Güzellik masalı ya da masallarda güzellik kavramı

Masallar ister geleneksel ister çağdaş olsun, her versiyonuyla eril cinsel fantezilerin ürettiği klişe ve imgelerle doludur; bir “ölü kadınlar” evreni arzulayan erkek egemen sisteme hizmet ederler…

Ya kraliçenin doğurduğu kız, dünyalar güzeli değil de çirkin mi çirkin, sivilceli, dişlek, kocaman burunlu, sivri çeneli, kötü dilli olsaydı, kral bunu ele güne duyurmak için yine parti verir miydi? Periler, bu çirkin varlığa iyi dileklerde bulunmak için dört döner; prens, ileride çirkin bir prenses olacak olan bu kızla evlenmek için dağları aşar, kendini ateşe atar mıydı? Onca yolu aşıp engelleri kılıcıyla yendikten sonra karşısında ya yüzyıl uyumaktan hakikaten yaşlanmış, kocamış, çirkin bir prenses bulsaydı? Ona bir bakışta âşık olacak, öpecek miydi yine? Öpse, kız dünyalar güzeline dönüşecek miydi?

Ya kraliçe? Her gün sihirli aynasına dünyanın en güzel kadınının kendisi olduğunu onaylaması için yalvaran anne, bu çirkin kızı kabul edebilecek miydi? Kral baba? Kızı zindana mı atacaktı yoksa kimse görmesin diye kuleye mi kilitleyecekti?

Bir kere masal “kahramanı” kadınlar, prensle evlenecek kızlar, çirkin olamazdı; fakir belki olabilirlerdi ama çirkin asla! Kızların varoluşları, kahramanoluşları, kraliçeoluşları, perioluşları, öpülenoluşları hep güzelliklerine bağlıydı. Güzellik, hayati bir anlam taşımaktaydı.

Peki ya prenses uyumasaydı?

Uyumayan güzel mi olurdu? Uyumasaydı güzel olur muydu?

Hem Uyuyan Güzel olmasaydı, Pamuk Prenses olacaktı, Külkedisi olacaktı, ama hep uyutulacak, sonra prens tarafından bulunup/uyandırılıp kraliçe olacak, çocuklar doğuracak, denetlenecek ve yine uyutulacaktı. Hayatı, kaderi, varoluşu, baba kraldan koca krala geçecekti.

Güzel kızlar, prenses olmak isteyen kızlar uyur. Çünkü uyutulur. Prenseslik ile kraliçelik, çocukluk ile kadınlık arasındaki o “tehlikeli” dönemde bir süre hissizleştirilip alıkonularak bedeni, cinselliği, hayatı geleceğin kralı prense sunulur. Çalınan ilk beden, daima kız çocuğununki olmuştur; patriyarkal kültür kızın bedenine müdahale ederek onu kendince yaratır ve sonra da arzu nesnesi olarak biçimlendirir.

Hem uyumasaydı, zorla dayatılan, sızdırılan, yaşamaya mahkûm bırakılan erkek egemenliğe uyanacak mıydı, kendisi hakkında kararlar verip duran kral babasına, kocasına karşı çıkacak mıydı, prense nanik çekip fakir bir kıza mı âşık olacaktı? Kendi hayatına ve özvarlığına sahip çıkabilecek, hikâyesini kendi kuracak ve anlatacak mıydı?

Düalistik zihniyet içinden kurulan, patriyarkal söylemlerle cinsiyet rollerini nesillerarası pekiştiren, cinsiyetçi, şiddet içeren hatta faşizan masallarda, kadının kendisini değerlendirmesine, kendi hayatını kurmasına izin yoktur, bedeni, geleceği, hayalleri hakkında karar verenler baba, kral, prens ya da erkek yazardır. Güzellik, iffet, namus, bekâret, annelik, doğurganlık, saflık, incinirlik, uysallık, saflık, sessizlik vb. gibi kavramlardan sınırlı bir kadınlık özü oluşturan eril erk tarafından kadınlar kendilerine rağmen sessizleştirilmişlerdir.

İyilerin güzel, akıllı ve cesur, kral ve kraliçe; kötülerin çirkin, aptal ve sinsi, şeytan, cadı olduğu, insanüstü yaratıkların, hayvanların, bitkilerin ve tüm doğanın insan aklı içinden hiyerarşik ve katı biçimde kategorize edildiği bu tür egemenliklerde kazananlar hep krallar, prensler, güçlüler, cesurlar, yiğitler, erkeklerdir. Kral kaybederse prens geri kazandırır; ataerkil düzen bu kahramanlık hikâyeleriyle sürdürülür, yeniden üretilir.

‘Bir zamanlar’, ‘uzak diyarların birinde’, ‘evvel zaman kalbur zaman içinde’ ve benzeri tanımlarla sanki ütopik bir evrende ve tarihsellikten yoksunmuş gibi aktarılan masallar, feodal toplum değerlerinin yanı sıra çağın ahlâki, kültürel, folklorik, dini ve ideolojik kodlarını da barındırırlar ki insanlık tarihinin başından beri bu egemen ideoloji, patriyarkadır.

Ataerkil düzenin masallara yansıyan özellikleri, çeşitli erkeklik biçimlerinin bin yıllarca süren kaynaşması sonucu ortaya çıkmıştır. Simgesel, sembolik, alegorik, lirik, dikotomik temsil ve rollerin ardındaki ideolojik anlamı irdelediğimizde görürüz ki çocuklara hayata dair bilgiler aktaran, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi ayrımları öğreten ve yetişkinliğe hazırlayan masallar, patriyarkalliğin koşullarını hem teşvik ederek savunur, hem de açıklar ve öğretir.

Cinsiyet temsillerini üreten güçlü ve kalıcı söylemler olan masallar, bugün hâlâ çocukların ve hatta yeni versiyonlarıyla yetişkinlerin de en sevdiği anlatılar. Kadına zorla içselleştirilen güzellik, namus, bekâret, annelik, iyi eş olma, edilgenlik gibi kavramları, kadın ve erkek olmaya dair algıları, heteropatriyarkal aşkın ve evliliğin tasvirini sıkça işleyen masallar, günümüzde kitle kültürünün ve kapitalizmin gücüyle daha da tehlikeli bir hale geldi.

Popüler kültür ürünleri çeşitliliğinde sınır yok; geleneksel kraliçe, prenses, cadı, büyücü masalları, çağdaş kızın rol modeli Barbie,Cindy ve giydirme bebeklerle birlikte, metalaştırıcı ve poplaştırıcı kapitalist yöntemlerle sunuluyor artık. Kız çocuklarına giyimden süslenmeye, çocuk bakımından zayıf kalabilmenin sırlarına, annelikten evliliğe sistemin öngördüğü kadınlık bilgisini, kadın imgesinin nasıl olması gerektiğini öğreten Barbie’nin mesela bir yığın Uyuyan Güzel versiyonu var. Ormanda Uyuyan Güzel, Uyuyan Peri, Uyuyan Denizkızı, Sindrella, Uyuyan Güzel gibi masalın yeni versiyonlarının yanı sıra sanal âlemdeki “kız oyunları” arasında en popülerleri Uyuyan Güzeli Öpme, Uyuyan Güzel Cilt Bakımı, Uyuyan Güzel Kuaförde ve Uyuyan Güzeli Giydirme oyunları…

“Çok sevilen masal kahramanı Uyuyan Güzel’e ihtiyacı olan cilt bakımını yapmaya ne dersiniz?” 1

Beyaz atlı prensi düşlemeyi öğrenerek büyüyen kız çocuklarına sadece ve kendiliğinden güzelliğin artık yetmediğini, modaya uygun giyinmenin, kuaföre, makyajlara, cilt bakımına gitmenin, zayıflamanın şart ve gerek olduğunu, böylelikle yüksek puanlar kazanılacağını dikte eden kapitalist sistem, güzellik idealini bir kez daha kutsarken, bir yandan da güzellik üzerinden rekabete, kapital üzerinden rekabeti de eklemleyerek kadını kadına karşı her alanda oynamaya devam ediyor.

En güzel kadın, ölü kadındır!

Bu evrende, kadına içselleştirilen, yüklenen en önemli özellik, rol, görev, güzelliktir. Karakterin, duyguların, ruhun, itiyatların, aklın pek bir önemi yoktur, fiziksel güzellik yeterlidir. Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses, Külkedisi, Küçük Deniz Kızı, Rapunzel, hepsi çok güzeldir. Güzel oldukları için prenses, kraliçe olacaklardır ancak ödemeleri gereken bedeller vardır. Bilinenin aksine masallarda güzellik sadece ödüllendirilmez, kimi kez cezalandırılır, örselenir, kıskanılır; bir yandan ulaşılmak istenen bir mertebe, bir yandan bir beladır kadın için. Örneğin Elleri Olmayan Kız masalının bir versiyonunda, kız ellerini keser, çünkü kendisine tecavüz etmeye çalışan erkek kardeşine çirkin gözükmek ister.

Masallarda, çağdaş dünyada, mitlerde güzellik, ölümle ikizdir. Masallar geleneksel olsun çağdaş olsun her versiyonlarıyla eril cinsel fantezilerin ürettiği klişe ve imgelerle doludur; bir “ölü kadınlar” evreni arzulayan erkek egemen sisteme hizmet ederler. Efrat Tseëlon, kadının bu anlamda, aynı anda hem korkuyu, hem de bu korkuya karşı kullanılacak savunma aracını simgeleyen bir varlık olarak ikili işleve sahip olduğunu belirtir.

Ölü, uyuyan, suskun kadın imgesi; değişken, tehlikeli bir şekilde akışkan, istikrarsız kadın bedenini, sterilize edilmiş ve hareketsiz bir forma sokarak hem cinselliğin, hem güzelliğin, hem de ölümün kontrol altına alınmasına hizmet etmektedir.

Thanatos ve Eros mitinde olduğu gibi, 16. ve 18. yüzyıllar arasında sanat ve edebiyatta ölü, baygın ya da uyuyan kadınla yaşanan aşka ve tutkuya dair sayısız sahne, tablo ve motife rastlanırken, 18. yüzyılda dişi ölü beden ve organik olmayanın cinsel çekiciliği, saplantılı bir ilgi ve merak konusu haline gelmiştir. O kadar ki oyuncak imalatçıları oyuncak bebekler için, bugünkü gibi dünyevi materyal değil, tabut satarlar. 19. yüzyılda randevu evlerindeki “ölü odaları”nda kadınlar, nekrofillerin fantezileri için ölü makyajı ve rolü yapmış, prenses, melek ve peri kılıklarına bürünmüşlerdir.

Bu ölü kadınlar kültü, masallarda da karşımıza çıkar. Uyuyan Güzel ve Pamuk Prenses masalları önemli örneklerdir. Yüz yıllık uykulara, uyku ölüm karışımı bilinmez ara alanlara, suskunluk ve sessizliğe, kötü kehanetlere maruz kalan bu güzel kızlar böylelikle bir yandan denetlenirken bir yandan da erotik/seyirlik bir nesneye dönüştürülür, erkek cinselliğini kışkırtıcı bir araca indirgenir. Olanca güzelliğiyle camdan bir mezarın içinde yatan Pamuk Prenses, arzu uyandırıcı bir fetiş nesnesi olarak sunulurken, Uyuyan Güzel üzerindeki fetişistik bakış da eril bakıştır.

Kız Kulesi prensesini her türlü önleme rağmen nasıl yılan sokmuşsa, Pamuk Prenses nasıl elmanın kırmızı yanını yediyse, Uyuyan Güzel’in de eline iğ batması ve uyuması engellenemez. Kral babası ülkedeki tüm iğleri kaldırtmışsa da o melun, eril fetişistik obje bir yerlerden ortaya çıkar ve güzel prensesin güzelliğini yüzyıl boyunca sabitleyerek, denetim altına almanın vasıtası kılınır.

Ergenlik dönemine girdiği için artık doğurgandır ve erkeğin iffetini bozacak tüm unsurlarının, bedeninin gelişim ve ihtiyaçlarının, arzularının bir süreliğine durdurulması, dondurulması gerekmektedir. Masal kızlarının tam da cinsel arzu ve duygularının uyandığı çağda uyutulması, akışlarının durdurulması, ilk günaha verilen bir diyettir adeta. Nitekim bakirelik kültünün yayılması, kadın arzuları ve tasavvurlarıyla karmaşık bir denkliği açığa vurur. Efrat Tseelon’un da belirttiği gibi, “tek gerçek bakire, ölü bir bakiredir.”

Uyutulan bu güzel, ölü bakire kızlar, kendilerine özgü bir yaşam, ruhsallık, bir cinsellik anlayışı ve yaşamı geliştiremeden bir erkek tarafından “kurtarılarak”, aşka, evliliğe, anneliğe çekilir, bir öpücükle, bir anda erkeğin imgelediği kadın modeli içine oturtulur. Asla bir bilinçlenme yaratmayan dönüşümleri, bir süreliğine bu hayattan ayrılmak, lanetlenmek, büyülenmek, kovulmak, kaçırılmak, zehirlenmek, uyutulmak, gibi bedensel çileciliklerle; zindan, tabut, kule gibi fallik sembolizmlerle tanımlanan dar, korkutucu, karanlık, soyutlayıcı mekânlara kapatılarak, duygusal, duyusal, fiziksel, ruhsal, çevresel tüm etki ve etkenlerden yoksun bırakılarak gerçekleşir.

Modernizmin ve ataerkil kültürün nesneleştirdiği ölü bedenler, daima kadın bedenleridir; ölü, uyuyan, baygın ve güzel kadın bedeninin temsili, erkek dünyasında büyüleyici etki yapmaktadır. Çünkü direnmeyen, itiraz etmeyen ölü beden, tam kontrole ve sınırsız güç kullanımına imkân tanır. Erkeğin iktidarı, kadının iktidarsızlaştırılmasıyla mümkün olur.

Üzerinde uzlaşılan bir nesne konumuna itilen masal kadınlarına da kendi hakkında konuşabilen, tartışabilen bir özne/varlık olma hakkı verilmemiştir.

İyi huylu, uysal, iffetli ve bakire olan güzeldir

Masallarda kadınların yaşam çevrimi evreleri, hatta varoluş nedenleri, cinsel işlevselliklerine göre belirlenir: Bakire kızlar (prenses ve peri kızları), evli kadınlar (kraliçe ve cadılar) ve yaşlı kadınlar (büyücü ve kocakarılar) vb… Kadınlar bu üç evrenin ikisinde cinsel olarak aslında işlevsizdirler. Bakire kızlar cinsel bir obje olarak görülmelerine karşın cinselliklerini işlevsel olarak kullanamazlar. Zaten kadın cinselliğinin tek işlevi, doğurmak yani neslin, krallığın devamını sağlamaktır.

Kadınlar her şeyden önce dine, aileye, vatana, millete adanması gereken vücutlardır. Hıristiyanlık, Musevilik ve Müslümanlık gibi en örgütlü ve yaygın dinlerde arılık ve iffet merkezdedir. İffet kavramının özünde bakire olma zorunluluğu önemli yer tutar. Bütünüyle manevi bir hayata adanmış kirlenmemiş bakireler; ruhu kucaklayıp nefsi unutmaya hazır olmalıdırlar. Ancak iyi huylu, uysal, erdemli, iffetli, saf, masum ve bakire olan kızlar güzel olmayı hak ederler. İtaatkâr olmayan, söz dinlemeyen, bakire olmayan, üvey olan, ayakları büyük olan, dili uzun olan, dişil bilgeliklerle donatılmış ve muhalif olan çirkinliğe, cadılığa, yaşlı ve kötü periliğe, evde kalmaya mahkûmdur.

Bu yüzden ne yapıp edip güzel olmak gerekir! Ancak ne var ki ne kendi başına, ne kadına içkin haliyle bir değer yaratan, bir oluş olarak kendiliğindenliğine, kurumasına, çürümesine, bozulmasına, dönüşmesine, yaşanmasına izin verilmeyen bu güzelliğin korunması, erkeklerin koyduğu kurallara itaatle ve de onlar tarafından uyutulup, bayıltılıp, dondurulup sabitlenmek suretiyle mümkün olabilir.

Hep güzel kalabilmek kolay değildir; hem erkeğin sözünü dinlemeyi, prensin öpücüğünü beklemeyi, hem de diğer kadınlarla sürekli mücadele ve rekabeti, aynalar karşısında saatler geçirmeyi, giyinip kuşanmayı, süslenmeyi, bakımı, hatta ölümü bile göze alabilmeyi gerektirir.

Erkek maceralara atılır, kız uyutulur; erkek öper kız uyandırılır; erkek sahip olur, kız sahip olunur. Masalların erkek kahramanları, evden ayrılarak, doğayı, doğaüstü yaratıkları, güçlükleri yenerek, sınav vererek, savaşarak ya da arayıp bularak bir içsel dönüşüm geçirir, şiddet, intikam, rekabet, iş bulma, aile geçindirme, adaleti sağlamaya yönelik hedefleri üstlenirken kadınlar beyaz atlı prensi bekler, evi temizleyip yemek yapar, külleri karar ve sürekli güzelliğe çalışır.

Masallarda güzellik yarışı, kadınlar için en önemli faaliyettir; güzelliği ve gençliği takıntı haline getirerek çeşitli büyüler, iksirler kullanırlar, ayna karşısında saatlerce güzelliklerini prova ederler, güzellik konusunda giderek zalimleşirler, hem kendilerine, hem diğer kadınlara acı çektirirler. Pamuk Prenses’in annesi, kızının güzelliğini kıskanıp onu ölüme gönderirken, Sinderella’nın üvey kız kardeşleri prensin düzenlediği baloda en güzel olabilmek için açlık rejimine girer, en güzel elbise ve mücevherleri takar, sonra bu da olmayınca ayaklarını Sinderella gibi küçültebilmek için ayak parmaklarını keserler; anneleri habire rekabeti kızıştırır. Ülkenin tüm terzileri gece gündüz harika elbiseler diker, ayakkabıcıları, kuyumcuları muhteşem tasarımlar yaparlar. Tüm bu uğraş, erkek egemen kültürün belirlediği güzellik idealine kavuşmak için ve en güçlü, yakışıklı erkeği elde edebilmek içindir.

Her durumda ehlileştirilen kadınlar, tüm bu olumsuzluklar karşısında saf, pasif, suskun, dirençsiz ve çaresiz kalırlar; krala, babaya öfkelenmez, hoşnutsuzluk göstermez, isyan etmezler. Tek düşman ve rakipleri, masalın kötü ya da diğer güzel kadınlarıdır.

Masallarda da, tıpkı reel hayattaki gibi kadınları birbirleri karşısında hiyerarşik kadınlık durumlarına –anne/üvey anne, bakire/fahişe, melek/cadı, peri/şeytan, masum/büyücü, güzel/çirkin, evli/evde kalmış şeklinde yerleştiren patriyarkal yapı söz konusudur. Prenses, kraliçe ya da güzel genç kızların başlarına gelen tüm uğursuzluk ve belalar, erkeklerden değil, diğer kadınlardan, kötü talihten, cadıların büyüsünden, tıpkı kadın gibi cinselleştirilerek nesneleştirilen hayvanlardan gelmektedir. Erkeğin bu şiddetteki payı tümüyle gizlenerek, kötülük yine kadınlara devredilir. Ve bu masal, feodal krallıktan çağdaş patriyarkaya dek sürer gider!

Feminist masal eleştirisi

Klasik ve geleneksel türdeki masallar, feminist eleştirmen ve yazarlar tarafından son 20-30 yıldır analiz edilmekte, eleştirilmekte, yeniden yazılmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen feminist masal eleştirisi öncelikle odağını masalların hangi tipte kadın imgeleri yarattığı ve bu imgelerin altında hangi ideolojilerin yattığı araştırmasına yöneltti.

Pek çok farklı disiplinden gelen feminist, prenses, kraliçe, peri vb. masallarını, kadını baskılamanın, ortak bir kalıbın içine yerleştirmenin vasıtası olarak görmüştür. Masallardaki en önemli sorunlardan biri, tüm bunların erkek bir edebiyat, dil, söylem ve gelenek içinden üretilmiş olmalarıdır. Simone de Beauvoir ve Betty Friedan gibi ikinci dalganın kurucuları Külkedisi’ni ve Uyuyan Güzel’i artık uyanmaları için teşvik etmiş; kendi hayatlarının sorumluluğunu alan kadın karakterlerin gerekliliğinden bahsetmişler, Rosemary Minard, Ethel Phelps ve Madonna Kolbenschlag, dişil bilinç için yeni paradigmalar öne sürmüşlerdir. Güçlü, girişimci, kendi kaderleri için sorumluluk alabilecek kadın kahramanlar pasif prensesleri dengeleyebilirlerdi. Betsy Cohen, Moyra Caldecott, Linda Dégh, Maria Tatar, Marina Warner gibi özellikle Grimm masalları üzerine çalışan feminist eleştirmenler ise bu veçhede, masallardaki kızların yalnız bırakılmasına ve anne-kız ayrılığına olumlu açılardan bakabilmeyi önerdiler.

Toplumsal cinsiyet kavramının politik olarak tartışmaya başlandığı 80’lerle birlikte masal eleştirisinde de toplumsal cinsiyet kavramı üzerinde duruldu. Female Characters in Children’s Picture Books adlı çalışmasında Angela Vannicopulou, “hikâyelerin feminist eleştirisi onlarda sürdürülen toplumsal cinsiyet ideolojisi üzerine odaklanır” derken doğru, ancak eksik söylemiştir. Toplumsal cinsiyet feminist eleştirinin tamamı değil, çözümleyici temel paradigmalarından yalnızca biridir. Patriyarka asla göz ardı edilmemelidir.

Kadın cinselliğinden ve bedeninden korkan ataerkinin yarattığı cadı, devanası, şeytan, üvey anne, kötü periler gibi mitler ve kadınlara dair üretilen güzel, prenses, iyi huylu, anne, gibi evrensel imgeler, 80’lerden itibaren feminist eleştirmen ve yazarlarca sorgulanmış ve yapıbozuma uğratılmıştır. 80’lerden sonraysa feminist masal eleştirisi “kadın”ın kültürel olarak kurulmuş olduğunu göstererek masalların sökümüne, çözümüne ve yeniden yazımına çalıştı; Freudyen imaj eleştirildi, kız çocukları pasif değil, korkusuz, özgür, özgüvenli kişiler olarak tasvir edildi. Ancak pek çoğu heteropatriyarkayı, patriyarkalliği yani aslında krallığı temel bir çözümleme kategorisi olarak ele almadı.

Angela Carter, Kanlı Oda adlı hikâye kitabında Pamuk Prenses ile birlikte Mavi Sakal ve Kırmızı Başlıklı Kız masallarını feminist bakış açısıyla yeniden yazmıştır. Feministlere Masallar’da ise Maeve Binchy, Zoe Fairbairns, Ivy Bannister, Mary Dorce, Leland Bardwell, Mairide Woods, yine mağdur, mağlup, mağrur, mahkûm ve maharetli kadınları dönüşüme uğratır. Bu türden yeniden yazımlar arasında Jane Yolen’in “Uyuyan Güzel”i bozuşturan Sleeping Ugly (Uyuyan Çirkin) önemlidir. Uyuyan Çirkin’de, prens en güzel kızı kasıtlı olarak reddeder: Prens Jojo eş olarak, çirkin Jane’i seçer ve Miserella’yı uyur halde terk eder.

Bu örneklerin hemen hepsinde aslında değişen pek bir şey yoktur. Uyuyan Çirkin en az Uyuyan Güzel kadar kadını geleneksel dikotomiler içinden değerlendiriyor, kızın uyanmasına bile izin vermiyor, hatta öylece terk edip gidiyorken; kızlar hâlâ varlıklarının anlamını evlilikte buluyorken; bir prense gereken uyuyan güzel daima bulunuyorken; prenslere, prenseslere, krallığa hâlâ gerek duyuluyorken, bu tür masallar yeni bir bilinç perspektifi, özgürlük ve bağımsızlık alternatifi sunmaktan çok uzaktır.

Feminist masal kitaplarınaysa aşağıdaki örnekler verilebilir:

Feministlere Masallar, Der: Maeve Binchy, Çev: Belkıs Çorakçı, AD Yayıncılık
İsyankâr Cadı, Enrique Perez Diaz, Enrique Martinez; Çev: Yaşmak Pusat Keskin, Yazılama Yayınları
Kül Prensi, Babette Cole, Çev: Coşkun Şenkaya, Kuraldışı Yayınları
Vejetaryen Külkedisi, Nunila Lopez-Myriam Cameros, Çev: Zekine Sanchez Veiga, Notabene Yayınları
Antiprensesler serisi- Frida Kahlo, Nadia Fink-Pitu Saa, Çev: Nergis Turan, NotaBene Yayınları
Masalını Terk Eden Prensesler, Deniz Kaynak, Muş Kadın Çatısı Derneği Yayınları

HANDE ÖĞÜT
05 Ocak 2017, http://t24.com.tr/

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Çocuk Kültür, Makaleler
John Berger: “Sabaha kadar Sait Faik okudum”

Bir ara İstanbul dışına çıkmak için gazeteci bir arkadaşın kılavuzluğunda önce Adapazarı’na, oradan Bolu ve Mudurnu’ya da gittiler. Adapazarı’nda Çark...

Kapat