Hasan Hüseyin Gündüzalp’in şiir etkinliği

Hasan Hüseyin Gündüzalp16 Şubat 2015’te Adana’da geçirdikleri trafik kazasında ölen şairler Hasan Hüseyin Gündüzalp ve Bülent Gökgöl, Çukurova Kitap Fuarı’nda ve Adana Eğitim Sen Şubesi’nce düzenlenen etkinliklerle anılmışlardı. En verimli dönemlerinde ve Tersakan Sanat dergisini çıkarma hazırlığındayken ölümleri, yakınları ve dostları kadar edebiyat dünyasını da üzmüştü. Yakınları ve sanat dostları, onlara vefalı olduklarını göstermişlerdi.

11 Haziran 2016’da sanat dostları, beş ilde bir araya gelerek “Hasan Hüseyin Gündüzalp’in Şiiri” başlıklı etkinlik düzenlediler. Adana, Ankara, İstanbul, Samsun ve Van illerinde yapılan etkinliklerde şairin yaşamı belgesel olarak gösterildi. Şiirleri okundu, okuma tiyatrosu olarak canlandırıldı. Şiir sanatı, öykü ve romanları üzerine konuşmalar yapıldı. Anıları dile getirildikten sonra müzik dinletileriyle program sonlandırıldı.
Ankara’daki etkinlik Ekinsanat’ta gerçekleştirildi. Müslüm Kabadayı, Ayşe Kaygusuz ve Sinan Altun’un sunum ve konuşmalar yaptıkları etkinliğe, Deniz Şahinoğlu’nun bağlaması eşliğinde İlayda Aydoğdu okuduğu türkülerle renk kattı.
Etkinliğin sunum metni ve yapılan konuşmaların metinleri aşağıdadır. Bunlardan yararlanarak haberleştirmenizi diler saygılar sunarız.

SUNUM METNİDİR. (ANKARA, 11 HAZİRAN 2016)

Ayşe Kaygusuz:

“Kendi kendine de kırılır dal, haddinden fazla çiçek açmışsa…
Kendi kendine de kırılır dal, açtığı bütün çiçekler meyveye durmuşsa…
Kendi kendine de kırılır dal, kuruyalı yıllar olmuşsa…
Kendi kendine de kül olur dal, düştüğü yerde kalmışsa…
Kendi kendine de yeşerir dal, bir yanı Su’da kalmışsa…”

Şiir dili her daim suda kaldığı için şiir severlerin ve dostlarının yüreklerinde yeşermeye devam eden sevgili Hasan Hüseyin Gündüzalp’in sanatı etkinliğimize hoş geldiniz, onur verdiniz.

Müslüm Kabadayı:

“Türlü halleri var döllenmenin… insanlar ve hayvanların döllenişi pek benzemez ağaçlarınkine… ağaçların tozlanma ile döllenmesi ve insan arasında ancak imgesel bir ilişki kurulabilir ki o da sanat ve edebiyatın işi…. Düşünce düşünceyi rüzgar kanatlı atlılarıyla uçarak döller… ve her ağacın dölü her ağaçta tutmaz…
Söz uçar yazı kalır derler… söz oğul verir öğüt olur,sevgi olur, öfke olur, küfür olur, türkü olur, ağıt olur, destan olur, yazı olur, şiir olur, masal olur, roman olur… söz var uçar kulaktan içeri kayar… söz var uçar yazıya konar gözden içeri akar… söz var yalnız gözle konuşur, anlayan anlar… söz var, söz var!… bakan göz var, gören göz var!…
Sözün uçamadığı yerde yazı uçar… bu nedenle işte kitaplar, dergiler , gazeteler… böyle böyle döller, döllenir varlığıyla övündüğümüz, bi türlü tutamadığımız ya da tutunca söze, saza, yazıya, resme kondurduğumuz düşünce…
Allı pullu, güllü dikenli meyvelere durur döllenmiş düşencelerimiz… ağaç nasıl yer kendi meyvesini…?… üzümü asmasında kuruyan, şarapsız kalmayı ne bilir, diyor genç bi şair…
Sözü dilinde kuruyan nerden bilsin uçmayı, yazıya konmayı…
Her türlüsü uçar da sanatın, uçmaz düşüncenin her türlüsü… konar bi dile öt ha baba öt…uyur düş görür, uyanır ezber yorum… dikeni görse gül olur, pamuğu görse taş… doğar, büyür ve ölür… yaşar da doğanın her türlü diyalektiğini, yaşamaz, yaşayamaz ya da yaşatmazlar uçan kuşun diyalektiğini…
Sudan geç, buhardan geç, sisten geç, pustan geç, kırağıdan geç, yağmurdan geç, doludan geç, buzdan geç…
Kar da suyun hallerinden biri değil mi?…!
Dağdan geç, kayadan geç, çakıldan geç, kumdan geç, topraktan geç…
Toz da taşın hallerinden biri değil mi…!…?
Gelin hep birlikte çekelim toz olmak fiilinin her halini…
Bakalım Toz olmanın ne halleri var…
İyisi mi toz olalım, tozlanalım… rüzgar bizden esmese de olur, dallarımıza sözden, yazıdan, resimden, kitaptan, dergiden, gasteden kuşlar konsun / kalksın yeter…”
diyen Hasan Hüseyin Gündüzalp’in 51 yıllık hallerinden kesitler izleyerek başlıyoruz programımıza.

Ayşe Kaygusuz: Damar damar yerden aşkın hasını, devinen ve geleceğe deviren şiirle dilin pasını çıkarmaya kendini adamış Hasan Hüseyin Gündüzalp, Cec Ettim Hasretini kitabında şöyle diyor:

“Oy!
Çukurova’da gün batımına benzer yanaklım,
Bir sana bir de güzde çiçek açanlara takılıp kaldı aklım…”

Çiçek Gazellerinde de şöyle diyor:

“Son eşkıyasıydım aşk dağının… yazına inerdim de geceleyin, bana gittiğini, söylerdi gülden geriye kalanlar…diken diken aşk açılı beklemeyi yeğlerdim eşiğinde, bilmeden hangi kolumdan ineceğini… olasılıksız katranlar okşuyor şimdi, rüzgara kimlik değiştirten saçlarını…”

Onun şiir sanatı üzerine, eskimeyen dostu Müslüm Kabadayı’nın görüş ve düşüncelerini dinliyoruz şimdi…

Ayşe Kaygusuz: Çukurova’nın şiir atıyla geleceğe ok atan şairimizin şiir sanatını özlü biçimde değerlendiren Müslüm Kabadayı’ya teşekkür ediyoruz.

“yazının oğlu…. bırakma kendini… bağırıyorum sana toroslardan… ‘yaşaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaar!’ salma kendini o adressizliğe… uyu tamam…ama nolur uyan…bak şimdiden ‘kör ölür badem gözlü olur’ oldurdular seni…uyan, seni okuyorum bak turaçların dilinden…kekiklerin kokusundan… savrunun, ceyhanın kıyısından…anavarza’nın harabesinden….ince memedin son mermisinden…uyan…üzme karacoğlanı…yekindirme dadaloğlunu…nolur uyan…hani vardı ya yazmadığın o roman…”
diyen Hasan Hüseyin Gündüzalp’in “geleceğe yazılmış şiir” dediği Yuğ romanı üzerine duygu ve düşüncelerini dinlemek üzere, şairin dostlarından Sinan Altun’u huzurlarınıza davet ediyorum.

Müslüm Kabadayı: Sinan Altun arkadaşımıza çok teşekkür ediyoruz bu farklı yorumları ve değerlendirmeleri için.

“umut efendi, söyle hayat ablana, de: bizden çok yaşlanmış onlar… dün Adem’i görmüşler, sırtında aşka yetiştirmeye çalışıyormuş Havva’yı…bizi sormuş ikisi…”hala cennete dönmedi mi dünya” demişler…vermemiş yüzlerini kapatmaya, yaprağını incirler…(…) suyun su olduğu yere gözlerinden kana kana giderdik…döndüğümüzde gözü sulu derlerdi…terimiz gözümüzden akar, bilmezlerdi…burnumuzu yaylaya çeke çeke gülerdik…akarsa kolumuzla silerdik…”
diyen Hasan Hüseyin Gündüzalp’in romanında olduğu gibi öykü ve denemelerinde de şiir hep yol arkadaşıdır. Onun Dul Avratlar Köyü kitabından hareketle öyküleri üzerine konuşacak olan Ayşe Kaygusuz arkadaşımıza kulak veriyoruz şimdi de.

Müslüm Kabadayı: Bu güzel yorum ve değerlendirmeleri için Ayşe Kaygusuz arkadaşımıza çok teşekkür ediyoruz.

Biraz soluklanmak içi Hasan Hüseyin Gündüzalp dostumuzun da çok sevdiği türküleri seslendirecek olan İlayda Aydoğdu ve bağlamasıyla ona eşlik edecek olan Deniz Şahinoğlu arkadaşlarımızı davet ediyoruz.

Ayşe Kaygusuz: Bu güzel türküler için …………………………. Arkadaşımıza çok teşekkür ediyoruz. Sesine ve yüreğine sağlık diliyoruz.

“Bir ayağımız köyde bir ayağımız şehirdeydi. Köye gittiğimiz de şehirli, şehre gittiğimiz de köylüydük oraların yerleşiklerine göre. Köyümüz dağların arasında bir varsak köyü. Her evin bir alisi, hasanı, hüseyini, ayşesi, sakinesi mutlaka var ama alevi değiller her nasılsa…!
Ana, dedim; beni hangi ayda doğurdun?
Ne bilim, dedi; engin ekini biçiliyordu…
Evimiz, taş duvarlı, mertek tavanlı ahırdan bozma koca bi oda… anam orda doğurmuş yedincisi olan beni.
Babam yedi yaşındayken üç yaşındaki erkek kardeşiyle yapayalnız kalıvermiş. Önce ermenilerin türkleri ve kürtleri katlettiği sonra da türklerin ve kürtlerin ermenileri doğradığı adına “kaç kaç” denilen yıllarmış…ardıç cüleği yiyerek aylarca dağlarda yaşamış kaçabilenler…
babam serpilmiş… “bu çocuğu evlendirelim” demişler… kendisine abi demeden konuşmayan, köyün güzel ve yiğit kızlarından biri yemeklerini getirir çamaşırlarını yıkarmış iki kardeşin. Onu görmeyip, aşağı köyden, düğünsüz derneksiz bi kızı alıp gelmişler. Hemen bi çocuğu olmuş babamın Allah’ın verdiği… derken ikincisine hamile kalmış karısı. Derken askere çağırmışlar babamı. Gitmiş, orda okuma yazma öğrenmiş…dört yıl sonra gelmiş; ne karısı var ne de çocukları. Sırayla öldüler, demişler. Kardeşini sormuş, askerde demişler; işte bu karısı bu da oğlu.
Kaçakçı diye bi adam gelir gidermiş köye. Katırının üstüne, kadınların hoşuna gidecek ne varsa onları yükler köy köy dolaşırmış. Bi de gramofonu varmış. Onu açtı mı kadınlar kızlar başına toplanırmış. Hemen her köyden beğendiği kadınları şehre götürür kendine avrat edermiş…bi sabah uyanmış, bakmış kardeşinin karısı yok… küçücük bi oğlanla kalakalmış babam…
evlendirelim bunu demişler. Kendisine abi demeden konuşmayan o kızla evlendirmişler. Devlet okuma yazma bilenleri memuriyete alıyormuş. Hemen ormancı yapmışlar babamı. Anam arka arkaya gebe kalıyor Allah durmadan çocuk veriyormuş. İlk doğanlar arka arkaya ölüvermişler…dokuz tane daha verivermiş Allah!… yeter, dememiş anam Allah’a.
Namuslu adammış babam…namı yürümüş ormancılıkta. Köylüler zar ağlarmış elinden. Devlet, demiş; gel şehirde tahsildar ol. Olmuş. Koca kozanın bütün elektrik ve su paraları evimizde toplanır olmuş. Ne bi lokantada yemek yediğini ne de bi kahvanede çay içtiğini gören olmamış. Ne tarlası olmuş ova da ne de konağı. İki göz bi ev, dokuz baş horanta…
Haçin suyunun en büyük balığını tuttum… altı yaşında bi çocuktum. Yanağımı okşayan ellerin tokat da olabileceğini, balıkçıların elbiselerini suya verince öğrendim.”
diye devam eder Hasan Hüseyin Gündüzalp yaşam öyküsüne… Etkinliğimizin son bölümünde şair-yazar dostumuzla ilgili anılarını bizimle paylaşmak isteyenlere sözü veriyoruz. Buyrun arkadaşlar…

ŞİİR DAĞININ EŞKIYASI: HASAN HÜSEYİN GÜNDÜZALP – Müslüm Kabadayı

Karacaoğlan diliyle büyüyen, Çukurova biteğinden yüreklerimize şiir okunu atan Hasan Hüseyin Gündüzalp, neden şiir dağının eşkıyasıdır? Çünkü o, “yazının oğlu” olarak sözü, yaşam gergefinde işleyip şiirin sınır tanımazlığının ucunda koşan bir “eşkıya”dır. “Yazının oğlu” olarak o, aynı coğrafyadan beslendiği Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nun şiirleriyle yeni kuşaklar için sağladıkları uyanıklığa, her dem şiiri özgürleştirmek için yazma sevdasına su taşır.
“Üstü kalsın” demek için vakit çok erkenken dağdaşı, bir başka “Tersakan Toros”lu Bülent Gökgöl’le aramızdan ayrılıp yüreğimizi kanatan Hasan Hüseyin’lere, Karacaoğlan soyundan dostları olan şair-yazar Ali Ozanemre, “Kozan’ın İki Oğlu” ağıtını yakar. Böylece 16 Şubat 2015, Tersakanların ölüme uçtukları gün olarak tarihe geçer.
“Birlikte gittiniz önden
Avdan gelsin Kozanoğlu Samur Ağa yurduna
Yorgun Gürleşen’de dağ başı bellerine
Yürek çeperine yazılacak nice şiirler vardı
Kalsın feleğin kuyusunda kör gözüm dillerine

Yiğit ölür sayfalarda sesi kalır susuz uykusuz
Çoğu tutmuş deniyor diktiğimiz cevizler
Özlemi ağlarmış kardeş ellere
Aşk dediğin ne ki ölümden beri Bülent
Öleni bulurmuş ölüm/yaşamak bu yanda acı
Çiçeğe sıvandı Çukur’da turunç/ vur sazın tellerine

Her yanı su’da kalan dal’a “de get lan” dedi biriniz
Biriniz çocuklara bıraktı “aşktan alınacak öcü”
Haydin gidiyoruz mor dağların bozaran sularına
Görelim almış mı aşktan öcü çocuklar
Bakalım bebelerin ipekli ellerine
Haydin Kozan’dan öteye Gavurdağı’na
Düldül’ün duldasına Kozan yerine
Ki belki davuşlarını duyarız da gönül suyu sunarız
Erken duran ellerine,
er susan dillerine,
tez solan güllerine”

Evet, “er susan dil”iyle yaşasaydı şiir başta olmak üzere edebiyatımıza insanın hallerine dair yeni felsefi boyutlar kazandıracak bir yolculuğa çıktığını bildiğimiz Hasan Hüseyin Gündüzalp’in şiirine dair saatlerce konuşabilir, kitaplarca yazabiliriz. Burada, yüreğimize imge çentiklerinden bazıları atmakla yetineceğiz.

Şiir eskiyeni yıktığı anda yeniden kurmaya başlayandır. Aynı zamanda “şiirin uçbeyi” olan Hasan Hüseyin Gündüzalp, şiirle aşkın yıkma ve kurma uçbeyliğinde ortaklaştıklarını şöyle dile getirir: “daha nice şehirler var şiirlerle yakılacak… aşklarla yıkılacak… o yanık ve yıkık şehirlerin altında yalnızca çocuklar kalacak; bizi sütten kestiniz bari aşktan kesmeyin, diye ağlayacak…yeter ki sen aşk sağ haydar, şu karanlığın üstüne… bütün yıkık şehirler, şiirlerin eteklerinde yeniden kurulacak…”

Hasan Hüseyin Gündüzalp’in “uçlu şiir”inin güzel örneklerinden biri şöyledir:

KENDİ KENDİNE DE KIRILIR DAL

Kendi kendine de kırılır dal, haddinden fazla çiçek açmışsa…
Kendi kendine de kırılır dal, açtığı bütün çiçekler meyveye durmuşsa…
Kendi kendine de kırılır dal, kuruyalı yıllar olmuşsa…
Kendi kendine de kül olur dal, düştüğü yerde kalmışsa…
Kendi kendine de yeşerir dal, bir yanı Su’da kalmışsa…

Bu şiirin yazılış biçimiyle ilgili bir not düşmek isterim. Sevgili Hasan Hüseyin, değerlendirmem için yukarıdaki biçimiyle bana göndermişti. Yerinde bulduğumu söylemiştim kendisine. Öldükten sonra Destek Yayınevi’nden çıkan “Anne Babam Hiç Dudağından Öptü mü Seni” başlıklı kitapta biçim değiştirilmişti. Yayınevine sorduğumda “Kendisinin gönderdiği dosya da bizim yayınladığımız gibiydi,” dediler.

Ona, “şiirin uçbeyi” dememin bir nedeni de, geleneği özümleyerek aşan ve yeni öz-biçim diyalektiğini uçlarda kuran bir şair olmasıdır. Yukarıdaki şiir, tekrir ile başlayan dizelerin, neden-sonuç ilişkisiyle uca doğru sivrilmesinin biçimsel göstergesidir aynı zamanda. “Su” sözcüğünün kesme işaretiyle vurgulanması da “can”ın devinimi içindir.

Hasan Hüseyin Gündüzalp’in ilk şiir kitabı “Cec Ettim Hasretini”nin arka kapağındaki yazıda, onun şiir serüvenin, sanat anlayışının ve izleğinin değerlendirmesi şöyle yapılmaktadır: “Şairin şiir serüveni lise yıllarında başlar, ama hep kendine saklar bunları ve hiçbir yerde yayınlatmaz. Üniversite sancılı bir dönem; ‘Eylül vurgunu’ gençliğin boşluğundadır o da. Var olmanın inancıyla ‘Şiirsel başkaldırı’ şiir işçiliğiyle birlikte başlar. Ayakları yere sağlam basmasına karşın, yer yer düşsel anlatımlarla ve yöre dili kullanılarak Anadolu’ya yolculuk yapılır. İzleği sevgi, doğa ve insan olan dizeler, şairin iç dünyasıyla koşut olarak sürprizlerle sürüp gitmektedir…”
Bu özlü değerlendirmeye sonraki şiir, öykü, roman ve denemeleri de dikkate alındığında Hasan Hüseyin Gündüzalp’in yaşam ve ölüm diyalektiği üzerine kanat çırptığı, özgürleşmenin temel dinamikleri ve çelişkilerine dair felsefi aç(t)ılımlar yaptığı eklenebilir. Bunu yaparken de doğa ve toplumsal yaşamdaki zıtlıkların söz varlığımıza yansıma biçimlerinden ustaca yararlandığı görülmektedir. “Cec Ettim Hasretini” kitabından iki şiirden örnek vererek bunu somutlamak isterim.
“Bir yanımdan dağlar çeker
Sen çekersin bir yanımdan
Dağların türküsünü söyler asiliğim,
Sakinliğim olmaz olasıca sakinliğim
Düşmüş senin yangınına…”

“İçmişim köpekler gibi
Değirmen taşı başıma lanet
Sevmişim insanlar gibi
Harman yeri yüreğime bereket
Cec ettim hasretini”

Birinci şiirde “asilik-sakinlik” çatışması, sevgi yangınında erir. İkinci şiirdeyse “harman yerindeki bereket” yürekle, “değirmen taşındaki lanet” ise “baş”la bağdaştırılarak sanatsal çağrışım zenginleştirilmiştir.

Aynı kitapta yer alan “Ölümün Hoş Gelişi” adlı şiirde de zıtların çatışmalı birliği şöyle dile gelmektedir: “Gürül, gürül yaşamak ırmak gibi / akıp gitmek zamanda/ içmek acıları sevinçleri/ tütün gibi…” Bu dizelerde, şairin temel özelliklerinden biri olan “deli akıl”ın coşkunluğu da sezilir.
Hasan Hüseyin Gündüzalp, Toroslar’ın Gürleşen’iyle başlayan doğadan beslenme yolculuğunu, birikimi yoğunlaştıkça yaşam dinamikleri içinde insanın hallerini sorgulayarak sanata yedirir. Diğer deyişle sanat, yaşamı, dolayısıyla insanı sorgulayarak anlatmanın ince ayarıdır onun için. İkinci şiir kitabı “Ki Belki”de yer alan “Ki belki bütün yapraklar dallarına ihanet etmiştir / bırakıp dallarını rüzgarla sevişmiştir…” dizeleri, bunun etkileyici örneklerindendir.
Onun şiirinde halk edebiyatından, gelenekten yararlanma, şaşırtarak dönüştürmenin bir aracıdır. O; atasözlerini, deyimleri, folklorik öğeleri dolgu amaçlı ve durağan biçimde kullanmaz. “Haydar” bunun çarpıcı örneklerindendir.
“inanma haydar…
yerin kulağı yok…ağzı var…
yerme yersiz olanı,
yok deme varını ver,
yer adamı yer….”

Bu şiirde deyimler, zıt anlamlı sözcüklerle (var-yok) bozularak şaşırtma yoluyla derin düşünme atmosferi yaratılırken, “yer” sözcüğünün üç farklı anlamıyla insanın kendini sorgulama süreci başlatılır. Zıtlıkların çatışmalı birlikteliğinin hangi sentezler oluşturduğuna işaret eden bir başka örnek de “Ki Belki”de şöyle yer alır:
“ağırlaşmak uğruna kaybettik / çocuk denen kuşu… / yüzümde bir çocuk / ki ben olgunlaşmam / hep böyle ekşi / hep böyle ham…/ biliyorum bundandır / her ısırılıştan sonra / tuza ya da şekere banılmam…” dizelerinde, hem tezat sanatı hem de tenasüp bağlamında sözcükler seçilmiştir. Böylece çocukluğun “hesapsız dünyası”na ve sürekli özgürlük ateşiyle tutuşmasına şiir çubuğu bükülmüştür.
Hasan Hüseyin Gündüzalp’in Karacaoğlan söyleyişiyle esinlediği “direni de deli gönül direni / aşk için ölenler çalacak sireni…” aşk-ölüm diyalektiğine işaret eder. Onun, Karacaoğlan söyleyişiyle başladığı bölümcelerden biri de şöyle: “hiçine de deli gönül hiçine / bakalım hangi halat çekecek beni / hayat dediğinizin içine… / şekersiz bir kahve lütfen…” Şairin, gelenekten yararlandığı gibi son dizedeki şaşırtmacasıyla sokağın diline de yaslandığını görüyoruz.
HES’ler delik deşik etmeden, maden talancıları tarafından siyanürlenmeden önce dağlar, özgürlük savaşçılarının ve âşıkların mekanıydı. Ülkemizde dağlar ve oralarda yaşayan insanlar da bozuma uğratıldı. Kentlerse, kaldırımlarını da piyasanın işgal ettiği kuşatılmış yaşam merkezleri artık… Hasan Hüseyin Gündüzalp’te bu olgu “ölgü”ye dönüşerek şiirleşir: “Ki belki / olmasaydı gözlerin kalakalırdım / kör topal kalabalıklarda… / ki hüznü en çok dağlar besler bilirdim / inadına köylüyken kaldırımlara yenildim…”
“Ki belki / aşkları ancak çocuklar yaratabilir…” diyen Hasan Hüseyin Gündüzalp, canlının yaşamı sudan öğrenme serüveniyle “aşk”ın çocuk yaratıcılığıyla ilişkisine dikkat çeker yapıtlarında. Şöyle:
“insan içindeki boşluğu neyle doldurur?” dedi içimdeki okuma yazma bilmez bilge…
dedim: aşktan gayrı ne ne var ki…
yanağımdan bir makas alıverdi…gidiverdi…”

“Yanağından makas alınan” çocuktan başkası olabilir mi en içten biçimiyle… Şair, aşk-çocuk bağdaştırmasından başka “aşk-eşkıya” bağdaştırmasını da “Çiçek Gazelleri”nde şöyle yapar: “Son eşkıyasıydım aşk dağının… yazına inerdim de geceleyin, bana gittiğini, söylerdi gülden geriye kalanlar…diken diken aşk açılı beklemeyi yeğlerdim eşiğinde, bilmeden hangi kolumdan ineceğini… olasılıksız katranlar okşuyor şimdi, rüzgâra kimlik değiştirten saçlarını…”

Hasan Hüseyin Gündüzalp, şiirde tiyatral unsurları da kullanır. Repliklerle insan-insan, insan-doğa ilişkisini imgesel bir dille dizelere döker. Bunun ilginç örneklerinden biri olan “Kelebek ve Zaman şiirinden bir bölüm şöyle:
“kelebek ölülerine evriliyordu mevsim…
yedi mezarlık sonra kendine geldi adam…
hiç bir şeyden korkmuyorum, dedi kadın…
adam, bense senden…
koşarak sarıldı adama…
adam kolları açık adaya bakıyordu…
sektirilecek taşlar topluyordu deniz…

baskın sesleri susarak konuşuyordu kadın…
adam, anladığını sanıyordu kadının…
su, sessizini almış arkasına akmadan gidiyordu…”

“Su” sözcüğünün, onun sanatının anahtar sözcüklerden biri olduğunu daha önce vurgulamıştım. Yukarıdaki şiirin son dizesindeki “su”yla ilgili çağrışım zenginliğini, aşağıdaki örnekte çok katmanlı olarak görmekteyiz: “suyun su olduğu yere gözlerinden kana kana giderdik…döndüğümüzde gözü sulu derlerdi…terimiz gözümüzden akar, bilmezlerdi…burnumuzu yaylaya çeke çeke gülerdik…akarsa kolumuzla silerdik…”
“Herkesin güçlü olmak oltasına takıldığı / bu takanak çağda / ben oltamı boş attım / öylece beklemekteyim…” diyen Gündüzalp, güce tapanların çoğaldığı günümüzü “takanak çağ” olarak betimlemektedir. Şiir yoluyla dilimize yeni bir söz de kazandırmıştır şair. “Sevmiyorum dışrak dışrak içmeyi” dizesindeki ikileme, “kirlerim şakıldak bağlayacak” dizesindeki “şakıldak” sözcüğü gibi sözcükleri de şiir dilimize kazandırmıştır.
16 Şubat 2015’te pratik zamanın aramızdan aldığı Hasan Hüseyin Gündüzalp, yapıtlarıyla teorik zamanda şiir var oldukça yaşayacak. 1995’te İnsancıl Dergisi’nin Adana ve Antakya Temsilciliklerini kurarken tanıştığımız ve 20 yıllık dostluğumuza halel getirmediğimiz şairin şu sözüyle bitireyim: “Selam olsun turna dilinden,”YILLAR DA GEÇSE DEMİNCEK…” duranlara… diyalektiği kıskandıran dostluklara…”

HASAN HÜSEYİN GÜNDÜZALP VE DUL AVRATLAR KÖYÜ – Ayşe Kaygusuz

Dul Avratlar Köyüİnsanlar hangi yaşta olursa olsun çocukluklarında aldıkları-yaşadıkları izleri taşırlar hayatları boyunca. Bunlar bazen bir hareketle-davranış biçimi-insan ilişkileri, bazen bir anımsamayla-bir anıyı özlemekle-özlemle, bazen de bir arzu-bir bağ, bahçe, köy, uzaklara gitme isteğiyle dışa vurur, belli eder kendini. Hepimizin çocukluğunun geçtiği bir köy, bir kasaba, bir mahalle vardır elbet. Kâh evlenip ayrılmışızdır oradan, kâh iş arayışı-geçim derdi ağır basınca terk etmişizdir doğduğumuz toprakları. Yine de mayalandığımız, kişiliğimizin oluştuğu bu yerlerin kokusu tütmüştür burnumuzda. Ve ilk fırsatta gidip görme isteği duyumsamışızdır. Vakti geldiğinde-şartları oluşturduğumuzda düşmüşüzdür yollarına. Gizli bir heyecanla yaptığımız yolculuğun sonunda, vardığımız köyümüz-mahallemiz bomboştur. Bazı evler yıkılmaya yüz tutmuş ya da yıkılmadıysa bile ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştür. Dayaklanıp orta bir yerde baka kalmışızdır bir yığın hayal kırıklığıyla. Belki de iyi ve olumlu şeylerde olmuştur o köyde- mahallede ama biz aradığımızı bulamamışızdır yinede. Bulmamız da mümkün değildir. Çünkü aradığımız çocukluğumuzdur!!
Yaşadıklarımız! Yaşamı-an’ı paylaştığımız insanlar yoktur!..
İşte Hasan Hüseyin Gündüzalp’in “Dul Avratlar Köyü Göçüp Giden Gürleşen” kitabı, öykülerinin toplamı da çocukluğunu- yaşadıklarını aramasıdır.
Ah be Hasan Hüseyin! Ah be arkadaşım… diyorum burnumun direği sızlaya sızlaya, şimdi bunları yazarken ve kalemi bırakıyorum elimden…

“Dul Avratlar Köyü” öykü kitabında H.H. Gündüzalp, “Önsüz Niyetine” diye giriş bölümünde kızı Ilgın’a “Su” adının nasıl verildiğini öyküleştirmiş. Öyle ki onlar ne kadar iyi ise bizler de o kadar iyi olduğumuz çocuklarımız. Çocuklarımız ki, Hasan Hüseyin s.23’de, “adı Ilgınsu; AŞK NE Kİ!” diye betimlediği, yaşam sevinci olarak gördüğü kızı için.
Ilgınsu’yun babasına sorduğu sorular ise hem baba kız ilişkisini hem de sorgulayan bir gençliğin yetişmekte olduğunu anlatmaktadır. Daha ilk öyküde başlayan ve birçok öyküde de adı geçen, avlusunda, kapı önünde dut ağacı, üzüm asması bulunan evlerde yaşamın sürdüğü-bu evlerde, avlularda canlılığın devam ettiğidir. Ayrıca köy özlemi doğa sevgisiyle bütünleşmiştir bu öykülerde. Bizim gibi insanlar yaz aylarında köye gitmeyi tatil ya da tatil deyince ilk aklımıza gelen köy olması, köyü duyumsamamız bir kültür müdür yoksa maddi imkânsızlıkların getirdiği bir durum mudur? Bu da ayrıca düşündürmektedir. Düşündürmektedir dediğim anda da s.11’de yazarın söylediği, “Gerçeğin anılar olduğunu anladığımda, dedim; İnsanı gerçek kılan anılarıdır. Acı… tatlı anıları…”, sözlerinde olduğu gibi kendi gerçeğimiz olduğu mudur? Diye sormadan edemiyor insan.
Hasan Hüseyin sadece köyü-köyünü anlatan öyküler yazmıyor. Dünü bu güne taşırken, bu günü de yarına taşıma çabası göstererek yaşadığı dönemin savaşını, politikasını, ekonomisini, insan ve toplum psikolojisini de tarihe not düşüyor.
“altı anarşist ölü olarak ele geçirildi…
giremezsiniz benim evime!
altıncı filo denize döküldü…
Allahınız giremez ulan!
Dün Türkiye genelinde 23 kişi silahlı çatışmalarda ve bombalı saldırılarda öldürüldü…
Ölsemde vermem oğlumu size…
Guatemala’da insanlar açlıktan ölüyor…
Ağzınız pabuç istiyor sizin… Alın size pabuç!
Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalandı. ..
Sakın ağlamayın!
Darağacında üç fidan!
Nurhak sana güneş doğmaz!
Oy dere kızıl dere!
Ceyarı kim vurdu?
Götüremezsiniz oğlumu!
Abimi koruyor anam…” s.18

“Bana ne ulan kim vurduysa vurdu
Benim ayağımda patik
Pantolonumda lastik” s.19
Bu ülkenin solcularının, sosyalistlerinin üstünde bir dozer gibi geçen ve adına insan avı diyebileceğimiz 12 Eylül darbesinde arkadaşlarının tutuklamasına üzülür ve söyle der;
“Dayaklar yiye yiye kurtuldum, ölen, hapse giden arkadaşlarımın arasından; hala üzülürüm neden beni de içeri almadılar diye 12 Eylül’de…” s.20
Hasan Hüseyin, yalın ve olabildiğince doğal yöresel bir dil ile anlattığı öykülerinde gördüm ki Türkiye’nin en güneyi olan Adana’da kullanılan; cec, çitlim, çortlak, kalem aşı, tezikmek, gıdık gibi sözcük- isimlerin benim doğduğum Tokat yöresinde de aynı anlamda kullanılıyor olmasıdır.
“Dul Avratlar Köyü” öykülerinin karakter kişileri ve isimler, yazarın çocukluk döneminde yaşayan gerçek kişilerdir ve yazar bu tutumuyla o insanlara ahdi vefa etmiş, onları yazılı arşive taşımıştır. “… Öykülerdeki kişilerin hemen hepsi gerçek kişilerdir. Benimle birlikte gitsin istemedim o anılar, o güzel insanlar…
Gönül isterdi ki herkesi tek tek yazayım. Belki….
Bütün gürleşen ahalisine sevgi ve saygılar…” s.11
Yazarın çocukluğunda- çocukluğumuzda- yaş gurubu olarak bizler, kendimiz; taştan, ağaçtan, çamurdan-topraktan yaptığımız, yarattığımız oyuncaklarla ne denli mutlu olduğumuzu anımsatıyor ve oyma bir çatal için kurduğu hayalleri anlatıyor, s.48’de. O zaman ki çocukluk düşlerine karşın şimdilerde kapitalist emperyalizmin para kazanma yolarından biri olarak çocuklara yönelik çıkardığı çok çeşitli oyuncaklara karşın yine de mutlu olmadıklarını, olamadıklarını (aynı kapitalist emperyalizm, doymak bilmeyen para hırsıyla Rojova’da, Kobani’de, Reyhanlı’da, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve dünyanın birçok yerinde ya çocukları öldürüyor ya da annesiz, babasız bırakıyor. Yani emperyalizm kendini var edebilmek ve devamlılığını sağlamak için insan kanından beslenirken, çocuklar sadece karınlarını doyura bilmek, zaruri ihtiyaçlarını gidermek ve sağ kalabilmek için korkunç trajedilerin-gerilimlerin içinde kalıyorlar) düşündürüyor bize. Tabii bu konu “çocuk- çocuklar” ya da “kent ve köy yaşamı” daha başka başlıklar altında da olabilir uzun uzun konuşulabilir, yazılabilir…
Hasan Hüseyin Gündüzalp, damlı ahşap evleri, kamış tavanlı odaları, deresi, bağı-bağbozumu, pekmezi, ekşisi, kışın dağda aç kalan tilkisi, kurduyla, kişileri takma lakabıyla anlattığı köyünün öykülerinin sonun da, bencilliğin gereksizliğini, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını üstüne basa basa anlatıyor. “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” s.46 deyimiyle ölümü koyuyor önümüze. Başka bir anlamda, dağların ses vermesi gibi yankılı bir sesle kendi gerçeğimizi görmemizi sağlıyor.

HASAN HÜSEYİN GÜNDÜZALP VE Kİ BELKİ ŞİİRLERİ
ki belki“ki belki” şiir kitabının girişindeki şu dizeler;
“Ki belki
Sevişsin diye ateşle rüzgâr
Severdi aşk yangını…
Kim yanacaksa yansındı şimdi…”
Okuduğunuzda kitaptaki bütün şiirlerin ne anlattığını, ne anlatmaya çalışacağını tahmin edebiliyorsunuz. Ya da kitaptaki şiirlerin toplamını bu dizelerde bulabiliyorsunuz diyebilirim. Kimilerine göre insan duygularının en yücesi, kimilerine göre aklın-mantığın devre dışı kaldığı bir durum diye ifade edilirken aşk, H. H. Gündüzalp, rüzgârda yayılan ateşe, yangına benzetiyor aşkı.
Şiirlerinin içine yerleştirdiği üç öyküden biri olan ve sayfa yedide başlayan, “Kızlar Kuşu” öyküsünü defalarca okudum. Yorum yapmak o kadar zor ki… Her okumamda, göğsüme bir taş oturmuşçasına nefes almakta zorlandım. Beynim… düşüncelerim… ifadesiz bir alt üst oluşun içine düştüm.
“…usundaki sorular anlamsızlara batıp çıkıyor, garip yanıtlara dönüşüyordu…” s.7
Tam da böyle oluyordu işte. Hasan Hüseyin şimdi yaşasaydı, ben şuan hissettiklerimi yine hisseder miydim bilmiyorum. Belki de, ne eksik ne fazla ne de aykırı, ‘insan doğası!’ diye düşünürdüm. Yine de “Kızlar Kuşu” bir iç konuşma-iç hesaplaşma diyebilirim. Kitabın adı gibi ki belki de, kişinin kendiyle olan çatışkısı “Kızlar Kuşu” öyküsü. Aynı zamanda yaşamı, yani yaşamın kendisini sorgulamakta olabilir. Bu sorgulamanın içinde kaybolmaktır, Hasan Hüseyin’in dediği gibi.
“-Kaybolmak… nedir ki kaybolmak… bir şey aramaksızın çıkılan yolculuklar, dolaştığın kentler kaybolmaya mı götürür insanı…” s.8.
Öyküyü her okuduğumda ha bire bir şey boğazıma otururken, sanki bir şeyi ha buldum ha bulacağım gibi oldum. O her neyse dilimin ucuna düğümleniyor ama bir türlü sözcüğe dönüşemiyordu her nedense. Yine de oradaki kuşu ve kentleri sevgiliye benzetim. Hemen arkasından, “… şu ağaçlar, şu kayalar, şu şıp şıp oğlu, şu kuş, şu kaçmam diyesi, şu ayak, şu göz, şu gök, ne kadar da yabancı duruyorlar…”s.9. diyen dizeler, insanın etrafındaki her şeyin ve en yakınındaki hatta kendisinin bile kendine ne kadar yabancı ne kadar uzak olduğunu düşündürüyor. İnsan; bütün çatışkılarına ve kendine yabancılaşmasına karşın büyüyor, Hasan Hüseyin’in dediği gibi. “büyüyordu… kalktı yürüdü…”
Aynı öykünün son paragrafı, “aceleyle çıkardı üstündekileri…” doğarken olduğumuz gibi toprakla buluştuğumuzda da anadanüryan olmak için soyunmak… “toprakla buluşur gibi vücudunun her bir derinliğine doluyordu yağmur… yeşerdiğini biliyordu… baktı, bir adam, taşı taşa sürtüyordu… güldü… elleri yoktu artık.”s.11
Yazar, neredeyse her cümlenin sonuna üç nokta koyarak, bizi düşünmeye sevk ettiği bu metinde, “elleri yoktu artık.” deyip tek nokta koyarak son nokta olduğunu yani okuyucuya hayal kuramazsın, sana hayal kuracağın, doldurabileceğin boşluk bırakmıyorum; öykü bitti, deme yürekliliğini gösteriyor hem de keskin bir biçimde. Karşıdakinin-okuyucunun içine saplanan bir bıçak kadar ağır gelse de.
“ki belki” kitabındaki şiirlerin tamamı “ki belki” ve “yürüdüm” olmak üzere iki başlık altında yazılmıştır. Her ikisinde de başlık gibi dursa da bu iki sözcük aslında, bir bütün olarak okunabilir. Ayrıca şair öyle ustalıkla kullanmış ki “ki belki” ve “yürüdüm” başlık olmaktan çıkmış, satır aralarında şiirin tamamına yayarak olabildiğince çok kullanmış. Buna rağmen insanı rahatsız etmiyor yani tekrara düşmüş hissini vermiyor. Felsefe ağırlıklı yazdığı şiirlerinde aşk, hüzün, yağmur, ölüm başta olmak üzere kuş, çaresizlik, ihanet gibi temaları işlemiştir Hasan Hüseyin. Bir de sevgili yaratmıştır Dunay adında.
“yürüdüm
aşk ve hüzün ateş yakmış demleniyorlardı” s.102.
Dizeleri hüzünsüz aşk var mıdır diye düşündürüyor insanı.
“yürüdüm…
yağmurdu…
kanatsız kuştu aklım üşüyordu…” s.108
Aslında bütün anlatmak istediklerinin altında cesaret olduğu gibi korkuyu da barındırıyor. Çaresizlik ve unutulmak!
“ki belki
terk edilmek ancak bir şaire yakışır…
Şiirli memelere dönüşür efkar…”s.76
İnsanın her zamanı aynı değildir. Bazen üzgün, bazen sevinçli, bazen sinirli, bazen de sıradandır. Bu duyguları yaşarken de bazen yoğun, abartılı da olabiliriz. Ve yaşadıkça öğreniriz hayatı-yaptıklarımızın anlamını ve görürüz varacağımız yeri.
“yürüdüm
kucağımda bir yığın abartı…
yürüdüm…
anladım…dağıldım…” s.120
“yürüdüm
sarhoş olunmayan içmeler gibi
abartısız bütün aşklar sıradandı…” s.121
Kitabın içindeki diğer bir öykü “Artık Ölebiliriz”de, yaşadıklarını, yaşamak istediklerini hayal dünyası içinde kurgular yazar. Aşkı yaratmıştır bir kere. Aşkın kavuşamama-çaresizliğini biraz gerçek, biraz düş; biraz şimdi, biraz mitolojiyle harmanlamıştır. Ne gariptir ki bu öykü de ölümle sonlanmıştır.
“Sızmadan önce, hüzün kaydı defterinin arka kapağının içine “artık ölebiliriz” diye yazdı… bir de şu notu düştü altına…
NOT’TUR: “O bedensiz başı bulan namussuzlar, alıp götürmüşler ülkelerine.”
Odası buram buram ölü çiçeği kokuyordu… bir daha uyku hiç uğramadı ona.”
Anadolu’ da bir söz vardır. “Bir insana kırk gün deli dersen deli olur, kırk gün akıllı dersen akıllı olur.”
“ki belki” şiirlerinde ölümün ve intiharın geçmediği bir paragraf ya da bir kesit çok azdır. İnsan beynine bir şüphe, bir arzu, bir korku düşmeyi görsün; artık her an her dakika bulunduğu yeri kemiren bir kurttur.
“ki belki
kapımda yalladığım
ve benden başkasına havlamayan
yavuz bir ittir intihar…” s.44. diyerek, ölümü arkasında dolanan bir köpeğe benzetir Hasan Hüseyin. Ki belki, dediğimiz de her şey var ya da yok arasındadır artık. Düşündüğümüz ya da murat ettiğimiz ne varsa, her an yolumuzu bekleyen sözlümüzdür, ya da yolumuza kurulmuş bir tuzaktır. Ki belki… belki de ellerimizi yanımıza koyduğumuz sonumuzdur şairin dediği gibi…
“Sönmüş mumlar eriyordu… Gök gürledi, Şimşek çaktı: “bırakın beni” diyerek, gözyaşlarını içerek ayaklandırdı kanatlarını Şiir… varıp, Ay’ın yüzündeki beyaz buluta sıvadı… bulut yazıya dönüştü: ŞAİRLERİN KADERİ YAZDIKLARIDIR.” S.72
Hasan Hüseyin kaderini yazdı yaşadı, dostlarına, sevdiklerine bıçak gibi bir acı bıraksa da…

DOSTLAR BIRAKMAK – Ayşe Kaygusuz

Terlemeye çalışmak için tepeme bürüdüğüm yorganın ibiğini aralıyor, güçlükle nefes almaya çalışıyorum. Kaç saattir yatıyorum bilmiyorum. Saati ve zamanı unutmuş durumdayım. Kızım başucumda beliriyor birden. “Annem nasıl oldun? Çok terlemişsin, ilacın faydası olmuş bak. Sıcak bir duş alsan.” diyor. Kızım banyoyu hazırlamak için odadan çıkıyor, ben de başucumda duran telefona uzanıyorum. Alışkanlık mı dersiniz, ihtiyaç mı bilmiyorum ama son yıllarda hayatımızda iyice yer alan iletişim aracı olarak kullandığımız cep telefonu!
Telefonun “aç” düğmesine basıyorum. Tarih “17.02.2015 Salı” yazıyor. Elim doğrudan faceebook noktasına gidiyor. Ekran açılır açılmaz, “Babam yine önden gitti” yazısıyla karşılaşıyorum. Yanında Hasan Hüseyin Gündüzalp’ın fotoğrafı,“güzel insan” diye gülümseyip geçiyorum.
Paylaşılmış bir fotoğraf ve kısacık bir söz, gayet doğal geliyor, başka bir şey düşünemiyorum. Parmak uçlarımla sayfaları kaydırdıkça, “trafik kazası…Hasan Hüseyin Gündüzalp, Bülent Gökgöl ve Aysel Kılıç’ı kaybettik”( !) ifadesiyle sarsılıyorum,bu da ne şimdi, diyorum. Hızla çıkıyorum sayfalardan ve hızla dokunuyorum telefonun tuşlarına. “Birisi şaka yapmış olmalı, olamaz böyle bir şey!” diye düşünerek, “Hadi aç telefonu, hadi aç Hasan Hüseyin!..” diyorum içimden, yanıt yok. Duymamış olabilir diye, Ali Ozanemre’yi arıyorum. Mutlaka bir haber alırım… yok, yanıt yok. Mehmet Taşar, evet ya, onlar, birlikte üreten insanlar… “Merhaba Ayşe.” “Mehmet nasılsın?” “Keyfim yok.” “Mehmet telefonda bir şey, doğru mu yoksa?” “Evet Ayşe.” “Şaka de Mehmet.” Sözün bittiği anları yaşıyoruz. Sessizlik… sonra kekeliyorum, “Ne söyleyeceğimi bilmiyorum, sonra görüşürüz, olur mu?” “Tamam Ayşe.” Soluğumuz ölümün soğuğuna yapışmış şekilde, kesintili bir konuşmayla kapatıyoruz telefonu…
Mehmet ile bir bardak çay bile içmedik. Sokakta birbirimizi görsek belki de tanımadan geçeriz ama aynı acıyı duyumsuyoruz. Hasan Hüseyin’in Ankara’ya geldiğinde, Müslüm Kabadayı ile birlikte bizi -ekin sanat- ziyarete geldiğini ve telefonda en son konuştuğumuzu, harf harf , sözcük sözcük önüme seriyor, kayda alan beynim. “Ne çok sevindim Ayşe, beni aradığına.” “Yeni kitabın çıkmış hayırlı olsun, okuru bol, yolu açık olsun.” “Sağolasın.”“Eee, ben de bekliyorum artık.” “Tabi tabii göndereceğim.”…
İki gündür Özgecan’ın ölümüyle alt üst oluyor, sorgulama karmaşam ve üzüntüm şimdi dibe vuruyor. Yorganı tekrar çekiyorum tepeme. “Annee!” diye sesleniyor kızım. “Bana seslenme, bırak yatacağım.” diye yanıtlıyorum. Telefonum çalıyor, Ali Ozanemre. Açmıyorum telefonu. Ne konuşacağım? Nasıl konuşacağım? Bırak çalsın, diye düşünüyorum. Çaresizlik ne kötü; bir şey yapamamak. Kalkıp gideyim desem, gidemeyeceğim. Gidebilsem ne değiştirebilirim? Dışarıda kar savuruyor. İçerde…
Birkaç saat sonra ben Ozanemre’yi arıyorum. Kısık bir sesle, “Ayşe” diyor. “Ben aramıştım, bir şey soracaktım ama” “Evet, ben de seni aradım.” “Biliyorum yatıyordum, biraz rahatsızım.” Bıraksalar ağlayacağız. Ahh dostlar!! Adlarını anmamak için direniyoruz. “Ahh neden hep hayatı anlamlandıran, hayata değer katan insanlar gidiyor?” diyorum. “Ben de bilmiyorum. Son zamanlarda ne çok ölüm, ayrılık yaşadık değil mi?Tersakan Toros’a yazdığın mektup masamın üstünde şimdi.” “Haberi alınca, ben de düşündüm o mektubu, ‘Tersakan Toros’a Geciken Mektup’un içinde adı geçiyor Hasan Hüseyin’in.” “Hasan Hüseyin ve birkaç arkadaş yeniden çıkaracaklardı Tersakan Toros’u.” “Öyle mi? Bundan haberim yok.” “Face’de çok paylaştılar.” “Ben on gündür Ankara dışındayım ve iletişimim sınırlı.” “Bülent Gökgöl’ün de şiir kitabı çıkacaktı.” “Bülent ile yakından tanışmıyoruz ama ikisinin de kitaplarını…” demeden lafı ağzımdan alıyor Ozanemre: “Ben gönderirim.” Derken, benim kafam başka şeylere şark ediyor. “Bizde, Anadolu’da bir laf vardır. “Ya yaz yiyeceğin kalır ya da kış yiyeceği” derler. Biz de sözcükler bırakıyoruz arkamızda, şiirler… Geçen gün de Müslüm Kabadayı, Mehmet Ercan ve Mehmet Korkmaz dostlarla konuşurken söyledim bu lafı. ‘Necmi Otçu dostumuzun şiirlerini toplayalım’ dedik, eşi de uygun görürse. ‘İnsanın dostları olmalı arkasını toplayabilecek!’ diyorum. “Evet. Arkadaşlar da bana; Tersakan Toros’u tek sayı da olsa çıkarmalısın Ali, diyorlar.” “Elbet de iyi olur. İnsanın dostları olmalı, arkasında bıraktıklarını toplayacak. Benim yapacağım bir şey varsa haberim olsun.” diyorum. “Sağol Ayşe. Yeğenimi öpüyorum.” diyor Ali Ozanemre.
Selam ve sevgilerimi ilet arkadaşlara, Ayşe Hanım’a, görüşürüz.” diyor kapatıyorum telefonu.
Düşünüyorum. Dost nedir? Önemli midir? Kimlere dost denir?
Mehmet Taşar ile bir bardak çay bile içmedik, dedim. Evet içmedik. Birbirimizi görmedik, dokunmadık… Hasan Hüseyin ile yaşamlarımızı bilmiyorduk. Bülent Gökgöl’ü hiç tanımadım. Duran Aydın’la sadece telefonda konuşuyoruz. Ama biliyoruz ki, biz bir tarafız. İnsanca yaşamın tarafıyız. Edebiyatta, sanatta tarafız. Ezilenden yana, emekten yana, üretenden yanayız. Paylaşımdan yanayız. Bütün duyguların tadına bakmışızdır bizler. Ve insanı hor görmeyiz fakirliğinden dolayı… Acıyı birlikte hisseder, mutluluğu birlikte çoğaltırız… Biz de insan olmak, şair olmaktan önde gelir. Biz!Biz demeyi becerenleriz. Birbirimizi taşıyabilecek, bugünden yarına. Arkamızda bıraktıklarımızı toplayabilecek dostlarımızın olduğu. Dostları olmalı insanın! Dostlar bırakmalıyız arkamızda…
“Bu yolculuktan, ‘Ki Belki’ dönmezsem, arkamda bıraktıklarım, size emanet dostlar…” bir ses, bir ateş! …
Ahh dışarıda savrulan kar!

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro