «zayıfları» koruyabilecekleri ve onlara bakacakları türünden bir vaaddir. Yani, insana içinde yaşadığı düzen güvence altına alınarak ve bu yüzden içinde kendisini güvende hissedeceği bir yer sağlanarak kendisi için duyduğu kesinsizlik ve sorumluluk duygusundan kurtardabileceği sözü verilmektedir.

İnsan’ın bu tehdit ve vaad birleşimine boyun eğmesi, gerçek «düşüşüdür.» O, güç=üstünlüğe boyun eğerek, kendi gücünü=etkisini yitirmektedir. Yani, kendisini insan kılan tüm yetenekleri kullanma gücünü yitirmekte, usu artık iş görmemektedir. Böyle biri zeki olabilir; kendisini ve nesneleri yönetebilir ama, doğruluk (hakikat) olarak kendisinden üstün olanların doğruluk diye adlandırdıkları şeyi kabul eder. Sevme gücünü yitirir. Çünkü, duyguları kendilerine dayandığı kimselere bağlanmıştır. Ahlak duyusunu yitirir; çünkü, güç sahibi olan kimseleri sorgulama ve eleştirme konusundaki yeteneksizliği onun herhangi bir kimse ya da şeyle ilgili ahlaksal yargı gücünün etkisini azaltır. O, önyargı ve boş inanlara av olmuştur. Çünkü, bu türden yanlış inançlarını dayandırdığı öncüllerin geçerliliğini sorgulama konusunda güçsüzdür. Kendi üstünde güç sahibi olanların seslerini dinleme konusunda öylesine dikkatlidir ki artık kendi sesini dinlemeye gücü yetmez. Bu nedenle, kendi sesi onu geriye, kendi kendisine çağıramaz. Gerçekte, özgürlük erdemin olduğu kadar mutluluğun da zorunlu bir koşuludur. Ama burada söz konusu olan özgürlük, keyfi seçimler yapma anlamındaki ve zorunluluktan doğan bir özgürlük olmayıp insanın gizilgüç olarak ne olduğunu kavrama ve gerçek doğasını varoluşunun yasalarına göre bütünleştirme özgürlüğüdür.

Eğer ahlaklılığın temel koşulu özgürlük, yani insanın güç karşısında kendi bütünlüğünü koruma yeteneği ise, acaba Batı dünyasında insan, kendi ahlak sorununu çözümlemiş midir?

Bu yalnızca, kişisel ve siyasal özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olan ve yetkeci diktatörlüklerde yaşayan insanların bir sorunu değil midir? Gerçekte modern demokraside erişilmiş olan özgürlük, insanın gelişimi için insanın çıkarları uğruna eylemde bulunduklarına ilişkin bildirileri gözönüne alınmaksızın hiçbir diktatörlükte bulunmayan bir vaadi dile getirir.

Ama bu, yalnızca bir vaaddir ve henüz yerine getirilememiştir. Bizler dikkatimizi kendi kültürümüzü insanlığın en yüksek başarılarının yadsınması olan yaşam biçimleriyle karşılaştırmakta yoğunlaştırarak, kendi ahlak sorunumuzu kendimizden gizlemekteyiz.

Böylece, bir diktatör ve onunla işbirliği yapmış siyasal bir bürokrasiye değil, ama Pazarın, başarının, kamuoyunun, «sağduyunun» -ya da daha çok ortak sağduyusuzluğun ve hizmetkârları haline gelmiş olduğumuz çarkın adsız gücü önünde eğilmekte olduğumuz gerçeğini görmezlikten gelmekteyiz.

Bizim ahlak sorunumuz, insanın kendi kendisine karşı kayıtsızlığıdır. Bu, bireyin önemine ve biricikliğine ilişkin duyguyu yitirmiş ve kendimizi kendi dışımızdaki amaçların araçları yapmış olmamız; kendi kendimizi bir eşya olarak görmemiz ve kendi güçlerimizin bize yabancılaşmış olması olgusunda ortaya çıkan bir durumdur. Kendimiz de komşularımız da birer eşya haline gelmiş bulunmaktayız. Bunun sonucu, güçsüzlüğümüzü hissetmemiz ve bu güçsüzlüğümüzden ötürü, kendimizi aşağılamamızdır. Kendi gücümüze güvendiğimiz için, insana, kendi kendimize, ve kendi gücümüzün yaratabileceği şeylere hiçbir inanç duymamaktayız. Kendi yargı gücümüze güvenme yiğitliğini göstermediğimiz için, insancı anlamda bir törelbilincimiz de yoktur.

Bizler, herkesi aynı yol üstünde gördüğümüz için, izlediğimiz yolun bizi bir amaca götürmesi gerektiğine inanmakta olan bir sürüyüz. Karanlıktayız, ve cesaretimizi koruyoruz; çünkü herkesin de bizim gibi ıslık çaldığını duymaktayız.

Dostoyevski bir keresinde «Eğer Tanrı öldüyse herşeye izin verilir» demişti. Gerçekte bu, insanların çoğunun inandığı şeydir. Onlar yalnızca aralarından bazılarının, Tanrı ve Kilisenin ahlak düzenini ayakta tutmak için canlı kalmaları gerektiği sonucuna varmaları; bazılarının ise, herşeye izin verilmiş olduğu, hiçbir geçerli ahlaksal ilke bulunmadığı, yaşamdaki biricik düzenleyici ilkenin kişisel çıkar olduğu düşününü kabul etmeleriyle birbirlerinden ayrılmaktadır.

İnsancı ahlak felsefesi ise buna karşıt olarak eğer insan yaşıyorsa yani, canh ise ne şekilde eylemde bulunabileceğini bilir görüşünü savunmaktadır. Canlı olmak, üretici olmak; güçlerini insanı aşan herhangi bir amaç için değil, kendisi için kullanmak; varoluşunu anlamlı kılmak, insan olmak demektir. İnsan, ülkü ve amacının kendi dışında, bulutların üstünde, geçmişte ya da gelecekte olduğuna inandığı sürece, hep kendi dışına çıkacak ve mutluluğu buiunamıya cağı bir yerde arayacaktır. Böylece o, çözümleri ve yanıtlan bulunabilecekleri tek yer -yani kendisi-dışındaki her yerde aramayı sürdürecektir.

«Gerçekçiler» bize ahlak felsefesi sorununun geçmişin bir kalıntısı olduğuna ilişkin güvence veriyorlar. Ruhbilimsel ya da toplumbilimsel çözümlemenin tüm değerlerin yalnızca belli bir kültürle ilgili olduklarını gösterdiğini dile getiriyorlar. Kişisel ve toplumsal geleceğimizin tek başına özdeksel etkililiğimizle güvence altına alındığını öne sürüyorlar. Ama bu «Gerçekçilerin» bazı yadsınamaz gerçekler konusunda hiç bilgileri yok. Onlar bireysel yaşamın boşluk ve plansızlığı, üreticilik eksikliği, ve bunun sonucu olan kendine ve insanlığa inanç duyma yoksunluğu sürecek olursa, bunun insanı özdeksel amaçlarını elde etmek konusunda bile güçsüz kılabilecek duygusal ve ansal rahatsızlıklarla sonuçlanacağını görmüyorlar.

Kötü sona ilişkin önbililer (kehanetler) günümüzde artan bir sıklıkla duyulmakta. Ama onlar, şu andaki durumumuzun yaratacağı tehlikeli olanaklara dikkati çekme gibi önemli bir işleve sahip oldukları halde, insanın doğa bilimlerinde, ruhbilim, tıb ve sanattaki başarılarında dile getirilen vaadi hesaba katmakta başarılı olamıyorlar. Gerçekte bu başarılar, çökmekte olan bir kültür tablosuyla bağdaşmayan kuvvetli üretici güçlerin varlığını betimlemektedir. Dönemimiz bir geçiş dönemidir. Ortaçağlar on beşinci yüzyılda sona ermemiş ve modern dönem hemen onun ardından başlamamıştır. Son ve başlangıç, dört yüz yıldan fazla sürmüş olan bir süreci kapsamaktadır. Bu süreç, eğer onu kendi yaşam süremizle değil de tarihsel dönemler aracılığıyla ölçersek, gerçekte çok kısa bir zamandır. Yaşadığımız çağ, olanaklarla yüklü bir son ve bir başlangıçtır.

Eğer ben şimdi bu kitabın başında sormuş olduğum soruyu, yani gururlu ve umutlu olmak için bir nedenimiz bulunup bulunmadığını sorarsam yanıt, baştan aşağıya tartışmış olduğumuz şeylerden doğan bir sınırlama ile yine olumludur. Bu sınırlama ise şöyle dile getirilebilir: İyi sonuç da kötü sonuç da ne düzenekseldir; ne de önceden yazgılanmıştır. Karar, insana dayanmaktadır. Onun kendisini, yaşamını ve mutluluğunu önemle ele almasına; kendisinin ve toplumunun ahlaksal sorunlarıyla yüzyüze gelmeyi göze almasına bağlıdır. Yani karar, insanın kendi kendisi olabilmek yiğitliğine ve kendisini savunabilmesine dayanmaktadır.

Erich Fromm

Kendini Savunan İnsan
Türkçesi: Necla Arat
Yayınlayan: SAY Yayınları
Dördüncü Baskı: 1994

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Felsefe
Kant: Hüküm Verme, Ereksellik ve Tarihsellik

Kant, manevi planda “hüküm verme” (beğenme, zevk alma, yücelik duygusu vb.) yeteneğimizde (Urteilskraft) ampirik ve ahlaki alanları, yani zihin yapımızı...

Kapat