Hayatı Gibi Ölümünü de Destansı Kılan, Trajedinin, Tutkunun, Aşırılıkların Sanatçısı: Kleist – Bedriye Korkankorkmaz

KleistAlmanya’nın en büyük trajedi sanatçısı olan HeinrichVon Kleist’ın mezarındayım. Bugüne değin onunla ilgili yaptığım araştırmaları aklımın süzgecinden geçiriyorum. Kişiliği hakkında aykırı düşüncelere savulmak istiyorum ve ona yaşadıklarından sesleniyorum. Sesimin tınısına yaşadıklarına ödediği bedellerin sesi karışıyor.

“Zıt kutbunla akılcı dünyaya ait olamazdın sen” diyerek sohbetime başlıyorum. Sevmek, sevilmek, başkaları tarafından fark edilmek, şöhretli olmak ille de öç almak adına didindin durdun. Yaşadıklarının heybeti ürkütüyordu insanları. Yaşadıklarının/ yazdıklarının senden sonraki yansımalarını sana anımsatmak istiyorum. Merak ediyorum parçalanmış ruhun mezarda bir bütün olabildi mi? Doğarken mi yoksa ölürken mi daha adildir yazgı? İnsanın kendisine karşı sorumluluklarının içinde kendini öldürmek de var mıdır? Ağzının içine tabancayı dayayıp ellerin titremeden tetiğe basarken acının hangi boyutuyla yüzleşiyordun o an? Neden insan, saygısına/saygınlığına değmeyecekler için kendini tüketiyor senin gibi. Bir yandan hayattan kaçıyordun diğer yandan kendinden. Kendini kendine unutturmak istiyordun. Sürekli yollardaydın. Huzursuz, ruhuna yenilmeyecektin böylelikle. İnsanın kendisi karşısındaki umarsızlığını ölüm karşısındaki umarsızlığa benzetiyorum ben. Göçebe ruhun rehberin oldu senin. Ruhların sustuğu tek dünyadan sana sesleniyorum: Mezarlıklar neden bu kadar sessizdir? Taşkınlıkların, tutkuların, olağanüstü aşırılıkların adamı! Mezarda sessiz sedasız uyumana inanamıyorum. Ayağa kalk! Yık ortalığı! Ölü ruhlara inat ruhların dansına kaldır beni. İncitilmiş ruhumu sağaltacak bir iksir ver bana. Ben de senin gibi kendini eserinden yaratan bir yontu heykeltıraşı olmak istiyorum. Tepeden tırnağa incinmiş duygularımdan yaratayım kendimi. Güneşi getirdim sana, gecenin karanlığını ver bana; aydınlatayım yaşadıklarımla. Bedellerine benzeyen yüzüm yaşanmışlıkların izleriyle dolu. Korkma yüzüme dokunmaktan. Biz ki, insanları kırmamak adına kendimizi parçaladık. Yüreklerine dokunduklarımızdı ruhumuzu parçalayanlar.

Parçalanmış ruhumun sesi rüzgârın uğultusuna karışıyor ve baştanbaşa yalnızlık kesiliyorum mezarında. Gerçeğin gücü karşısında titriyorum. Üşüyorum. İnsanlığın botanik bahçesi mezarlıklar mıdır? Bitkiler gibi mezarlıkların dünyasında da aykırılıklar farkındalık olarak karşımıza çıkıyor. Sağken birbirlerine kurşun sıkanlar ölürken koyun koyuna birlikte uyuyorlar. Mezarlıkları insanlığın evrenselliğe ulaştığı tek mekân olarak algılıyorum. Bu cennet bu cehennem mekânının tuvalini yüreğime kazıyorum. Kendinden kaçış hastalığına sen de bu mekânda şifa buldun. Hayallerinin hırslarınla el ele verip seni uçuracağına inanıyordun. Uçlarda yaşamalıydın, benim gibi. Özünde kendi derinliklerine kök salmak istiyordun ama isteklerinin kutbu birbirinin zıddıydı. Zıt kutbun burcunda doğanlar iflah olmazlar, kendimden biliyorum. Uçuruma doğru koşarken kendini ölümün kollarına, uçuruma yaklaştığın anda ise yaşamın kollarına atıyordun. İçinin kilometrelerini koşarken hayallerinin derinliklerine dalmak istiyordun.
18 Kasım 1777’de Oder üzerindeki Frankfurt’ta dünyaya geldin. Dâhi olduğunu çocuk yaşta öğrenme ve öğrendiklerini ayrıştırma kabiliyetin belli ediyordu. On bir yaşında anne/babanı yitirdin ve Berlin’deki göçmen bir vaizin koruması altına verildin. Baban gibi subay oldun. Bir yere ait olmama duygusu yetimliğinin armağanıydı sana. Hayatın soluk soluğa bir duygunun, bir düşüncenin… peşinden koşmakla geçti. Kovalamaca hayatının mihenk taşı oldu. Sıradan bir yüze sahiptin. Yetimlik sende kimsesiz olmakla eşdeğerdi. Kimsesizlerin dış görünüşlerine özen göstermeleri gerekmiyordu. Sevgisizlik kendini ezik bir insan olarak hissetmene neden oluyordu ve duyguların içten içe ruhunu kanatıyordu. Sen de çağının diğer şair /yazarları gibi toplumda gündemi belirleyen birisi olmak istiyordun. İç dünyanın parlaklığını dış görünüşündeki sertlik, bir ağacı budar gibi buduyordu. Duygularınla ilgilenen yoktu. Dilinin ruhunla kavgaları bitmiyordu. Sözlü olarak kendini ifade edemiyordun. Konuşamadıklarını yazmaya başladın sen de kahramanlarından kendini yarattın. Hem hayatına hem de ruhuna giren insanları kendi ateşinle yakmayı seviyordun. Kız kardeşinin parasını aldın. Nişanlına tutarsız ahlaki isteklerinden dolayı azap çektirdin. Can dostunu da yalnız bıraktın. Sevdiğin herkese kendinle birlikte ölmeyi teklif edecek kadar deliydin. Nihayet senin gibi ölmek isteyen hayattan bıkmış HenrietteVogel ile tanıştın. Kanser onun bedenini senin de ruhunu esir almıştı. Birlikte düğüne gider gibi ölüme gittiniz. Gergin mizacın, tutkularının fazla olmasındandı. Tutkularını dizginlemek yerine şaha kaldırıyordun. Şaha kaldırdığın tutkularını ne sözle ne de eylemle tatmin ediyordun. Kanayan ruhunun acısına iraden meydan okuyordu. Tutkularından biri de içini temiz tutmaktı. Doğru dürüst bir insan olmayı başarmak istiyordun. Düşüncelerin doğruluğa duyguların ise aşırılığa tutkundu. Disiplinli çalışıyordun. Aşırı ahlaklı olman hırslarını hayata geçirmeni engelliyordu. Kafandaki ideal dünyaya benzetiyordun akılcı dünyayı. Duygularını abartılı yaşadığın için, içine ne kadınlar, ne dostların ne de hayallerin sığıyordu. Taşkın ruhun aşırı gururluydu. Gururun kendin gibi herkesi bir kalıba sokamadığı için yaralanıyordu. Ahlaki azap duygunu izah edilmeyecek boyutlara vardırıyordun. İlk yaşadığın cinsellik deneyiminde iradene yenildiğini düşündüğün için ruhun azap içinde kıvrandı uzun bir süre. Cinsellik daha sonraları oyunlarının baş konuğu oldu. Penthesilea’da cinsellik tavan yapmıştı. Goethe, oyunlarında cinselliği gereğinden fazla öne çıkardığın için rahatsız oldu. Herkesin yaşadığı günlük olaylara yüklediğin anlamdan bir başyapıt değerinde, kütüphaneler dolusu eserler çıkar. Dedim ya zıt kutupların gökyüzü gibiydi kişiliğin.

Takıntılarından biri de hayat planı yapmaktı. Ölmek de hayat planlarının arasındaydı. İsteklerin kırpık ipler gibi dikiş tutmuyordu. Parçalanmışlık ruhunda tiryakilik yaratmıştı. Sen ne ünlüydün ne de diğer sanatçılar gibi üniversite eğitimi görmüştün. Geleceğin için kaygılanan kimsen de olmamıştı senin. En büyük tutkun müzikti ve müzik alanında eğitim alman yasaklanmıştı sana. En sevdiğin flütü bile gizli gizli çalıyordun. Sen de kendi doktorun oldun ve yarana neşter vurdun. Ruhuna ait olmayan askerlikten ayrılarak yetişkin insan olma yolunda ilk adımı attın. Felsefe, matematik, doğa bilimleri özellikle de edebiyat tarihlerini okuyarak kendi öğretmenin oldun. Hayatın gerçeğini bilgiyle kavramak istiyordun. Kültürlü olduğun kadar erdemli de olacaktın. Erdemlerinden kendini yaratacaktın. Kendi çabalarıyla Latince/Yunanca öğrendin. Çabalarının amacı kendine ulaşmaktı. Kant’la tanıştın. Kant, senin hayatını altüst etti. Kant, felsefesiyle senin hakikat olduğuna inandığın bilgi birikimini yerle bir etti. Amaçsızlık amacın oldu. Bilginin cefalı yolundan ayrıldın. Yerleşik hayata/hareketliliğe karşı tiksinti duydun. Çiftçi oldun. Yalnız ve sade hayat huzursuz ruhunu dinlendirmediği gibi teselli de etmedi. Çiftçiliği bırakıp Paris’e döndün. Kendi derinliğinde boğulma duygusuyla edebiyata yöneldin. Yazmak ruh cehenneminin tek cennet köşesiydi. Hırsın o tek cennet köşeyi de cehenneme çevirdi. Aşırılık ile mübalağa olan düşkünlüğün, ruhunu rahat bırakmadı. İlk eserinle edebiyat dünyasının, önünde diz çökmesini bekledin. Gerçeklerle yüzleştiğinde sık sık hayal kırıklığı yaşadın. Sevgisiz olduğun kadar mutsuzdun da. Sözcüklerin ne munis ne mütevazı ne de olgundu. Sözcüklerinin her biri cehennem ateşinde yanan kütüktü. Acılarının hak ettiği tek ödül ölümsüzlüktü. Kendini tüketircesine tutkuyla bağlandın sözcüklere. Asıl yurdun trajediydi. Eserlerinin anahtarıyla açacaktın trajedi yurdundaki kilitli kasalarını. Seni ayakta tutan güç ünlü olacağına olan inancındı. Hırsının kazanının altına atabildiği kadar odun atıyordun bunun için. Oyunlarını, şiirlerini, mektuplarını… kanınla yazmaya başladın. Yazdığın her sözcük senin ruhunda ayaklanan halkın sesiydi. Aklında ayaklanan sözcüklere hırs kırbacıyla saldırıyordun sen. Kendini iyi hissetmenin tek yolu kan ağlayan sözcüklerin eserini yazmaktı. Ne yazma hırsından ne aşırı gururundan ne aşağılık duygundan ne de ünlü olma beklentinden vazgeçtin. Yazdığın eserleri ve birçok taslağını da bu yüzden yaktın. Eserlerinin her biri kendine karşı verdiğin savaşın er meydanıydı. Yaşadıklarından aldığın yaralar seni drama itti. Bir yandan sanatı seni ayakta tutan bir güç gibi görüyor diğer yandan da sanatı sırtında taşıyamayacağın ağır bir yük haline getiriyordun beklentilerinle. Beynindeki depremin artçı sarsıntıları yansıyordu eserlerine.

Almaya’ da Goethe ve Schiller’le tanışman yararına olmadı senin. Goethe, samimiyetinde samimiydi ama senin garip yapını benimsemedi. Onun ünü ve toplum yapısı üzerindeki büyülü gücünü kıskanıyordun. Goethe, her sanatçının yaşanmışlıklarının eserine farklı yansıyacağını unuttuğu için senden de kendi eserlerinin bir benzerini yazmanı istiyordu. Ünlüler yazdıklarına dair görüşlerini önemseyen aday sanatçılara karşı yaklaşımlarında daha duyarlı olmalılar. Goethe ünlü olmak için ne kimsenin karşısında ezildi ne de sanat dehasını başkalarına onaylatmak ihtiyacı duyacak kadar kendine güvenini yitirdi. Senin acılarından ve aşırılıklarından yarattığın her karakter Goethe’ninkinden de daha saygındır; çünkü insanın yıkımları/ dirilişleri… tüm çıplaklığıyla yansıyor eserine. Goethe önce olay örgüsü üzerinde düşünüyor sonra düşündüklerini felsefenin süzgecinden geçiriyordu. Düşünsel gelişimine katkı sağlayan sağlam düşüncelerle eserlerini yazmaya özen gösteriyordu. Senin gibi ruhunu bir anda kusmuyordu eserine. Goethe’nin sahip oldukları ile senin sahip olamadıkların ancak eşit olabilirdi. Seni de rahatsız eden eşitliğin bu türüydü. Yaşadığın her duygu sende bir yıkıma neden oluyordu. Düşündüklerini eyleme geçirememe, ruhunu kalbura çevirmişti. Ruh sağlığını korumak da aklının ucundan geçmiyordu, benim gibi. Hayatın doğal akışına kendini bırakmak ve hayatta payına düşene razı olmak doğanda yoktu. Yaşadıklarını hafife almanın bir insana kazandırdığı ruhsal avantajdan da yoksundun. Duygularını acılarınla sivrileştirdikçe ruhunun nefes aldığını hissediyordun. Hayatın gibi eserlerin de uzun soluklu hazırlık dönemine, akla hayale gelmeyen karmakarışıklığa ille de dramın dolambaçlı dehlizlerine ihtiyaç duyuyordu. Eserlerinde duygularının zirvesine çıkmak bile seni tatmin etmedi. Kendine işkence etmekten aldığın zevkin tadına varmak için sürekli gerilimin dozunu yükseltiyordun bir eroinman gibi. Sinirlerini benzer yöntemlerinle patlamak üzere olan bir volkan haline getiriyordun. Eserlerinde ya bir kabadayı gibi böbürlenme ya okyanuslarla yarışacak kadar derin olan yaşam sevinci ya ölüme kendini adamışlık ya ölüm döşeğindeki bir hastanın bitkinliği ya da bildiklerini mezara götüren ketumluk hâkimdi. Gücünü yalnız ve tek insan olmandan alıyordun. Sert sözcüklerini nihayet Kohlhaas eserinde olduğu gibi insancıl bir boyuta yükselterek yumuşatmıştın. Ahenk duygusu hayatında olmadığı gibi sözcüklerinde de yoktu. Taşkınlığını tersinden akan bir okyanusa benzetiyorum ben. Tersten akan bir ırmağın götürdüğü yeri yüreğinin seni götürdüğü yer olarak algılıyordun. Tersten gitmeliydin yüreğinin götürdüğü yere. Değerlerine saygı duyduğun ülkenin senin değerlerine de saygı duyacağını düşünüyordun. Düşüncelerinde yaşadın sen; düşüncelerinde! Kendi karanlığına gömülen duyguları görmekte mahirdin. İç dengeni dengesizlikler ayakta tutuyordu. Kahramanların şöhretli değil; senin gibi uçlarda yaşayan insanlardı. İnsan ruhunun derinliğini kıskıvrak kavrıyordun. Ruhundaki duygusal yoğunluğa kahramanların bile dayanamıyordu. Vatansız olan ruhundu. Ruhunun vatanı da duygularınla hayallerindi. Dramınla sarstığın okuyucuyu aynı anda olağanüstü coşkunla başka dünyalara götürüyordun. Bir anda ölümden yaşama dönüşü yaşatıyordun okuyucuna. Yazdıkların senin dramındı. Senin kadar gerçek olmaları doğaldı. Seni üzenleri eserlerin aracılığıyla okuyucuna şikâyet ediyordun. Okuyucunun gözünde dramlarını sıra dışı yapan da senin kendini anlatmaya/anlaşılmaya duyumsadığın isteğinin paramparça ettiği ruhunun kanlı fotoğraflarıydı. Prinz Friedrich von Homburg en iyi dramından birisidir. Dramında yaratılışının özünü oluşturan trajediyi zirveye çıkarıyordun. Hayatının iniş ve çıkış basamaklarında okuyucuyla birlikte çıkmayı / inmeyi seviyordun ve yalnız olmadığını hissettiğin zamanlar kendini bu duygunun büyüsüne kaptırdığın zamanlardı. İmkânsızı başarmak gibi bir anlamı vardı yaşadıklarının. Aşırılıklarını bu yüzden törpülemek istemiyordun. Yazgının sana kurduğu tuzağa düştün. Başta ilgisi ve sevgisi senin için önemli olan Goethe sırtını döndü sana. İşinden ayrıldın. Yaşama nedeni saydığın dergin yasaklandı. Oyunların boş sahnelerde sahneleniyordu. Halk seninle alay etmeye başladı. Kitaplarını basmıyordu yayıncılar. Çalışacak iş bulamadığın gibi dostların ile kız kardeşin de seni terk etti. Ustalık eserin olan Prinz Friedrich von Homburg’un, hayalini kurduğun üne seni kavuşturacağını algılayacak durumda değildin. Hayat standardın düştükçe düşüyordu. Pespaye giysilerinle bir ayyaş gibi ortalıkta dolaşıyor, zaman zaman da izini kaybettiriyordun. Ne yaşadıklarının ne hislerinin ne de isteklerinin bir değeri yoktu ülkende. Tanıdıkların kendilerinden yardım istediğin için senden kaçıyorlardı. Dizginlemeye kıyamadığın dik başlı ruhunu hayat dışlıyor, aşağılıyor, yerden yere vuruyordu gözlerinin önünde. İçindeki Azrail karşına dikildi. Umarsızlığın kıskacında seni kurtaran meleğindi. Kıskandıklarının hiçbirinin cesaret edemediği kendini öldürme cesaretine sahiptin sen. Yerinde olmak istediğin insanlara bir meydan okumaydı intiharın. Seni/değerlerini dikkate almayan topluma yalnız ölmeyerek bir nanik attın. Senin gibi ölmeye meraklı olan bu kadının varlığıyla tanışacak, kıskanacaktı sana sırtını dönenler. İlk aşkına karşılık vermeyen kadından da öcünü alacaktın. Ölüm ortaklığından öte, kadına yüklediğin anlamlar çoğuldu. Bu kadın hasret gideremediğin annene duyduğun özlemdi. Bu kadın, senin tam bir erkek olduğunu ispatlayan duygu raporuydu. Bu kadın hasretini duyumsadığın hayallerinin sigortasıydı. Bu kadın yazdıklarının seni şöhrete taşıyan mucizesiydi. Bu kadın yazgının, acımasızlığını sana unutturan kıyağıydı. Ölmeden önce kız kardeşine ve seni sevmekten vazgeçmeyen gönül dostun Marie von Kleist’e veda mektupları yazdın. Otuz dört yaşında önce Henriette Vogel’i sonra da kendini vurarak ölüme de imzanı attın. Ait olmadığın bir dünyadan ait olduğun dünyaya göçtün. Trajedinin şairi, aşırılıkların kefenine sarıldı vücudun. Goethe gibilerinden ölüme gidiş biçiminle, ölümünü destansı kılarak öcünü aldın. Goethe, senin gibi halkın yaşama ve ölüme boyun eğişindeki evrensel hayatı da aşan adanmışlığın çılgınlığını ne yaşamaya ne de yazmaya cesaret edebilir. Yazık ki, sen bu gerçekten bihaber ayrıldın dünyadan. Ölerek kendini ölümsüzlük mertebesine yükselttin. Cesedini kendin gibi acının, hasretin, sevgisizliğin, aşağılanmanın… parçaladığı ruhlara ithaf ettin. Bu yüzden oyun yazarı olmuştun. Hayatın sahnesinde yaşadıklarını sahneleyecektin okuyucularına. Schroffenstein Ailesi, Kırık Testi, Robert Guiskardsu’yla oyunların birbirini takip etmişti.

Michael Kohlhaas’da iki yağız at olayından yola çıkarak toplum mekanizmasının işleyişini irdeliyorsun. Bu işleyişte aksayan yönlerin bireyin hayatı üzerindeki olumsuz etkilerini bir belgesel gerçekçiliğiyle ele alıyorsun. Öyküde sevdiğin diğer bir feylesof olan Rousseau’nun etkisi hissettiriyor kendini. Rousseau Toplum Sözleşmesi adlı eserinde bireyin özgürlüğünü elinden almadan bireyin kişiliği ile malını korumak sorumluluğu yüklenir topluma. Bireyler yasal haklarından eşit yararlanıp her tür insani ilişki içerisine girsinler birbirleriyle; sadece kendi kanunlarına boyun eğerek özgürlüklerini/özgünlüklerini korusunlar. Öykü bu görüşün manifestosu gibi. Senin manifeston da tutkuların değil; insanların basit olduğudur. Senin en büyük yanılgın kendine âşık olduğunu anlamamandı. Bu yüzden kendinde görüp sevdiğin yanlarını toplumun da görüp seni senin kadar sevmesini/ benimsemesini bekleyip durdun. Kibrinle kinini yarıştırdın. Ateşle baruttansa ateşle ateşi yarıştırdığın gibi. Kibrin bir kalkandı içinde ezildiklerinin karşısında ezilmemek için. Beyaz sayfalar senin poker kağıtlarındı. Hayatının kumarını oynuyordun beyaz sayfalarda. Sözcüklerin ruletinde ya kendini kazanıyor ya da kaybediyordun. Melekleri değil şeytanları dansa kaldırıyordun. Eserlerindeki şeytana özgü zekâ kıvraklığı tesadüf değil. Özverini edebiyatta adadın. Sözcükleri özverinle kendine âşık ettin. Ve bir erkek olarak ateşle yatan sözcükleri dölledin. Hissettiğin her duyguya kendini koşulsuz adadığın için adın –Ada- olmalıydı senin. Kuduz köpekler gibi sen de sözcükleri kudurtun. Karakterlerin ya tam bir varlık olarak kendilerini benimsiyorlar ya da varlıklarını bir bütün olarak dışlıyorlardı Kohlhaas’ta olduğu gibi. İki yağız at yüzünden; karısını, uşağını, malını kaybediyor. Katil oluyor. İdama giderken mutludur; çünkü insanlığı terk eden hak ve adaleti tekrar insanlığa armağan etmiştir. Gerilim eserlerinin kalbiydi. Guiskard’da oyunun bir nevi çil çil altınlar gibi bir anda dökülüyor sahneye. Bunun aksine Homburg, Penthesiles, Hermannsschla adlı oyunlarının olay örgüsü değişiyor. İzleyici bir çırpıda oyunun gizine eremiyor. Oyun karakterlerin her biri birbirinin bire bir eşitiymiş gibi başlayan oyunun ortasında bir anda karakterlerin her biri kendilerini tamamlayan tutkularına hırsla sarılıyorlar ve birbirlerinden kopuyorlar. Oyunlarında iç içe geçen tutkular nasıl bir bütün halinde birbirini var ediyorsa aynı tutkular bir bütün halinde birbirinden ayrılarak kendi tutkularını yaratıyorlar.

Karakterlerini dengesiz insanlardan seçmeni anlıyorum. Dengesiz insanlar ancak akılcı dünyanın dengesini bozabilirler. Dengesizler içten pazarlıklı değildir senin gibi. Ve dengesizlerin ne dünyaları ne de duyguları küçüktür. Sen bir insanın bir başka insan karşısında küçülmesine tahammül edemiyordun, benim gibi. Akılcı dünyanın insanlarının duyguları çıkarlarının boyutuna göre değişiyor oysa. Adiliğin kol kanat gerdiği dünyada kendi kendini kırmızı bültenle arıyordun.

Sevgili Kleist, tüyler ürperten öykün aşırı cömert davranarak yüreğini beynini… sağlığında tükettiğini kanıtlıyor. Tutkuya dönüşen iç tepkilerin şöhretin ayrıcalıklarından yararlanmana izin vermezdi yaşasaydın da. Yani kendini de fani dünyayı da tüketerek ayrıldın aramızdan. Kısa ömrüne asırlar sığdırdın. Dönek şöhretin zehrinden içmediğin için şanslısın. Başını mezarından kaldır da yirmi birinci yüzyılda eserlerinin seni halkın sanatçısı yaptığını gör. Mezarının başında “Dünyadan Bir de Kleist Geçti…” derken bak yıldızlar şapkalarını çıkarıyorlar göklerin zirvesinde sana. İşte zirvedesin! Gururlarının yücelttiği insanlar başları dik mezara uzanırlar ki, ölüm bile gururlarını yerlerde sürümesin.

Evet, kimsenin eli sana kalkmayacak bundan böyle. Hayat da zaaflarının üstüne giderek senden mükemmel bir savaşçı çıkarmıştı. Küçülmeden, insanlığından ödün vermeden, kimseye benzemeden, acıyı, ihaneti, sevgisizliği, aşağılanmayı… yüreğinin derinliklerinde his ede ede ayrıldın cücelerin dünyasından. Cücelere değil ölüme boyun eğdin. Boyun eğerek ölümün elindeki hayatının kontrolünü aldın. Ona da boyun eğmiş sayılmazsın böyle düşündüğümde.

Mezarının başına bir buket kır çiçeği gibi bırakıyorum duygularımı. Sevgimin seni terk etmeyeceği bildiğim gibi mezarında da üşütmeyeceğini biliyorum. Sevgilerimle.

Bedriye Korkankorkmaz

Yorum yapın