Halit Kakınç “1941-1942 Türkiyesi’nin de öyküsüdür Struma” Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

halit-kakincHALİT KAKINÇ
“1941-1942 Türkiyesi’nin de öyküsüdür Struma”

Yıl 1941. 15 Aralık… Sarayburnu açıklarında demirlemiş bir gemi… Kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk tam 769 Yahudi, 769 insan bu geminin koynunda… Açlık, sefalet, hastalık bu gemide kol geziyor. Ama her şeye rağmen koca bir umut…

Ölümden, acıdan, şiddetten, faşizmin sivri dişlerinden kurtulmak adına onlar için tek çare bu gemi. Ama -Nazım’dan ödünç alarak söyleyecek olursam- “Bu gemi bir kara tabut”. Ölüm hep peşlerinde, hep takipte… Ve 24 Şubat 1942 sabahı; hava soğuk mu soğuk… Takip sona eriyor. Büyük bir patlamayla gemi Karadeniz’in buz gibi sularına gömülüyor. 768 can yok olurken sadece bir kişi faciadan kurtulmayı başarıyor… Bu gemi Struma, bu gemi bir kara tabut… Stalin’in emriyle Sovyet denizaltısı Sc-213, gemi demeye bin şahit gerektiren Struma’yı vurarak Nazi zulmünden kaçıp Filistin’e ulaşmaya çalışan Romanya Yahudilerini ölüme teslim etti. Ama bu korkunç sona varmadan önce yaşananlar çok daha acı, çok daha tüyler ürpertici ve insanlık dışı… Akademisyen, gazeteci-yazar Halit Kakınç, “Struma” dramını belgesel roman olarak kaleme aldı. Kakınç, kitabın Türkiye’deki konuşmama, yazmama, tartışmama alışkanlığının değişmesini, boş levhanın (tabula rasa) doldurulmasını amaçladığını belirtiyor. Struma ile ilgili ayrıntıları Kakınç’tan dinleyelim…

Söyleşi: ELİF ŞAHİN HAMİDİ

Elif Şahin Hamidi: Bu belgesel roman, yoğun bir araştırma, çalışma süreci sonunda ortaya çıkmış. Belgesel olmasının gereği olarak… Kaynaklara ulaşmak konusunda sıkıntı yaşadınız mı? Yabancı kaynaklarda -Struma’nın sonunu hazırlayan ülkelere ait kaynaklarda- objektif, nesnel bir bakış söz konusu mu? Sınırlı sayıdaki Türkçe kaynaklarda durum nedir?
Halit Kakınç: Ciddi sıkıntılar yaşadığımı altını önemle çizerek vurgulamam gerek. Bildiğiniz gibi belgesel çalışmalarda en önemli koşul, kaynakların bol ve sağlam olması. Struma olayında, yola çıkarken en büyük engel, kaynak azlığı ve kaynakların güvenilirliğinin tartışılır olmasıydı. Olayın çıkış noktası Romanya, bu konuda zaten her zaman yokluk içinde. Antonescu döneminde olup bitenler ile ilgili doğru dürüst bir belge yok. Çavuşescu rejiminde de en küçük bir gelişme meydana gelmemiş, hatta gerilemelerden söz edilebilir. Türkiye ise yakın dönemle ilgili bile olsa, belge açıklama konusunda gereğinden fazla duyarlı. Bir tür anlam veremediğim devekuşu mantığından bir türlü vazgeçemiyor. Nazi Almanyası’ndan kalan bilgiler paralelinde, antisemitist açıdan ortaya çıkan gelişmeleri izleyebiliyorsunuz. İngiltere ise bana göre her ne kadar bu işin en büyük sorumlusu olsa da, her şeye rağmen meclis zabıtları… Konsolosluk ve büyükelçiliğin yazışmaları elde. Günah çıkartmıyor ama belgelerin üstünü de örtmüyor. Sovyetler Birliği’nin belgeleri daha yeni yeni ortaya çıkıyor. Sözgelimi; yıllar yılı tartışılan “Alman denizaltısı mı, İngiliz denizaltısı mı, Türkler karadan mı batırdı?” tartışmaları, nihayet Sovyet denizaltısı belgesinin bulunması ile bir noktaya vardı. Objektif-nesnel bakış açısı bir noktaya kadar var diyebiliriz. En azından Türkiye’ye kıyasla daha samimi özeleştirilere girdiklerini de söylemek mümkün. Hâlihazırdaki Türkçe kaynaklar elbette pek yeterli değil. Bu konuda sadece Rifat Bali’ye özel bir yer ayırabiliriz. Rifat Bey son derece iyi bir araştırmacı. Olanaklar el verdiğince bilgileri toplamış. Üstüne üstlük cesur da bir insan. Doğru bildiğini, doğru gördüğünü aktarmaktan kaçınmamış. Geri kalanlar ya gereksiz bir tutum ile Türkiye’yi aklama çabası içerisinde ya da Struma olayı, başka amaçlar için yan malzeme olarak kullanılmış.

Elif Şahin Hamidi: Struma’nın hangi ülke tarafından batırıldığı yıllarca tartışıldı; Almanlar mı, İngilizler mi derken Stalin’in emri doğrultusunda Sovyetler tarafından batırıldığı henüz dört-beş yıl önce su yüzüne çıktı. Kitabınızda bunu da belgeleriyle ortaya koyuyorsunuz. Bunca yıl nasıl saklı kaldı bu bilgi, bu gerçek?
Halit Kakınç: Normal bir durum. Nazi Almanyası zaten soykırımın, bu büyük insanlık dramının merkezi. İngiltere’de, hani neredeyse Nazi Almanyası ile yarışacak kadar Yahudi aleyhtarlığı var. Geriye bir tek Sovyetler Birliği kalıyor. Eh, Almanlar’ı bozguna uğratan Sovyetlerin böyle bir sona imza atmış olabileceği pek akla gelmiyor. Sovyetler sonrasında son derece kaliteli Rus araştırmacılar çıktı. Fakat zorlukları var. Birincisi, araştıracak o kadar konu var ki, çoğuna bir türlü sıra gelmiyor. İkincisi, Batı dünyası ile hâlâ eşzamanlı hareket etmeye alışkın değiller. Stalin döneminde iki halkın -Troçki yüzünden Yahudiler’in, Sultangaliyev yüzünden de Türkîler’in- pasifiye edildikleri gerçeğine şu ana kadar başlı başına bir konu olarak doğru dürüst temas eden pek olmadı.

Elif Şahin Hamidi: Struma’dan, 19 yaşındaki David Stoliar ve geminin ikinci kaptanı Dikof bir tahta parçasına tutunarak kurtuluyor. Ancak Dikof daha fazla dayanamıyor ve soğuk sulara gömülüyor. O günün yaşayan tek tanığı David Stoliar bugün 89 yaşında, ABD’de yaşıyor. Ve Struma’da yaşadıklarını kitap haline getirdiğini biliyoruz. Bu kitabı hazırlarken Stoliar’a da ulaşmayı denediniz mi?
Halit Kakınç: Böyle bir kitap henüz ortada yok. Dahası, bildiğim kadarı ile David Stoliar bu konuda pek fazla konuşmayı da sevmiyor. Yıllar önce İshak Alaton’un misafiri olarak Türkiye’ye gelmiş, Şile’yi de ziyaret etmiş. O zaman da pek fazla konuşmamış. Kendisinden alınan son haberi biliyorsunuz; Milliyet Gazetesi’nden Gökhan Karakaş, Struma romanı ile ilgili olarak kendisi ile bir görüşme yapmış. Yayınlandı. Kitap için çok sevindiğini, sadece kapakta Adolf Hitler ile kendisinin fotoğraflarının yan yana konmasından üzüntü duyduğunu söylemiş. Ben kendisine ulaşmayı denemedim. Doğrusunu isterseniz böyle bir şeye pek niyet de etmedim. Romanın tamama yakınını yazarken, 19 yaşındaki gençlik fotoğrafını, nişanlısı İlse’nin fotoğraflarını hep masamda tuttum. Bu başka bir konu. O günkü gençlik imajları ile yetinmeyi tercih ettim. Çünkü bu noktanın altını önemle çizme ihtiyacı duyuyorum. Benim çalışmam, David’in ve İlse’nin öyküsü değildir. Benim iyi olması için elimden gelen gayreti gösterdiğim çalışmam, “Struma’nın öyküsü”dür.

Elif Şahin Hamidi: David’i kurtaran balıkçılardan biri, İsmet Ay’ın babası. Çocuk İsmet Ay da bu olaya şahit olmuş; tıpkı İshak Alaton gibi. Bir de bebek bekleyen ve kanaması olduğu için patlamadan önce hastaneye kaldırılan Medea var. Medea Segall ve İsmet Ay bugün hayatta değil. Henüz hayattalar iken bu konuya ilişkin hiç konuşmuşlar mı, bir bilgi/belge bırakmışlar mı acaba?
Halit Kakınç: Medea, öylesine büyük şok yaşamış ki, bilebildiğim kadarıyla bu konuya değinmekten yakın çevresi ile paylaştığı anılar dışında, özellikle kaçınmış. Ben merhum İsmet Ay’ı ilk kez 1970 yılında tanıdım. O zamanlar müzikle uğraşırdım. O da gazeteciydi. Popüler bir grubum vardı (Dönüşüm-Kiziroğlu Mustafa Bey). Bizimle birkaç röportaj yaptı. Hakkımızda güzel haberlere imza attı. Aramızda böyle bir konu hiç açılmadı. Çevreden de duymadım. Duysam da bir şey anlamazdım. 18 yaşındaydım. Struma nedir diye sorsanız, herhalde Uzay Yolu dizisindeki bir ‘uçan daire’nin adı olmalı diye cevap verirdim.

Elif Şahin Hamidi: İnsanlık dışı şartlarda gemiyi dolduran ve yaşam savaşı veren insanlar, gemide buldukları kırmızı boyalarla, çarşaflara “SOS” yazıları yazıyorlar ve hatta boya bitince bileklerini kesip kanlarıyla yazmaya devam ediyorlar. Struma’dan yükselen “Bizi Kurtarın” çığlıklarına tüm dünyanın, insanlığın ve elbette Ankara’nın sağır bir seyirci olarak kalması gerçekten çok acı ve inanılır gibi değil. Kitabın ardından Ankara’dan, devleti temsilcilerinden herhangi bir yorum, bir tepki, bir eleştiri geldi mi?
Halit Kakınç: Şu ana kadar kitap veya benimle ilgili olumlu ya da olumsuz herhangi tepki/yorum gelmedi. Gelebilir. Gelmeli de. Olumlu veya olumsuz, ilgi ifadesidir. Son derece sevinirim.

Elif Şahin Hamidi: Savaş sırasında 769 Yahudi’nin; dahası 769 insanın/canın ölüme terk edilmesinde birçok ülkenin rolü/payı var. Herkes kör, sağır, dilsiz olmuş. Hele o günün medyası… Medya gerçekten görevini yapsa, faşizan bir tavır sergilemese olaylar başka türlü gelişebilir miydi acaba diye de düşünmeden edemiyor insan. O ortamda gücünün yetmeyeceğini kestirebilsek de… Dönemin medyasına bakalım mı biraz da?
Halit Kakınç: Elbette gelişebilirdi… Tek kurban, tabii ki Struma’nın yolcuları değil… Kaçış yollarında can veren daha yüzlerce insan var. Fakat şöyle düşünmek mümkün: Bu insanlar, aman bizi alın da İstanbul’u mekân tutalım, Türkiye’ye yerleşelim filan demiyorlardı ki… Tek istekleri karaya adım atıp, kara yolundan Filistin’e gidebilmekti… Size ne ki?.. Bırakın adamlar istedikleri yere gitsinler. Yollarda can vermişler vermemişler, siz ille de sıyrılacaksınız bu işten, sorumluluğu bu şekilde üzerinizden atmış olursunuz. Kraldan çok kralcı olmanızın ne anlamı var… Olay çok basit, çok net. O dönemde Türkiye’nin üzerinde İngiliz politikası baskın. Üstüne üstlük bir de Nazi Almanyası’ndan korku var. O günün medyası, çok üzülerek söylüyorum, tam anlamıyla utanç verici… Kişiliksizliğin simgesi. Cumhuriyet Gazetesi de, ne acıdır ki o günlerde kelimenin tam anlamıyla faşist… Nazizan… Nazi Almanyası yanlısı. Yahudi aleyhtarı yayınlar, Hitler’e yağ çekmeler… Korkunç. İğrenç. Bir tek Cumhuriyet mi? Bir sürü Nazi sempatizanı, Yahudi düşmanı dergi yayınlanıyor… Gamalı haç taklidi Gamalı aylar gırla… Burada benim anlayamadığım bir şey var. Cumhuriyet yıllar yılı ilerici yayınlar yapmış, rejimle özdeşleşmiş çok önemli bir gazete. Nice önemli isimler yetiştirmiş. Şimdi de içinde pırıl pırıl birçok isim barındırıyor. Olan olmuş, biten bitmiş. Ben, özür dileyerek bir benzetme yapmak istiyorum, kedi şeyini örtermiş gibi bir dönemin yanlışına neden sahip çıkılıyor, doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum. O dönem kariyerimizdeki kara bir sayfadır densin, olay kapansın. Yakın tarihimizde o kadar çok kara sayfa var ki, örnek olsunlar.

Elif Şahin Hamidi: Resmi tarihin ötesini görebilmek, geçmişle yüzleşmek ve hesaplaşmak artık şart. Ve bu noktada edebiyat büyük önem taşıyor. Edebiyatın gayrıresmi tarih yazma işlevini göz önüne alırsak son yıllarda bu bağlamda kayda değer yapıtlar ortaya konduğunu görüyoruz. Ama bu bir kat daha zor bir iş, daha ağır bir sorumluluk değil mi? Bedeli ağır olabiliyor; her türlü yaftalanmaya hazır olması gerekiyor yazarın! Kitabın ardından sizin için de birçok yaftalama yapıldı/yapılacak. Bu konuda konuşabilir miyiz?
Halit Kakınç: Bu son derece ciddi bir sorumluluk. Yaftalamak, ne yazık ki Türkiye ortamında sıradan bir iş haline geldi. Benim için de yapılmaya başlandı doğal olarak. Eminim, daha da yapılacak. Beklediğim şeylerdi, aynen bire bir gerçekleşiyor. Genelde ilk soru şöyle başlıyor: Yahudi misiniz? Cevap hayır olunca, şöyle akıyor sorular ve cevaplar: Eşiniz Yahudi mi? Hayır./Yahudi akrabanız var mı? Hayır./Ticaret yapıyor musunuz? Eğer yapıyorsanız ithalat ve ihracat alanlarında İsrail ile bir bağlantınız var mı? Hayır./İzmirlisiniz. Köken Selanik mi? Ona da hayır./İshak Alaton sponsorunuz mu? Hayır. İlgisi yok. Sadece ricam üzerine bir önsöz yazdı.

Elif Şahin Hamidi: Struma’nın filmi hatta belgeseli yapılmalı bence. Yahudilerin çektiği acıları aktaran pek çok film, belgesel yapıldı ancak Struma’ya el atan olmadı şimdiye kadar. Bunun gerçekleşmesi mümkün mü? Engel çıkarmak isteyenler olabilir mi?
Halit Kakınç: Böyle bir şeyin gerçekleşmesi en büyük hayalim. Sanırım gerçekleşecek gibi de gözüküyor. Çünkü sosyal ‘Tabula Rasa”ya son derece ciddi bir fırça Struma. İzin verirseniz, olayı şöyle toparlayayım, özetleyeyim. Struma’yı -bu belgesel romanı- yazma amacım neydi? Bana mı düşerdi? Düşmeliydi… Biri genel, diğeri özel iki amacım vardı bu çalışmada. Geneli, içinde yaşadığımız toplumun kronikleşmiş tavrı ile ilgili. Malum, ‘tabula rasa’, boş levha demek. Bir yaklaşıma göre, insanoğlu böyle bomboş doğar, yaşadıkları ile birlikte levha şu veya bu şekilde dolar. Bu işin bireysel tarafıdır. Toplumlar da aynen bireyler gibi yatay ve dikey ilişkileriyle tarih içinde bu levhanın sosyal içeriğini oluştururlar. Türkiye’deki alışkanlık ise konuşmama, yazmama, tartışmama üzerine kuruludur. Levhanın boş kalması yeğlenir. Elimden geldiğince, ben bu genelde boş kalması tercih edilen sosyal levhanın küçücük bir bölümünün de olsa doldurulmasına katkıda bulunmak istedim. Bireysel açıdan böylesine kayda değer bir konudaki suskunluktan rahatsız oldum. Baktım gördüm ki Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri, geleneksel suskunluk politikasını bozmuyor… Musevi Cemaati de, kaçma-karışma-çalış alışkanlığını aşmamaya özen gösteriyor. Sonunda iş başa düştü. 769 insanın yaşadığı dramla birlikte 1941-1942 Türkiyesi’nin de öyküsüdür Struma bir bakıma. Tarafsız, objektif ve tamamen gerçeklerden esinlenerek yazılmıştır. Yakın gelecekte sosyal ‘tabula rasa’mızın övünülecek ve güvenilecek bir zenginliğe kavuşması dileğiyle ortaya çıktı bu çalışma. Struma’nın filminin mutlaka çekileceğine inanıyorum. Bu konuda bazı temaslar bile başladı. Tabiatıyla, pahalı bir yapım olur. Belki bizim filmciler altından kalkmakta zorlanabilirler. En doğrusu Hollywood’un el atması olur. Belki bir ortak yapım şeklinde gerçekleşebilir. Ben, bir Titanik’ten daha çok ses getirebileceğini düşünüyorum. Bir tek Türkiye’de değil, bütün dünyada olumlu akan şeylere engel çıkartmak isteyenler daima olmuştur. Olmaktadır. Olacaktır da. Bu tür projelerin tabiatındandır. Bence olmalıdır da, nasılsa engeller kâğıt üzerinde kalır. Her şey olacağına varır.

Elif Şahin Hamidi: İshak Alaton, bir söyleşisinde Struma’nın enkazına ait parçalara ulaşıldığını belirtiyor. Bu konuda bugün neler yapılıyor ya da yapılmalı?
Halit Kakınç: Benim bildiğim kadarıyla batık olduğu tahmin edilen dipteki bir karaltı görüntülendi. Şile kıyılarında sık sık enkaz parçaları bulunuyor bulunmasına da, kim bilir hangi gemiye aitler… Onlarca yıl içerisinde bu kıyıda onlarca gemi battı, parçalandı. Kim bilir hangisi Struma’ya ait. Oysa bugünkü teknoloji ile bu işler artık çok kolay, çok basit… Eski günlere göre çok daha da ucuza mal oluyor. Finanse eden birileri çıkarsa, Struma’nın enkazı, anında su yüzüne alınabilir. Dilerim o günü de görürüz.

NOT: Bu söyleşi, Mart 2012 sayısında Remzi Kitap Gazetesi’nde yayımlandı.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro