İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından Iris Murdoch üzerine

iris-murdoch1919’da Dublin’de doğan Iris Murdoch, çağdaş İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Uzun yıllar Oxford’da felsefe dersleri vermiş ve 1954’te yayımlanan ilk romanı Under the Net ile romancılık hayatına atılmıştır. O günden bu yana, ikisi tiyatroya da uyarlanan yirmi iki roman, üç felsefi inceleme kitabı, iki piyes, çeşitli deneme ve makaleler ve bir de şiir kitabı yayımlamıştır. Iris Murdoch adı ülkemiz okurları için de pek yabancı sayılmaz.

Dilimize daha önce Sartre’ın Yazarlığı ve Felsefesi (1964) adlı inceleme kitabı, İtalyan Kızı (1971) ve Tek Boynuzlu At (1983) adlı romanları, Yavanlığa Karşı (1986) adlı denemesi ve Bryan Maggee ile yaptığı bir söyleşi çevrilmiştir(1)

kesik-bir-basMurdoch’un hemen hemen tüm romanlarında, felsefeciliğin varlığı kendini açık açık duyurur. Okurun edindiği ilk izlenim, belki de, roman da yazmaya soyunmuş bir felsefeciyle karşı karşıya olduğudur. Ne var ki Murdoch’un romanlarını, sözgelimi Aldous Huxley’in romanlarını yaptığımız gibi, geleneksel anlamda ‘felsefi roman’ ya da ‘tezli roman’ diye adlandırdığımız türlere sokmak güçtür, çünkü Murdoch’un yapıtları sözünü ettiğimiz türlerdeki yapıtlarda olamayacak ölçüde bir olay örgüsüne, roman entregine ve bunların da ötesinde her şeyden önce ‘pathos’ yaratma niteliğine sahiptir. Iris Murdoch’un kendi sözlerine bakacak olursak, bir sanat yapıtında felsefe felsefe olarak var olamaz. Şöyle diyor Murdoch kendisi ile yapılan söyleşide: “Felsefenin edebiyat üzerinde herhangi bir ‘genel rolü’ olduğuna inanmıyorum (…) Kuşkusuz yazarlar kendi dönemlerinin fikirlerinden etkilenirler ve felsefi değişime ilgi duyabilirler, ama ortaya koymayı başarabilecekleri felsefe pek önemsiz olacaktır. (…) Sanıyorum, bir edebiyat yapıtına felsefe girer girmez -ve haklı olarak” yazarın oyuncağı olur.”(2) Iris Murdoch’un vurguladığı gibi, edebiyat, kavramsal düşüncenin baştan çıkarıcılığından sakınmak ve bu düşünceyi bir oyuncak haline getirmemek zorundadır. Ama, ne yazık ki, Murdoch’un kendisi de, bu söylediklerini her zaman yerine getirmiş sayılmaz, çünkü kimi romanları ‘felsefi’ diyaloglarla fazlasıyla doldurulmuştur. Söz konusu felsefi diyaloglar birer yazınsal öğe olma işlevlerinden uzaklaştıkları ölçüde yapıtların sanatsal değeri de doğal olarak düşmüştür.

Benimsediği anlatım kalıbını göz önünde tutarsak, Iris Murdoch, E.M. Forster’ın yolundan gitmiş bir yazardır. Yapıtlarının içeriklerindeki farklılık bir yana, Forster gibi o da, geleneksel öykü kalıbını benimsemiş, biçimsel anlamda XIX. yüzyıl yazarlarınınkine benzer anlatım ve tekniklerle romanlar yazmıştır. Bir XX. yüzyıl yazarı olduğu halde, Murdoch’un geleneksel öyküleme kalıbını seçmesinin kendine göre birtakım gerekçeleri, düşünsel nedenleri vardır. Murdoch’a göre sanat, kişiselliğin bir ifadesi değildir, büyük sanat kişisellikten her zaman uzaktır. İşte bu nedenledir ki Murdoch’un en çok yeğlediği yazarlar da, Proust, Joyce gibi kendi egolarından yola çıkmış olan XX. yüzyılın kimi yenilikçi yazarları değil, tersine, çeşitli karakterler yaratmış olan kimi XIX. yüzyıl yazarları (sözgelimi Tolstoy, Jane Austen) ya da Homeros ve Shakespeare gibi insan doğasının gerçeklerini ilk kez özgün bir biçimde dile getirmiş olan klasiklerdir.

