Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin çarpıtılmış tarihi

hasan-sabbahİSMAİLİLİK ÖĞRETİSİ
Hasan Sabbah, Şiiliğin İsmailiye koluna bağlı, eğitimli bir Farisi veya Arap ailesinin çocuğu olarak 1052 veya 1053 yılında İran’ın Kum şehrinde dünyaya gelmişti. Kum, 12 İmam inancına dayalı Şiiliğin kalelerinden biriydi. Bazı kaynaklara göre Sabbah ailesi Yemenli Himyerilerdendi.

Bazılarına göre Deylemli bir Farisi idi. Rey’de ve Kum’da eğitim gören Hasan I·sfahan’da Re’îs Ebü’l- Fadl’ın yanında Ismaîlî doktrinini ögreneceği iki yıl geçirdi. İsmaililik, Altıncı İmam Cafer es-Sadık 765 yılında öldüğünde, Yedinci İmam olarak Musa bin Cafer el Kâzım’ın yerine Cafer-i Sadık’ın kendisinden önce ölmüş olan oğlu İsmâil bin Câ’fer el-Mûbarek’i Yedinci İmâm olarak kabul eden Şii mezhebiydi. 899 yılında Bayreyn’deki İsmaililerin (Karmatiler deniyordu bunlara) giriştiği katliamlar; 925 yılında Karmatiler yüzünden Hac farizesinin gerçekleştirilememesi, 930 yılında Karmatilerin Mekke’ye saldırması, hacıları katletmesi, Kabe’ye zarar verilmesi, Hacer’ül-Esved taşının sökülüp götürülmesi (taş ancak 20 yıl sonra Fatımi Halifesi Mansur’un ricası üzerine iade edilmişti) ve 10 yıl boyunca Mekke’ye Hac’cı engellemeleri yüzünden İsmailiye mezhebi, Sünni yazarlar tarafından hep kötü anılacaktı.

Parantezi kapatıp devam edersek, Hasan Sabbah bir gün hocasına “Sadece güvenilir iki dosta sahip olsaydım, bu hükümdarlığı (Büyük Selçuklu Devleti’ni kastediyor) yıkardım” deyince, hocası, Hasan’ın aklından endis¸e ederek, onu özel yemekler ve ilaçlarla tedaviye koyulmuş, bunun üzerine Hasan Sabbah İshafan’dan ayrılarak İsmaili mezhebinin kalbi olan Mısır’a doğru yola çıkmıştı.

ALAMUT’DA DERVİŞ CUMHURİYETİ

1080 yılında Isfahan’a geri dönen Hasan Sabbah’ın Selçuklu Devleti’ni yıkma planlarından vazgeçmediği anlaşıldı çünkü Hasan Sabbah, 1090’da müritleriyle birlikte Hazar Denizi yakınlarındaki Kazvin bölgesinde, Şahrud Vadisi yakınlarındaki sarp kayalıklara kurulu Alamut Kalesi’ni (Arapça Aluh-amu’t) bir iddaya göre cahil bir köylüden satın aldı. (Deylem dilinde ‘Kartal’ın Öğretimi’ anlamına gelen bu adı, Batılılar ‘Kartal Yuvası’ diye tercüme edeceklerdi.)

Hasan Sabbah’ın 1124 yılında ölümüne kadarki 34 yıl içinde hiç ayrılmadığı Alamut’ta Faik Bulut’un deyimiyle ‘eşitlikçi dervişan cumhuriyeti’ kurmuştu. Ayrıca muazzam bir kütüphane oluşturduğu, dönemin ünlü bilginlerini burada ağırladığı rivayet ediliyordu. Arap tarihçi İbnü’l-Esîr, Hasan Sabbah’ın sihir, matematik, astronomi ve diğer ilim dallarında kabiliyetli ve mahir olduğunu anlatacaktı.

Sünni kaynaklara göre Hasan Sabbah Alamut’ta İslam’ın sapkın bir versiyonunu uygulamış, şarabı serbest bırakmıştı. Faik Bulut’un Şii kaynaklardan edindiği bilgilere göre ise (Faik Bulut’un sözleriyle) “Mizaç olarak çileci ve münzevi bir hayat süren Hasan Sabbah, hükmettiği kalede çalgı çalmayı, içki içmeyi yasaklamıştı. Son derece eşitlikçi ve kuralcıydı. Kimseyi kayırmaz, yakınlarını asla kollamaz; herkese karşı aynı adaleti uygulardı. Oğullarından Muhammed’i içki içti diye, üstad Hüseyni’yi de ünlü davetçi Hüseyin Kaini cinayetine karıştığı için gözünü kırpmadan öldürdü. (…) İzleyen yıllarda çevreyi kasıp kavuran kuraklık yüzünden, hanımını ve kızını kaledeki diğer kadınlarla birlikte sade hayata alışmaları ve halkla dayanışma babından çalışmaya gönderdiği köylerden bir daha geri” çağırmamıştı…

NİZAMÜLMÜLK’E SUİKAST

Ancak Hasan Sabbah’ı çağdaşı liderlerden ayıran, suikastı bir siyaset aracı olarak etkin biçimde kullanmasıydı. Bu suikastlardan en ünlüsü 1092 yılında Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ünlü veziri Nizam’ül-Mülk’e yönelik olandı. Ancak bugün ilk hamleyi Nizamü’l-Mülk’ün yaptığı biliniyor. Nizam’ül-Mülk’ün askerleri Alamut’u kuşatmışlar ama başarısız olmuşlardı. Ardından da Nizam’ül-Mülk şüpheli biçimde öldürülmüştü. Bu cinayetin Melikşah’ın kendisi tarafından veya oğlunu tahta geçirmek isteyen Terken Hatun ya da Nizam’ül-Mülk’ün rakibi Tac’ül-Mülk tarafından işlemiş olduğunu yazan kaynaklar da var.

Yeri gelmişken, Nizam’ül-Mülk, Hasan Sabbah ve ünlü astronomi bilgini, şair ve felsefeci Ömer Hayyam’ın çocukluk arkadaşı olduğuna, çocukken birbirlerine sadakat yemini ettiklerine ve Hasan Sabbah ile Nizam’ül-Mülk’ün arasının, ikincisinin bu yemine sadık kalmaması yüzünden bozulduğuna dair iddiaya değinelim. Bugünkü bilgilerimize göre, Nizam’ül-Mülk 1017’de, Ömer Hayyam 1048’de, Hasan Sabbah ise 1052 veya 1054’de doğmuştu. Bu tarihlere bakılınca üçlünün yaşıt olmadığı açık. Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah’ın birbirine yakın tarihlerde (biri 1124’te, diğeri 1131’de) öldüğü biliniyor. Bu ikilinin 100’er yaşını devirdiğini varsaysak bile, doğum tarihlerini Nizam’ül-Mülk’ün doğum tarihine kadar çekmek mümkün değil. Dolayısıyla bu konudaki rivayetlerin uydurma olduğu anlaşılıyor.

İRAN NİZARİ DEVLETİ
Hasan Sabbah’ın hikayesine devam edersek, 1092’de Büyük Selçuklu İmparatoru Melihşah’ın ölümünden sonra, oğulları Berkyâruk ile Muhammed arasındaki saltanat mücadelesi sürerken, 1094 yılında, Kahire’deki Fatimi Halifesi Mustansir 60 yıllık bir iktidarın ardından ölmüştü. Mustansir’in oğulları Musta’li (asıl varis) ile Nizar, hilafet kavgasına giriştiğinde Hasan Sabbah Nizar’dan yana tavır aldı. Hatta Musta’li’yi destekleyen Kahire’deki Fatimi Halifeliği ile ilişkisini kesti. Fatimi Halifeliği o tarihlerde sınıfsal açıdan aristokratik, dinsel açıdan fanatik bir yönetim biçiminin cisimleşmiş haliydi. Yoksul halk kesimlerinin desteklediği Nizar, İsfahan’da egemen olunca bu durum Selçuklu Sultanı Berkiyaruk’u telaşlandırdı. Bu tarihten sonra hem İran’da hem Suriye’de Nizarilere karşı son derece katı politikalar izlenmeye başladı. Nizariler de seslerini ancak şiddet eylemleriyle duyurabileceklerini keşfettiler. Hasan Sabbah kısa sürede İran’ın şehirlerinde yaşama şansı bulayacağını anlayınca Alamut’a kapandı. Fakat Alamut’ta eğitilen bir dizi suikastçı İran’da Selçuklulara karşı, Suriye ve Filistin’de yerel Arap liderlere ve 1097’den biri bölgede bulunan Haçlılara (Franklara) yönelik siyasi cinayetler yoluyla kaos ve panik yaratarak mevcut iktidarları zayıflatma stratejisi izlediler. Sünni kaynaklara göre bu suikastçılar, kuşakla bağlı beyaz bir giysi, kırmızı çizme ve kırmızı başlık giyerler, hançeri kurbanın göğsüne ne zaman ve nerede yerleştirecekleri konusunda sıkı bir eğitimden geçirilirlerdi. Bazen de zehirli ok veya mızrak kullanırlardı. Ama hangi yöntem olursa olsun, kurban ölümden kurtulamazdı.

Hasan Sabbah, 1124 yılında doğal yollarla öldü. Kurduğu İran Nizari Devleti 1256 yılında İlhanlı Hükümdarı Hülagu tarafından tarihe gömüldü. Suriye Nizarileri ise, Moğollardan kurtuldular ama 1265’te Mısır Sultânı Baybars’ın haracına bağlanarak etkisiz hale geldiler. Bununla beraber, Hasan Sabbah’ın kendine has mezhebi, özellikle Kafkasya’da asırlarca var olmayı başardı.

SÜNNİ ARAP KAYNAKLARINDA HASAN SABBAH

Buraya kadar anlattıklarım muhtemelen pek çok yerde tekrarlananların bir özeti. Buradan sonra üzerinde duracağım konu, Hasan Sabbah’a ve suikastçılarına dönemin tarihçilerinin nasıl baktığı ve bu bakışın tarih içinde nasıl şekil değiştirerek bugünkü Haşhaşi imajının ortaya çıktığı meselesi.

Öncelikle şunu söylemek lazım. Hasan Sabbah ve adamları hakkındaki tüm bilgilerimizi Şiilik-İsmaililik-Nizarilik zincirine düşman olan Sünni yazarlardan derlemiş bulunuyoruz. Ancak ilginç biçimde, Hasan Sabbah’ın dönemine şahit olan ya da ondan kısa süre sonra yaşayan Sünni Arap yazarlar, ancak önemli bir Müslüman-Arap lider öldürüldüğünde Suriyeli Nizarilere veya İranlı suikastçilara (Hasan Sabbah’ın adı ya hiç geçmiyor, ya çok az geçiyor) değiniyor ve görece yumuşak bir terminoloji kullanılıyordu. Ancak, zaman ilerledikçe kaynaklardaki ifadeler sertleşiyordu.

Örneğin Arap yazarı İbn’ül Kalanisi (ö.1160), Nizarilerden, 1115 yılındaki Haçlı saldırısı sırasında “Şam’ı savunan şerefli ve gururlu kahramanlar” olarak söz ediyor. Aynı yazar 1127 yılında Şayzar şehrini Franklardan aldıkları için de Nizarileri övüyor buna karşılık Bahram adlı bir liderin yönettiği Nizarilerden “kafalarının içinde beyin, kalplerinde inanç olmayan köylüler” olarak bahsediyordu. Kalanisi’nin Nizarileri övmek isterken onlardan ‘İsmaili’, yermek isterken ‘Batıni’ dediğini, Bahram ve adamları için ‘Haşhaşi’ veya ‘fedai’ terimlerini kullanmamasını not edelim.

1162-1192/3 arasında Suriye Nizarilerinin başına geçen Raşidüddin de, hem bölgedeki Sünni Araplar, hem de Franklar tarafından saygıyla anılırdı. Raşidüddin Kuzey Irak’ta Basra kıyılarında doğmuştu ama bölgeye Alamut’tan gönderilmişti. 30 yıllık iktidarı sırasında tam bir Suriyeli oldu ve Araplar tarafından ‘İsmaililerin lideri’ olarak anıldı. Haçlılar ise ona ‘Dağın Yaşlı Adamı’ dediler. (Haçlıların o tarihlerde çoktan ölmüş olan Hasan Sabbah’tan haberdar olduğuna dair pek ipucu yok.) Raşidüddin’in adamları, 1187’de Kudüs’ü Haçlılardan geri alan Selahaddin Eyyübi’yi iki kez öldürmeye kalkıştılar, Selahaddin sonunda Raşidddin’le anlaşarak canını kurtardı.

ASSASİNİ TERİMİNİN DOĞUŞU

Bu arada, 1182-84 arasının olaylarını kaydeden Haçlı kronikçisi Tyre’li William’ın “hem bizim adamlar, hem Araplar onlara (Nizarileri kastediyor) ‘Assasini’ derler ama bu kelimenin nereden geldiği bilinmez” diye yazdığını hatırlatalım. Yani bugün kullanılan ‘Haşhaşi’ teriminin Batı dillerindeki karşılığı sayılan bu kelime o tarihlerde biliniyordu ama ‘haşhaş’ ile arasında bir bağı olaylara birinci elden tanık olan biri bile kurmamıştı. Nitekim o yıllarda Arapça sözlüklerde bu kelime yer almıyordu. Muhtemelen halkın arasında kullanılanıyordu. Modern sözlüklerde yer alan ‘haşhişa’ ise, kafaya giyilen bir çeşit başlığın adı. Belki de, Suriye’de kendi kalelerinde yaşayan Nizariler ayırdedici bir başlık giyiyorlardı. Nitekim yukarıda da belirttiğim gibi bazı kaynaklarda fedailerin özel bir giysisi olduğuna dair ifadeler bulunuyordu.

Hasan Sabbah’ın ya da Raşidüddin’in adamlarının, 1192 yılında Kudüs’ün kağıt üzerindeki kralı Montferrat’lı Konrad’ı öldürmesi Haçlılar arasında ‘fidai’ (bugünkü ‘fedai’) teriminin dolaşmaya başlamısına neden oldu. Fida’i, ‘para karşılığında hayatını feda eden’ anlamına geliyordu Haçlılar için. Fedaileri ilk kez ‘Haşhaşin’ (Haşhaşi’nin çoğulu) diye adlandıran da Haçlılardı. Büyük ihtimalle Franklar bu kadar çılgınca işlerin ancak uyuşturucu alınarak (haşhaş’ın sütü olan afyon çekilerek) yapılabileceği gibi bir inanca kapılmışlardı. Halbuki haşhaş-afyon alan birinin uyanık kalmasının bile zordu. Belki de yukarıda anlattığım özel giysiden dolayı böyle demişlerdi. Ama bunu henüz tam bilmiyoruz.

Ancak bu terminolojinin bu tarihten sonra da Sünni Arap yazarlar tarafından kullanılmadığını belirtelim. Örneğin Sünni Arap yazarı İbn Athir’e (ö.1233) göre Hasan Sabbah İsmaililerin lideriydi. Yazar, İran’dan gelen suikastçıları (ki bunlarla Hasan Sabbah arasında ilişki kurup kurmadığı belli olmuyor) ‘Batıni’ diye adlandırıyordu fakat Haşhaşi veya fedai terimini (aynı şekilde Sünnilerin ‘sapkın’lar için kullandıkları ‘Melahide’ terimini) kullanmıyordu. Halep şehrinin tarihçisi Kemaleddin (ö.1262) de bu geleneği devam ettirecekti.

CUVEYNİ VE SONRASI

Hatırlanacağı üzere 1256 yılında Hülagu, Alamut kalesini fethetmiş, kaledeki büyük kitaplığı imha etmişti. Neyse ki, Hülagü ile birlikte Alamut’a gelen 30 yaşındaki Cuveyni adlı tarihçi, buradan bir kaç kitap kurtarmayı başarmıştı. Bunlar arasında Sergüzeşt-i Seyyidna adlı bir kitap vardı. Bu kitap iddiaya göre Hasan Sabbah’ın biyografisiydi. Bugün içindeki pek çok bilginin yanlış olduğu anlaşılan bu biyografiden yararlanarak Hasan Sabbah hakkında bir kitap yazan Cuveyni’nin de ne ‘saklı cennet ve huriler’, ne ‘haşhaş’ ne de ‘fedai’ lafı etmişti.

İlk kez ‘Haşhaşin’ terimini kullanan Arap tarihçi İsmail El Makdisi (ö.1268) idi ancak o da, bu terimi Hasan Sabbah’ın adamları için değil Suriyeli Nizariler için kullanmıştı. Mısırlı tarihçi İbn Müyesser (ö.1287) de Suriye’deki İsmaililere ‘Hahhaşiyye’, Alamut’takilere ‘Batıniyye’ ve ‘Malehide’, Horasan’dakilere ise ‘Talimiyye’ dendiğini belirtmekle yetindi. Ancak bu iki yazar da, ‘Haşhaşiyye’ teriminin kökenini açıklamıyorlardı. (Belki de o günlerde çok iyi bilenen bir terim olduğu için….)

İlginçtir, Eyyübilerin tarihini yazan Cemaleddin Salim (ö.1298) de Batıni ve İsmaili terimini kullanırken ‘fedai ve ‘haşhaşin’i kullanmamıştı. Sadece Selahaddin’e suikast yapan kişiyi ‘Melahide’ diye nitelemişti. Bir başka Arap tarihçi El Cevzi’ye (ö.1350) göre Hasan Sabbah adamlarını beyinleri uyuşuncaya kadar balla yoğrulmuş fındık ve kimyonla beslerdi ondan sonra onları suikast planlarını ezberletirdi. Bu iddia İbn Kathir (ö.1370) tarafından aynen tekrarlandı. Kathir, ‘fedai’ terimini sadece bir defa, Selçuklu Sultanı Berkiyaruk’u 1095’te öldüren İranlı suikastçı için kullanacaktı.

Kısacası, 14. Yüzyılın sonuna kadar, İranlı ve Arap tarihçiler için, Nizariler önemliydi ama Hasan Sabbah’ın adamları çok önemli figürler değildi. Adlarına ancak çok önemli olaylarda değiniliyor ama ‘fedai’, ‘haşhaşin’ tabirleri neredeyse hiç kullanılmıyordu. Bu terim Nizarilerden çok darbe yiyen Haçlılar arasında ortaya çıkmıştı ve Haçlılar tarafından Avrupa’ya taşınmıştı. Haçlıların anlatılarını yeni bir boyuta taşıyan ise, 1271-1295 yılları arasında Asya’da bulunan Venedikli ünlü seyyah Marko Polo olacaktı.

MARKO POLO’NUN HİKAYELERİ

Pisalı Rustichello tarafından kaleme alınan Marko Polo’nun hatıratında, Hasan Sabbah ve Alamut’un şöyle bir betimlemesi yapılmıştı: “O (Büyük Üstad, Hasan Sabbah), bir vadiyi çevirtmis¸ ve onu, her çesit meyve ile dolu, daha önce hiç görülmemiş çok geniş ve çok güzel bir bahçe haline getirtmişti. Onun içinde hayal edilebilen en zarif köşkler ve saraylar inşa edilmişti… Ve orada serbestçe şarap, süt, bal ve su akan oluklar vardı. Müzik aletlerinin her çeşidini iyi çalabilen, çok güzel şarkı söyleyen ve seyredenleri büyüleyecek bir şekilde dans eden, çok sayıda, dünyanın en güzel kadın ve cariyeleri vardı…. Ve bu bölgelerin Müslümanları oranın Cennet olduğuna inandılar!…”

Marko Polo bundan sonra, Hasan Sabbah’ın fedaileri nasıl eğittiğini, nasıl haşhaş içirirek kontrolü altına, nasıl ölüme gönderdiğini anlatır. Bu hikayelerin rivayetlere dayandığı anlaşılıyor çünkü çünkü Marko Polo bölgeden 1271-1275 yılları arasında geçtiğinde 20 yaşlarındaydı ve Alamut Kalesi’ne gitmemişti. Marko Polo anılarını ömrünün son yirmi yılında gözden geçirdiğini biliyoruz ama o tarihlerde artık Avrupa’da ciddi bir Nizari-İsmaili-Haşhaşi edebiyatı oluştuğu için, muhtemelen bu uydurma bilgileri anılarından çıkarmaya gerek duyamadı.

Marko Polo’nun ünlü ettiği ‘Assasin’ (Haşhaşin) terimi, ünlü İtalyan şairi Dante Aligheri tarafından, 1300-1305 yılları arasında yazılan İlahi Komedya’nın XIX. Şarkısı’nda boy gösterdi. Dante, Marko Polo geleneğini izleyerek, ‘assassin’ kavramını ‘kötülük’ kavramı ile birlikte ele alıyordu. Bu tarihten itibaren ‘assassin’ kelimesi Batı dillerinde ‘suikastçı’ veya ‘cani’ anlamına kullanılmaya başladı.

ŞARKİYATÇI HAMMER’İN SAPTIRMASI

Batı’nın ‘Assasin-Haşhaşin’ literatürünü yeniden moda yapan ise 18. Yüzyılda, ünlü Fransız dilbilimci ve şarkiyatçı Baron Silvestre de Sacy ile başlayarak, orijinal Arapça ve Sünni kaynaklardan yararlanarak eserler ortaya çıkaran Avrupalı Şarkiyatçılardı. Bunlardan biri olan Avusturyalı Baron Joseph Hammer-Purgstall (ö. 1856) ‘Haşhaşin’ söylencesinin geç Sünni Arap versiyonun Osmanlı ülkesinde yayılmasını sağladı. Hammer, Viyana’daki Doğu Dilleri Akademisi’nde Arapça, Farsça ve Osmanlıca öğrenmiş, 1799’da, 1802-1807 arasında İstanbul’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sefaretinde sekreter olarak çalışmış, sonra ülkesinde benzer görevler yürütmüştü. Emekli olduktan sonra 10 ciltlik ‘Osmanlı Devleti Tarihi’ni yazdı. Osmanlı ve İran edebiyatından çeviriler yaptı. (Örneğin 1818’de yayımlanan Gothe’nin ünlü Doğu-Batı Divan’ına temel olarak Hafız’ın Divan’ı vardı bunlar arasında.) Hammer’in konumuzla ilgili eseri, 1818’de başta Marko Polo, Tyre’li William, Vitry’li James gibi Haçlı tarihçiler ile Cuveyni, Ebu’l Fida, Makrizi, El Furat, Zahiriddin Maraşi gibi Arap tarihçilerin eserlerinden ve 1430’larda yazılmış bir Arap romanından yararlanarak yazdığı, Türkçe adıyla ‘Haşhaşin Tarikatı’ adlı kitapta bilimsel bilgilerle rivayetleri, gerçeklerle yalanları ustaca harman ederek, ‘saklı cennet’, ‘Haşhaş içerek kendinden geçen fedailer’, ‘sırf öldürmek için öldüren caniler’, gibi bütün klişeler kullanılmakla kalmadı, Hasan Sabbah için ‘insanlık tarihinin gördüğünü en şeytani yaratık’ portresi çizildi. Sünni yazarların önyargılarını bilebilecek kadar yetkin bir şarkiyatçı olan Hammer’in bunu niye yaptığını sorabilirsiniz. Bu konuda araştırması olan Farhad Daftary’ye göre bunun nedeni Avrupa’daki devletlerin, bu arada Hammer’in yaşadığı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun da korkulu rüyası olan Tapınak Şövalyeleri, Cizvitler, Illuminati ve Farmasonlar gibi örgütler hakkında doğrudan söz söylemek yerine, Haçlı Seferleri’nden beri Avrupa’da yaygın olan Nizarilere yönelik kara propagandayı kullanarak, dolaylı yoldan kamuoyunu uyarmaktı. Hammer şarkiyatçı peçe altında, zayıf devletlerin, yeraltı örgütleri tarafından kolayca yıkılabileceği yolundaki paranoyayı yeniden üretiyordu ve olan Hasan Sabbah’a ve Nizarilere olmuştu. Hammer’in kitabı 1930’a kadar sorgulanmadan basıldı, okundu, aktarıldı.

Hammer’in çizdiği portreye ilişkin ilk şüphe, Rus şarkiyatçı W. Ivanow’un ve ardından Amerikalı İslam tarihçisi M. Hodgson’un çalışmalarıyla doğdu. Daha sonra B. Lewis, her ne kadar Nizarilere hiç sempati duymuyorsa da, Haşhaşinlere dair söylencelerin uydurma olduğunu kabul etti. Bu konuda her geçen gün daha önemli araştırmalar yayımlanıyor. Ama özellikle bizim gibi az okuyan toplumlarda, kadim klişeleri yürürlükten kaldırmaya yetmiyor elbette…

Ayşe Hür
http://www.radikal.com.tr/ 19/01/2014

Özet Kaynakça
Farhad Daftary, Alamut Efsaneleri, Yurt Kitap Yayın, 2008; Farhad Daftary, İsmaililer-Tarihleri ve Öğretileri, Doruk Yayınları, 2005; Farhad Daftary, “The ‘Order of the Assassins’: J. von Hammer and the Orientalist misreprensettations of the Nizari Ismailis”, Iranian Studies, Vol.39, No: 1 (March 2006): 71-81; Shakib Saleh, “The Use of Batıni, Fida’I and Hashishi”, Studia Islamica, No: 82 (1995): 35-43; Laurence Lockhart “Hasan-i Sabba¯h and the Assassins”, Bulletin of the School of Oriental Studies, V (1928-30): 675-696; İsmail Kaygusuz, Hasan Sabbah ve Alamut, SU Yayınları, 2004; Faik Bulut, Hasan Sabbah Gerçeği/ Eşitlikçi Dervişan Cumhuriyetleri, Berfin Yayınları, 2010; Amin Maalouf, Semerkant (Roman), Yapı Kredi Yayınları, 1997.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro