Huzur / Bir Huzursuz’un Bi-huzur’u – Ümit Cingöz

Ahmet Hamdi Tanpınar?ın, Huzur?unda, huzura eremeyen burjuva aydınının huzursuzluklarına, çıkmazlarına, varoluş sorunsallarına, çözümsüzlüklerine, roman boyunca Mümtaz?la birlikte tanıklık ederiz; ama huzuru romanın adından başka bir yerde göremeyiz. Huzur, bu yönüyle huzurunu bulamayan bir romandır ve adını romanın başından sonuna kadar inkâr eder.

Romanın başından sonuna kadar süre giden ?huzursuzluk? hali dönemin savaş öncesi huzursuzluğundan mı, kahramanların açmazlarından mı, olayların melankolisinden mi, yazarın tutumundan mı kaynaklanır? Verilecek yanıtlar, üç aşağı beş yukarı birbirleriyle ilişkindir. ( -Evet, dönemin huzursuzluğudur. -İstanbul?un çarşılarına karaborsa malları düşmüş, savaş zengini adayları stok yapmaya başlamıştır.- Evet, kahramanların açmazlarının huzursuzluğudur. ? Mümtaz, romanın başında İhsan için tedirgindir, ya iyileşemezse, ya eski günlerine dönemezse, sonra vapurda Nuran?la tanışır, Nuran?a âşık olur ama ya Nuran?ı kaybederse!-Evet, olaylar ve aşk melankoliktir.- Mümtaz ve Nuran?ın mutluluklarına, mahur bir hüznün gölgesi düşer. Nuran?ın kızı Mümtaz?ı kabul edecek midir, mutluluklarını koruyabilecekler midir, Suat?ı ve Suat?ın ölüsünü aşklarında nereye koyacaklardır, Mümtaz?ın germiş olduğu ip ne zaman kopacaktır?- Evet, yazarın tutumudur. -Tanpınar, huzursuzluktan ?Huzur? çıkarmıştır.- Hepsi birbirini besler. Hepsi aynı huzursuzluğa akar.

Huzur, Nuran ile Mümtaz?ın aşkı üzerine temellense de sadece bir aşk romanı değildir. Yer yer felsefî bir metne, yer yer şiirsel bir anlatıma doğru da kayar.

Mümtaz?ın, huzursuzlukları, yaşamı, doğayı algılaması ve sorgulamasıyla, varoluşçu romanlardaki karakterlere yaklaştığı görülür. Bir kayanın üstüne oturur ve düşünür:

??büyük ışık parçaları şuraya buraya ateşten yarasalar gibi uçar, kayaların üstüne asılırdı. Bu, bir mevsim gibi bereketli, velut bir saatti. Çünkü gündüzleri, sadece yosunlu, rüzgârın, yağmurun sünger gibi delik deşik ettiği taş parçaları olan kayalar, bu saatte birdenbire canlanır, birdenbire kudretleri ve cüsseleri insanın çok üstünde, talih gibi susan ve yalnız varlıklarının içimizdeki aksiyle konuşan bir yığın hayal varlık Mümtaz?ın etrafını alırdı. Ve Mümtaz onların arasında küçücük cüssesiyle, içinde genişleyen hayat idrakiyle bütün benliğini saran o acayip, kökü çok derinlerde, korkunun rüzgârında dağılmaya çalışırdı. Bu her şeyin ayrı şekilde dirildiği, seslerin kabartma kazandığı, derinleşen, dost yüzünü, sıcaklığını kaybeden göklerin altında insanoğlunun namütenahiye doğru küçüldüğünü, tabiatın bize her taraftan ? Ne diye ayrıldın, sefil ıstırapların oyuncağı oldun, gel, bana dön, terkibine karış, her şeyi unutur eşyanın rahat ve mesut uykusunu uyursun!? dediği saatti. Mümtaz bu sesi ta belkemiklerine varıncaya kadar duyar ve manasını pek anlamadığı bu davete koşmak için küçücük varlığı katılaşır, kendi üstüne kapanırdı.? (s.31 )

Roman boyunca varlık sorunsalı, kah Mümtaz kah İhsan tarafından dillendirilir. Varlık sorununun dillendirildiği yerler de romanı Sartre?ın Bulantı?sına veya Camus?nun Yabancı?sına yaklaştırır. Bulantı?da yaşamı anlamlandıran ölümdür. Yabancı?da insanı hayatın dışına iten, ölümün kaçınılmaz gelişidir. Aynı algılara Mümtaz?ın çıkışsızlıklarında, İhsan?ın konuşmalarında denk geliriz.

? Bir şey sona ermek için başlamıştır. Serüven uzamaya gelmez, ona anlam veren ölümdür yalnız. Bu ölüme belki benim de sonum olan bu ölüme sürüklenirim. Geriye dönmek elimden gelmez? Her ana bütün varlığımla sarılırım ?? ( Sartre, Bulantı, Can Yay. s. 57 )

? Yaşayan et gövdem, guruldayan suları yavaşça döndüren gövdem, yağı döndüren etim, etimin kanı? eti varoluştan morarmış?? ( Bulantı, s.140 )

Mümtaz da kimi zaman( Nuran?la tanışmadan önce ) iç huzurunu ölümde bulacağını düşünür.

?Yaşam ölümle bitiyor diye kapayacak mıyız gözümüzü, yüreğimizin kapılarını, insanın acısına, çaresizliğine?? ( Camus, Can Yay. Yabancı s.8 )

? Ama herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. İnsan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi? Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi?. ( Yabancı s.109 )

Mizahi bir duyarlık taşıyan kimi benzetmeler de birbirini andırır:

?Elini karıştırılan bir yemeğin üzerinde kuruyan bir kaşık gibi uzattı.? ( s.140 )

?Adamın boynu ve göğsü yükün altında eğilmişti? Yalınız başı omuzlarının üstünde değil de, göğsünden çıkmışa benziyordu.? ( s. 339 )

?Burnu, bir bıçağın elmaya saplandığı gibi yüzüne saplanmıştı sanki?? ( Bulantı, s.140 )

MÜMTAZ?DA VAROLUŞ SORUNSALI

?Mümtaz bu ölüm bahçesinin canlı hayallerine, o kül rengi tıknazlıktan kopup kendisine gelen her şeye anlamadan bakardı.? ( s.59 )

?Acaba bu son mu? Diye düşündü. Son? Kurtuluş? Her şeyin bitmesi ve perdenin inmesi. O büyük ve ferahlatıcı boşanma. Bütün kafasındakilere ?Paydos!? demek, kapıları açmak ve yol vermek, son zerresine kadar her hatırayı, her hayali her tasavvuru kovmak ve herhangi bir nesne, cansız ve şuursuz olmak?? ( s. 64 )

? Kaç defa Mümtaz, tıpkı şurada sekiz on kulaç su kaldı; ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü? Hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün bu basit işin çözülmez bir yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun bin türlü engellerle doluvermesiydi. Bütün ıstıraplarım o eşikte bitecek? Ölümün mü hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir akibet. Fakat mademki hayat denen piyango bileti beni teşkil eden âdem parçasına isabet etmiş. Mademki kainat her zerresiyle benim için canlanmış o halde duyguların ve duyumların cennetinde bu acayip Walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım?.? ( s. 67 )

Tanpınar, Mümtaz?la ölümü derinlikli sorgular; ama hemen arkasından gelen benzetme
-hayatın piyango biletine ve Walt Disney oyununa benzetilmesi, – hem hayatı hem de metni sığlaştırır.

?Her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor. Ne ölüm var ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. İnsanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! Şuurla var olmayı ödüyordu? Hakikatte bunlar hep varlık vehminin çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu, hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum? Mademki düşünüyorum. O halde varım, mademki duyuyorum o halde varım, mademki harp ediyorum o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum o halde varım. Sefilim varım, budalayım varım! Varım! Varım! Diyordu.?( s. 72)

İHSAN?DA VAROLUŞ SORUNSALI

?İnsan için asıl saadet bu anladın mı Mümtaz? Sonunu bile bile ve bu sona rağmen kendisini idrak etmek? Fakat bütün ölüm çarkına rağmen kendimi ikrar ettim. Varım, diyorum; fakat yarın olmayabilirim; fakat şu dakika varım? Varız. Anladın mı Mümtaz? Varlığını sevebiliyor musun? Uzviyetine dua edebiliyor musun? Ey gözüm, ey boynum, ey kollarım, karanlık ve aydınlıklarım? size şükrediyorum bu dakikanın sarayında, bu anın mucizesinde beraberce var olduğumuz için; sizinle bir andan öbürüne geçebildiğim için, anları birleştirip düz ve yekpare bir zaman kurabildiğim için?
– Macide: Varlık sadece Allah?ın değil midir?
– İhsan: Elbette Macide; ama biz de varız; belki biz var olduğumuz için o kuvvetle var.? ( s. 239 )

Romanın kimi pasajları ise şiirseldir. Hatta Tanpınar?ın kimi şiirlerinin romana yedirilmiş halidir:
?Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim? ( Ne İçindeyim Zamanın )

?Masmavi bir dünya içinde idiler. Buğulu, şeffaf bir mavilik, sonra benek benek, yaprak yaprak dağılan, geniş oluklar halinde akan bir altın yağması. Yüzlerce görünmeyen ağzın üflediği ney nağmeleri ve onun etrafında bu musiki ile beraber büyüyen, değişen, ilerleyen sessizlik… ( s. 186 )
?
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa’da zaman
?
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevi ahenk.
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette
Belki de rüyası büyük cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin. ( Bursa?da Zaman )

?? büyük sofa onunla doluyor, pencerelerden dışarı taşıyor, adeta bahçe son çiçeklerinin sararmış yapraklarının üzüntüsüyle onda değişiyordu. Bazen her şeyi kendi cevherine ve oradan da daha derin bir asıla iade edilecek gibi eriyor, tavandaki küçük avize gibi bu gül yağmuruna benziyen ses çağlayanında kavs-i kuzahlarla tutuşuyor.? ( s. 264 )
?
BİÇİM

Roman, biçimsel olarak her ne kadar dört bölümden oluşsa da romanda asıl bir bölüm vardır: Mümtaz. Romanın başından sonuna kadar Mümtaz?ı izleriz. Suat, daha Suat bölümüne gelmeden Mümtaz?la Nuran?ın sırça hayatlarına iri bir taş teklifsizliğiyle düşmüştür. İhsan, ilk bölümde geri plandadır. Hastadır ve iyileşip iyileşemeyeceği daha belli değildir. Suat bölümünde kendi karakterini bulur. Nuran, İhsan bölümünde ortaya çıkar. Mümtaz da Mümtaz bölümünde karakterinden uzaklaşıp, varlığını taşıyamaz hale gelir. Yarı meczuptur.

?Suat?ın birdenbire pencereden düşen bir taş gibi hayatının ortasına düşmesi? mektup yazması, hepsi iğrençti?? ( s. 224 )

?Mümtaz başı açık yürüyordu? Sanki her şeyden iğreniyordu. Her şey onun için manasızdı. Her şeyde Suat?ın kirli eli, Yaşar?ın o taptaze haremağası yüzünü çevreleyen beyaz saçları vardı. ?Sevilmeyen bir kiracı, hiç istenmeyen bir misafir gibi iki kişi hayatınıza taşınabilirler, oradan sadece mevcudiyetleriyle, güneşin altında nefes almaları, duygu ve düşünceleri aynı kelimelerle kullanmalarıyla sizi zehirleyebilirlerdi.? ( s. 225 )

KİŞİLER

Mümtaz

Mümtaz, hem romanın hem de huzursuzluğun kahramanıdır, kendini hayata konumlandıramayıştır. Kendisinin mezarıdır ve roman sonunda kendi mezarına yarı meczup girecektir.

??Dört tarafımızı saran mengene dişleri, ne bileyim? Sevilen şeylerin birbiri peşinden inkârı? Babam gibi olacağım korkusu. Nihayet, ne yapsam bir türlü ölümden kurtulamayacağım. Hiç olmazsa beni bir uçta, bir kutup yolculuğunda bulsun. Yahut toplu bir halde enternasyonal söylerken bulsun?? ( s. 125 )

?Mümtaz Nuran?ı her eve bırakışında bunu sonuncu zannederek korkardı. Ona göre ruhun en az tahammül edeceği şey saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataklıktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmaya çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz.?( s. 209 )

?Dünya bensiz de mevcut. Kendi kendine mevcut. O berdevam. Ben bu devamın küçük bir çizgisiyim. Dünyayı bir daha kuramayacak mıyım? ( s. 384 )

?Kendini gündelik hayatın ortasında birdenbire o kadar zengin yapan hüznün şifasızlığının, hangi pınarlardan toplanıp geldiğini anlardı.? ( s. 115 )

?düne kadar yaşadığı hayatın kendisini bir gecede nasıl dışına attığına şaşırıyor.? ( s. 234 )

?Dudaklarında hep o garip, insanda bir ömrün üzerine vurulmuş kilit hissini bırakan tebessüm vardı.? ( s. 391 )

Nuran

? Ayrı ayrı evlerde yaşıyordu. Aşkın ve vazifenin evlerinde yaşıyordu. Birinden öbürüne geçtiği zaman az çok kendi de değişiyordu.? ( s. 196 )

Nuran, Mümtaz?la aşkın evinde yaşar; hatta huzuru da bulur; ama ?huzurları? zamanla etraflarını huzursuz eden bir huzursuzluğa dönüşür. Fatma, Mümtaz?ın yanında histeri krizleri geçirir. Macide huzurlarından rahatsız olur, Nuran?ın ağabeyi de Mümtaz?ı kabullenemez. Nuran bütün sorunlarla başa çıkabilir.

?? engelin üstünden çok iyi terbiye edilmiş bir koşu atı gibi tereddütsüz atladı. ( s. 105 )

Tâ ki Suat?ın intiharına kadar. İntihar, Nuran?ı aşkın evinden çıkarıp, vazifenin evine gönderir. Ki bu seçiminden sonra da Nuran sıradanlaşır. Mutsuz da olsa aşkını ve Mümtaz?ı ?mutsuz bir huzura? feda eder. Mümtaz, Nuran?daki başkalığa, onun ince sanat zevkine, duruşuna, beyaz bir rüyayı andıran güzel yüzüne âşıktır. Nuran, Fahir?e dönme kararı ile Mümtaz?ı, huzursuz hayatına yeniden uyandırır.

?Fahir sinirli ve bezgin, Nuran sadece sabırlı, yan yana, birbirlerine kapalı; fakat gündelik işlerde açık, iki tesadüf mahkûmu gibi yaşamışlardı.? ( s. 74 )

Nuran, huzuruna gönüllü kürek mahkûmu olur ve Fahir?e döner.

?Mademki Fahir bana dönüyor, mademki hastayım, sana muhtacım, çocuğunun babasıyım, beni reddetmemelisin diyordu, ben dönmeğe mecburum, mesut olmayacağımı biliyorum; fakat huzur için buna mecburum demişti.? ( s. 374 )

Suat

Romanda, Suat?ta Dostoyevski karakterlerindeki derinlik ve gerçeklik var mıdır bilinmez; ama hem yaşayışında hem de Nuran?a duyduğu aşkta, derinlik yoktur. Suat, satıhta yaşarken mutludur. Derine indiğinde mutsuz ve huzursuz olur. Nuran için mektuplar yazdığı günlerde bile sevgilisi vardır. İntiharı kendi hayatını değil; Mümtaz ile Nuran?ın aşkını bitirmiştir. Kendi hayatı çoktan bitmiştir aslında. Ne ailesi ile ilişkilerinde ne de sevgililerinde aradığı mutluluğu ve huzuru bulabilmiştir. İntihar için seçtiği mekân da önemlidir. Suat, kendi evinde, kendi hayatını bitirmek için değil; Mümtaz ve Nuran?ın evinde dâhil olamadığı, hiç bulamadığı huzuru bitirmek için intihar etmiştir. Bu yönüyle de huzursuzluk için yaratılmış karakter izlenimini vermektedir.
?
DOĞU BATI SORUNSALI

Mümtaz?a göre şark beklemenin yeridir; ama Mümtaz huzuru sabırla beklemesine rağmen bir türlü bulamaz. Romanda sorun daha çok İhsan?ın ağzından dile getirilir:

?? Ve şu bahar saatinde bu lokantada, bu denizin karşısında olduğumuza şükredeceğiz. Sonra da kendimize mahsus, şartlarımıza uygun yeni bir hayat kurmaya çalışacağız? Masal biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın içinden fışkırır. Hele mazi ile bağımızı kesmek, garba kendimizi kapatmak? Her şey bir devam istiyor?. Zaten ölü kökleri atacağız, yeni bir istihsale gireceğiz?? ( s.92 )

?Diğer taraftan yeni ile garp ile münasebetimiz sadece akan bir nehre sonradan eklenmekle kalıyor. Halbuki su değiliz; insan cemaatiyiz ve bir nehre katılmıyoruz; bir medeniyeti kültürüyle benimsiyoruz. Yeniye başından itibaren bizim olmadığı için şüphe ile eskiye eski olduğu için işe yaramaz gözüyle bakıyoruz. ? ( s.247-248 )

?Birisi eski bir medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmış kiracısı olmasınlar.? ( s. 251 )

DIŞ GERÇEKLİK

Kahramanların ve yazarın dış gerçekliği algılamalarının yarattığı huzursuzluk, gerek Tanpınar?ın tutumuna gerekse Mümtaz?a yansır. Yazarı ya da Mümtaz?ı huzursuz eden realite, Mümtaz?ı da yazarı da içe döndürür. Mümtaz vapurda iki çocuğun konuşmasına kulak misafiri olur:

?Hayır, hayat her çağda insanı zehirleyebilirdi. Vapura gelirken peşleri sıra konuşan iki fakir çocuğun geçim sıkıntısından bahsedişlerini duymuştu. O yaşta konuşulacak şeyler miydi? ?ben okumak istemiyorum diye tutturdum. Zaten hocalar işin farkında değiller, bundan adam olmaz diye söylenip duruyorlardı. Girdik çıraklığa. Haftada yüz elli kuruş bozdur bozdur harca? Ne ise kitap parasından kurtuldum? Başını çevirip bakmıştı?? ( s. 78-79 )

Yazar, çocukların konuşmalarına geçim sıkıntısını yakıştıramaz; ama hayatlarında böyle bir gerçekliklerinin olması yazarı ve Mümtaz?ı rahatsız etmez. Topluma, toplumun sorunlarına omzu üzerinden bakar plakları ve musikiyi konuşmaya devam eder.

Tanpınar?ın yoksulluğu anlaşılabilir ve normal ( çünkü hayat ona göre piyango biletidir ve çocuklara çıkmamıştır ) fakat çocukların böyle şeyleri konuşmalarını anlaşılamaz bulması, anlaşılmaz bir durumdur.

Tanpınar, kimi yerlerde yoksulluğu yüceltse de kimi yerlerde yoksulları, hayatlarını hiçbir zaman öğrenemeyeceği insanlar olarak algılar:

? Peguy?u okumadın mı? O ne cümledir? Ateş gibi; fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir.? ( s. 249 )

?Üsküdar?ı seviyordu, fakat halkı fakir, kendisi bakımsızdı. Mümtaz bu biçarelikler arasında acemşiran, sultaniyegâh diye rahatça yaşıyordu. Ama hayat, hayatın daveti nerede kalıyordu?…Ben ölümün zapt ettiği bir ülkede mi yaşıyorum?…? ( s. 171 )

Mümtaz yine bu yoksulluğun rahatsız edici görüntüsü ve sesinden ya Nuran?la ya da musiki ile sıyrılacaktır. Birden bire karşılarına çıkan bir çeşme, onu sefaletin ortasından alıp nimetlerin ötesine davet edecektir.

?İşte bu sefaletin, kirin, bakımsızlığın içinden? birden bire umulmadık yerde yaldızlı taşı kırık bir geçmiş zaman çeşmesi parlıyor, biraz ötede kubbesi yıkılmış bir türbede düzgün ve vakur cephesiyle kendini gösteriyor, bir medrese meydana çıkıyor.? ( s. 188 )
?
?Biz düşüncemizi çoğu zaman omuzlarımızda taşırız. Onun için onları kımıldatmamız bu düşüncenin ağırlığı nispetinde güç olur. Mümtaz bütün ömrüyle bu kayığa yıkıldığını, orada külçelendiğini biliyordu. Mümtaz dışında hemen hemen herkes kendi ömrünün rüzgârında dağılmış gibiydi. Madde kadar sert bir ümitsizliğe kapanıyordu. Yalnız görenin tanıdığı bir hayal âlemine dalmıştı. İnsanoğlu insana yüklenerek yaşıyor. Ben yükümün derecesinde yükselebilirim. Yükselmezsem altında ezilmeğe razıyım. Öyleyse kal mezbelende.?

Mümtaz, romanı, romanın yükünü, romanın sonuna kadar omuzlarında taşımıştır. Romanın sonunda herkes kendisine bir yer bulmuştur; fakat Mümtaz elinde kırık ilaç şişeleri, ensesinde bir ölü ve Hitler?in sesi ile kala kalmıştır. Kaldığı yer kendi mezbelesi midir, yükünde yükseldiği yer midir? Belli değildir.
Ümit Cingöz

Huzur / Bir Huzursuz’un Bi-huzur’u – Ümit Cingöz” üzerine 2 yorum

  1. Huzur,bir çırpıda okunacak roman olmadı benim için,kalemimle altını çizdiğim bir çok cümlenin tahlilini okumak iyi geldi,teşekkürler..

  2. Roman da koskaca bir İstanbul var; nerede ise ana kahraman İstan bul ama maalesef yorumda hiç bahsedilmemiş.Ayrıca Osmanlı dan Cumhuriyete geçiş sancıları, 2. dünya savaşının ayak sesleri bunlar hep ıskalanmış.
    Dğu batı sorunsalı diye geçitirilmiş olaylar.Analizler hep göz ardı edilmiş.Bence çok eksik ve yüzeyden bir değerlendirme.Ümit Cingöz varoluşculuktan kendini kurtararak romanı bence yeniden okumalı.
    Ruhi Örmeci

Yorum yapın