Murdoch’un ilk romanı olan Under the Net (1954), birçok eleştirmence onun en özgün ve en otantik yapıtı sayılmış, bundan sonra yazdığı hiçbir romanda söz konusu yapıtın düzeyine çıkamadığı ileri sürülmüştür. Londra’da yaşayan genç bir İrlandalı yazarın serüvenlerini konu edinen roman pek çok özyaşamöyküsel öğe içerir. Hem pikaresk edebiyatın, hem de ‘Bildungsroman’ adı verilen türün bir örneği sayılabilecek Under the Net, ilk bakışta klasik anlatım tekniğine, geleneksel öyküleme tarzına dayanır gözükse de gerçekte roman sanatı açısından yenilikçi öğeler barındırır. Sözgelimi roman içindeki çeşitli öykülerin hiçbir zaman sonuca bağlanmamış olmaları, yaşamdakine benzer bir sürekliliği taşımaları, bundan başka yazarın kendisini neredeyse görünmez kılmış olması, romanın ironili şiirsel dili, yapıtın başarı düzeyini yükselten en önemli etkenlerdir. Iris Murdoch’un ikinci romanı olan Flight from the Enchanter (1956) ise mülteci sorunları çerçevesinde, iktidar ilişkilerini, özgürlük-kölelik temalarını işler. Romanın düşünsel çatısı içinde Simone Weil’in ‘köksüzlük’ kavramı ve fikirleri ağırlıklı bir yere sahiptir. Öte yandan kitabın başlığının da düşündürdüğü gibi, ‘özgürlük’ sorunsalı Iris Murdoch’un bundan böyle tüm romanlarında boy gösterecek başat bir tema olacaktır.

Iris Murdoch’un sanatçılığının felsefi temelleri onun roman dünyasını anlamak açısından büyük önem taşır. Murdoch, ahlaksal ‘iyi’ kavramı üzerine kaleme aldığı inceleme yazılarında, Sartre felsefesinde birbirini köleleştirmeye çalışan bir bilinçler çatışması olarak ortaya çıkan özgürlük sorununa, ya da daha doğrusu sorunsalına, Sartre’ınkinden değişik, ve gerçekte onunkine karşıt, bir çözüm getirmeye çalışır. Murdoch’a göre özgürlük, insanın yalnızca kendi istenç gücünü ortaya koyması, onu gerçekleştirmesi değildir; özgürlük daha çok bizim başkalarının varlığını tasarımlayabilme gücümüz, başkasını başkası olarak kabul edebilme yeteneğimizdir. Sevgi adı verilen duygu da, bu başkalığın tanınmasıdır. Sevgi insanın kendisiyle ilgilenmesi, kendine kapanması değil, karşısındaki kişiyi bir başka ben olarak görerek, onu gözetmesi ve ona dikkat yöneltmesidir. Sartre’ın özne-nesne ilişkisi olarak saptadığı ilişkinin yerine Murdoch’un bir özne-özne ilişkisini koymayı önermesi, onu, açıkça, varoluşçuluğun Hıristiyan kanadına, özellikle de Gabriel Marcel’e yaklaştırır gibidir. Gabriel Marcel’in Sen” kategorisi, Murdoch’un sevgi sözcüğünden anladığı şeyi en iyi ortaya koyan bir terimdir. Ancak, dinsel düşünce çağının artık gerilerde kaldığını savunan Murdoch, kimi gizemci eğilimler dışavurmakla birlikte, Hıristiyanlığa pek sahiplenir gözükmez, onun yerine daha çok Kant’ınkine oldukça yakın bir ethik anlayışını benimser. Kanımca şunu bile söylemek olanaklıdır ki, Murdoch İyi” kavramını mutlaklaştırmak istemesi, onu bireylerin edimlerinden bağımsız bir töz haline getirme çabasıyla, bir çeşit yeni Platoncu bile sayılabilir. Nitekim inceleme kitaplarından birine verdiği ad The Sovereignty of Good (İyinin Hükümranlığı)- bu kanımızı doğrular niteliktedir. Öte yandan lris Murdoch, Sartre felsefesinde olumsuz bir anlam taşıyan ve zorunluluk kavramının karşıtını oluşturan olumsallık (contingence) kavramını, Sartre’den farklı olarak, olumlu bir anlamda değerlendirir ve onu bir anlamda yüceltir. Murdoch’un olumsallıktan kastettiği şey, hayatın temeldeki amaçsızlığı, belirsizliği, binbir türlü beklenmedik şaşırtmacayla dolu oluşudur. Murdoch bu olumsallığı Sartre’da olduğu gibi bir zorunluluğa dönüştürmek yerine -Bulantı romanında kahramanın caz ezgisindeki matematiksel zorunluluğa duyduğu hayranlığı ve onu ülküleştirmesini anımsayalım- onu olduğu gibi kabullenmeyi, onu saymayı ve sevmeyi önerir. Tabii bütün bunlar yalnızca ahlakçı Murdoch’un önerdiği çözümlerdir ve sanatçı Murdoch’un romanlarında genellikle efendi-köle ilişkisi biçiminde ortaya çıkan yaşantılara oldukça uzak düşerler. Murdoch’un romanları, bu açıdan, bir hayli kötümser, ‘iyi-’ye çıkış yolunun hiçbir biçimde gösterilmediği, bunun yorumunun bilerek okura bırakıldığı, bir bakıma Umberto Eco’nun düşündüğü anlamda ‘açık yapıt’lardır.

Iris Murdoch’un romancılığının düşünsel arka planına bu kısa genel bakıştan sonra yeniden yapıtlarına dönecek olursak, çeyrek yüzyıllık bir zaman süreci içinde, şu romanları yayımlamış olduğunu görürüz: 1957’de yayımlanan The Sandcastle geleneksel anlatım kalıpları içinde evlilik sorunlarını işler. The Bell (1958) ruhani sınıftan olmayan bir din topluluğunun parçalanmasını konu edinen, güçlü ve sürükleyici bir olay örgüsüne sahip, öykü anlatma eğiliminin ön plana çıktığı, dinsel alegorilere ve belirgin bir simgeciliğe dayanan, tipik bir Murdoch romanıdır. 1961’de yayımlanan Kesik Bir Baş ise (A Severed Head), Iris Murdoch’un en varoluşçu romanlarından biri olarak nitelenebilir. Tabuları, Freud’un cinsellik kuramını ve ruhçözümleme yöntemini konu edinen roman oldukça mizahi bir dille kaleme alınmıştır. Murdoch’un demirbaş temalarından sayılabilecek evlilik kurumu çerçevesinde ele alınan ahlak anarşisi sorunu, romanın altı ana kahramanı arasında geçen bitip tükenmek bilmez bir kovalamacalar oyunu içinde, zekâ dolu, ironili ve eğlendirici bir üslupla deşilir. Romanın özellikle diyalog yanı güçlü olduğundan, tiyatroya da uyarlanmıştır. Murdoch’un 1970’e değin yazdığı romanlar üç aşağı beş yukarı aynı tema ve konuları yinelerler ve bu romanlarda simge, alegori, dinsel telmih, efsane, mitos gibi öğeler ağır basar. Bunlar arasında; özgürlük, olumsallık, büyülenme gibi başat temaların karmaşık bir metin örgüsü içinde işlendiği An Unofficial Rose (1962), dilimize de çevrilmiş olan Tek Boynuzlu At (1963), gotik bir melodram havası taşıyan İtalyan Kızı (1964), 1916 İrlanda Ayaklanması’nın toplumsal bir arka plan olarak işlendiği The Red and the Green (1965), karşıt ethik seçeneklerin enikonu simgeci bir dille anlatıldığı The Time of the Angels (1966), kara büyü, şantaj, komplo, başarısızlık vb. olaylar çerçevesi içinde Güzel ve İyi’nin dile getirildiği The Nice and the Good (1968), ve ihtiyar bir adamın örümceklere duyduğu aşırı ilgi ve merakın anlatıldığı Bruno’s Dream (1969) sayılabilir. Iris Murdoch’un 1970’ten sonra yazdığı romanlar hemen hemen yine aynı temaları işlemekle birlikte, teknik ve anlatım açılarından daha gelişmiş bir görünüm sunarlar Sözgelimi eleştirmenlerce ‘simgesel bir pandomima’ olarak nitelenen A Fairly Honorable Defeat (1970) yine evlilik ve sevgi temalarını işler, ama bunu önceki romanlarına oranla daha fazla gerçeklik duygusuyla yapar. An Accidental Man (1971) ve The Black Prince (1973) anlatım tekniği açısından çeşitli yenilikler getiren romanlardır, özellikle The Black Prince Murdoch romancılığında ilk kez “yazmak, yazarlık” gibi temalara eğilmesiyle dikkat çeker. Iris Murdoch’un bu yapıtlarını: The Sacred and Profane Love Machine (1974), A World Child (1975), Henry and Cato (1976), The Sea, the Sea (1978), Nuns and Soldiers (1980), The Philosopher’s Pupil (1983) ve The Good Apprentice (1986) adlı romanlar izlemiştir.

Iris Murdoch’un roman kahramanları, genelde, kültürlü, zeki, çoğunlukla aşırı duyarlı ve sofistike yaratılışlı kişilerdir. Bu kişiler kendilerini hep birtakım anlaşılmaz, içinden çıkılmaz durumlar içinde bulurlar ve çoğu kez usdışı, şiddetli bir olay onlara özgürlüklerinin eksikliğini, bilgi ve sevgilerinin noksanlığını gösterir. Bu arketip olay örgüsü Murdoch’un hemen hemen tüm yapıtlarında aynı biçimde yinelenir ve romanlarının biraz da birbirine benzemesindeki en önemli etkendir denebilir. Beri yandan Murdoch, yazara toplumsal bir işlev yüklemediğinden romanlarıyla bir toplum panoraması çizmek gibisinden bir kaygısı yoktur. Murdoch’a göre, bir yazarın değil, yalnızca bir yurttaşın topluma karşı görevleri vardır. Bu yüzden, Murdoch’un romanlarında toplumsal katmanların ilişkilerinden çok, bireylerin birbirleriyle kurdukları ahlaksal ilişkiler öne çıkar ve gerçekte, bu romanların estetik çerçevesiyle sınırlarını da, sonuçta, aynı ahlaksal ilişkiler belirler.

Iris Murdoch’un romanlarındaki ana temalardan biri de, cinselliktir. Murdoch, cinsellik olgusunu yıkıcı, olumsuz bir güç olarak görür. Ona göre ancak sevgiyle dönüştürülmüş cinsellik belli bir değer ve anlam taşır. Beri yandan, cinsellik sanatla ilintili bir olgudur. Iris Murdoch bu konuda şunları söylüyor: “Pek çok sanat, belki sanatın pek çoğu, belki sanatın tümü, çok genel anlamda cinsellikle ilişkilidir (bu çok metafizik bir açıklama olabilir). Sanat, bilinçsiz güçlerle tehlikeli bir oyundur.”(3) Iris Murdoch’un sanat olgusunu ‘tehlikeli bir oyun’ olarak nitelemesiyle -tabii bu arada aklımıza hemen Oğuz Atay geliveriyor- kimi eleştirmenlerin Murdoch’un romanlarına “bir dizi pırıltılı oyun” yaftasını yakıştırması arasında ilginç ve ilginç olduğu kadar da düşündürücü bir ilişki vardır. Çünkü, tıpkı Nabokov gibi Murdoch da, sanatı bir oyun ve sanatçıyı da bir “homo ludens” olarak görmektedir, çünkü Murdoch’a göre: “Sanat ustalık, sihir ve kasıtlı şaşırtmacalarla doludur…”(4) iris Murdoch’un oyun kavramına bir romancılık öğesi olarak sahip çıkması, onu yüzeysel, olumsuz bir şey olarak görmek istememesi, gerçekte en anlaşılır açıklamasını, felsefesindeki anahtar kavram olan ‘olumsallık’ta bulmaktadır. Murdoch, hayat gibi sanatın da birçok beklenmedik olayla, şaşırtmacalarla dolu olduğunu düşündüğünden, romanlarında en akla hayale gelmeyecek rastlantılara, sonuçlara yer verir. Sözgelimi Kesik Bir Baş bu şaşırtmacaların doruk noktasına çıktığı örneklerden biridir. Bu nedenledir ki söz konusu şaşırtmacalar, polisiye romanlarda görüldüğü gibi, okurun salt merakını uyandırmak amacıyla değil, daha derinde yatan bir amaçla kullanılırlar. Ancak, bu arada, Murdoch’un, kimi romanlarında (sözgelimi The Sea, the Sea) bu şaşırtmaca olayını biraz abartmış olduğunu da itiraf etmek gerek. Çünkü, Murdoch’un romanlarının işleyiş mekanizmasını biraz öğrenmiş bir okur için bu şaşırtmacalar bir noktadan sonra âdeta kanıksanmakta ve okur çeşitli şaşırtmaca olasılıkları arasında sonuçta birini tahmin etmeye zorlanmaktadır. Bu ise kaçınılmaz olarak Murdoch’un romancılığını kimi zamanlar ‘fantezi’nin tuzaklarına çekmektedir. Oysa fantezi kavramı, Iris Murdoch’un yazarlık anlayışında, düşgücü kavramına karşıt, olumsuz bir değer olarak belirlediği, kaçınılması gereken bir şeydir. Iris Murdoch, The Fire and the Sun (1978) adlı derinlikli inceleme kitabında, yaratıcı gerçek sanatın düşmanı olarak gördüğü ‘fantezi’nin, yazarın birtakım saplantılarından, kendi kişisel ‘ego’su içinde keyfince düşlere dalmasından, yani sonuçta, gerçeği kendine göre çarpıtmasından kaynaklandığını vurgular (s.79).

Murdoch’un romanlarında dikkati çeken bir başka nokta da, mitlere çokça yer vermesidir. Hemen hemen tüm romanlarında, metin örgüsü, birbiriyle uzaktan ya da yakından bağlantılı çeşitli mitleri içerir. Mitler genelde roman kahramanlarının edimleriyle işlevsel olarak kullanılırlar. Öte yandan, bu mitler, roman kahramanlarının davranış tarzlarını belirtmeleriyle, yani onların ülkülerini, arzularını, saplantılarını gerçekleştirmek yolunda karşılaştıkları sınırlılıkları göstermeleriyle, Murdoch’un kişilerine bir anlamda birer tragedya kişisi kimliği de kazandırırlar. Sözgelimi Kesik Bir Baş’ta, Iris Murdoch’un Freud’den aldığı Meduza miti, romanın genel çatısı içinde son derece önemli bir yere sahiptir ve bu mit baş kahramanın kişiliği üzerinde pek çok aydınlatıcı bilgi edinmemizi sağlar. Romanı noktalayan ise bir başka mit olur.

Iris Murdoch verimli yazarlık çabasıyla geniş okur kitlelerine ulaşmış bir yazardır. Bu verimlilik arasında, doğal olarak, iyi yapıtlar bulunduğu gibi, daha az iyileri ve hatta basmakalıp, yüzeysel olanları da vardır. Ancak şu var ki, çağdaş çoğu eleştirmen ve edebiyat tarihçisinin üzerinde birleştikleri ortak nokta, Murdoch romancılığının belli bir ‘yapaylığı’, belli bir ‘düzmeceliği’ barındırdığını ileri sürmeleridir. Hatta, kimi eleştirmenlerce, alaysamalı bir tonla, Murdoch’un romanlarının, “seçkin kültürel beğenileri olan kişiler (highbrowlar) için yazılmış bir dizi pırıltılı oyun” olduğu da söylenmiştir. Aslına bakılırsa, bu söylenenlerde bir gerçeklik payının bulunduğunu yadsımak oldukça güçtür. Edebiyat tarihçisi Ifor Evans, A Short History of English Literature (1976) adlı kitabında, haklı olarak, Murdoch’un romanlarında, Henry James’in düşündüğü anlamda “yaşanmış gerçeğin” izinin bulunmadığını vurgular. Hiç kuşku yok ki, Murdoch’un romanlarındaki sözü edilen bu yapaylık, büyük ölçüde, onun felsefeci bir yazar olmasından kaynaklanmaktadır. Her felsefeci-yazar gibi o da, belli bir imgeden çok, birtakım kavramlardan, yani roman tekniği açısından gerekli olan kalıplardan, şemalardan, klişelerden yola çıkmaktadır. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, Murdoch her ne kadar romanlarına felsefi düşünceler ya da kuramlar koymaya karşı kesin bir dehşet duyduğunu söylüyorsa da, kimi romanlarının metne ‘yedirilmemiş’ felsefi tartışmalarla dolu olduğu apaçık bir gerçektir. Belki de bir felsefeci-romancı için, kalıpların tuzağına düşmek, ne kadar istemese de, sonuçta kaçınılmazlaşmaktadır. Öte yandan, Iris Murdoch’a üslup konusunda kimi eleştiriler yöneltmek de olanaklıdır. Bu üslubun en belirgin özelliği analitik bir giriftlik sergilemesidir. Murdoch, özellikle kahramanlarının ruh durumlarını betimlerken, beynin ince kıvrımlarındaki duygu ve düşüncelere nüfuz etme konusunda adeta gayretkeşlik gösterir, sözünü dolambaçlı bir hale sokmaktan çekinmez ve kimi zamanlar da dili bir hayli zorlar. Iris Murdoch’un İngilizceyi zorlaması daha çok ilk romanlarında belirgin olup dili sonraki yapıtlarında daha bir durmuş oturmuş gibidir. Bundan başka, Murdoch’un sık sık kullanmaktan kaçınamadığı kimi klişe sözcükleri -sözgelimi bir çeşit, “bilmem neden” vb- ve birtakım dilsel saplantılara kapılması üslubuna ister istemez belli bir özensizlik verir. Ama bütün bu olumsuz özellikleri, kusurlar, hiçbir biçimde, Iris Murdoch’un gerçek sanat damarı taşımayan bir yazar olduğu anlamına gelmez. Kuşkusuz onda, bir Virginia Woolfun otantikliği ve doğallığı, bir Joyce’un dehası yoktur, ama özellikle düşgücünün genişliği, anlatma yeteneğinin ustalığı, engin kültürü ve bunların da ötesinde gerçek bir zekâ ve ‘humor’ gücüne sahip olması, onu sözcüğün gerçek anlamında çağdaş bir yazar kılar.

Serdar Rifat Kırkoğlu
KESİK BİR BAŞ
Iris Murdoch
Kitabın özgün adı: A Severed Head
Ayrıntı Yayınları

(1)
Sartre’ın yazarlığı ve felsefesi: Çev: Selahattin Hilav, Yazko Yay. 1981.
İtalyan Kızı: Çev: Celal Üster, E Yayınları. 1971.
Tek Boynuzlu At: Çev: Tülin Nutku, Can Yayınları. 1983.
Yavanlığa Karşı: Çev: Nesrin Kasap. Dün ve Bugün ÇEVİRİ dergisi. 1985.
Bryan Maggee İle Söyleşi: Çev: Uygur Kocabaşoğlu, Yeni Düşün Adamları. 1979.
(2)
Bryan Maggee ile Söyleşi: s.431.
(3)
a.g.y.: s.419.
(4)
a.g.y.: s.410.
The Fire and the Sun: Iris Murdoch, Oxford University Press, 1978
Iris Murdoch: Rubin Rabinovitz, Columbia University Press, 1968.
Iris Murdoch’un Romancılığı: Nazan Tukin Aksoy, yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, 1981.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro