“İnsan, yaşam ve ölüm içgüdüleri arasında bir çatışma mı?” Ölüm üzerine spekülatif düşünceler 2

olum-ve-hayatÖlüm düşüncesini incelerken Freud’un görüşlerine değinmemek şüphesiz çok büyük bir eksiklik olur. Freud ‘un bu konudaki görüşleri spekülatif olmakla, bilimsel olmamakla en çok eleştirildiği görüşlerdir. Aynı zamanda “tarihi ileriye yönelik olarak yorumlamak” yanlısı yazarlarca eleştirilen görüşlerdir. Kısacası bu görüşler içinde “devrimci Freud”a rastlamak güçtür. Benim kanımca Freud, yapıtı bir bütün olarak ele alındığında muhafazakar bir düşünürdür. Ölüm konusundaki düşünceleri ise onun uygarlığı onaylayan düşünce çizgisi içinde bir tedirginliğin ifadesidir.

Freud’a göre insan varlığı psikolojik gerilimin asgariye indirilmesini amaçlar. Yani insan bünyesi mutlak bir istikrarı amaçlar. Haz insana zevk vermekle birlikte bir gerilim yaratır aynı zamanda. İnsan bu nedenle gerçeklik ilkesini ön plana alarak hazzı erteler. Uygarlığın temeli de zaten insanın anlık geçici hazları erteleyerek gerçeklik ilkesi temelinde uzun vadeli, gerilim yaratmayacak, istikrarlı bir yaşam kurmasıdır. Böylece uygarlığın temeli içgüdülerin baskı altında tutulmasına dayanır. Bastırılan içgüdülerin açığa çıkması gerginlik yaratacağından insan baskı altında tuttuğu davranışlarım yeniden tekrarlamak yönünde bir zorlanım içine girer. Freud bunu yineleme zorlanımı (repetition compulsion) olarak adlandırır. Bu durum insanın içinde baskı altında tutulanın gücünü gösterir.

Burada geriye yönelik bir eğilimdir karşımıza çıkan. Yeni olanın, geleceğin zayıflığını eski ve ölüme yönelik olanın, Atıl olanın gücünü gösterir. Daha geniş bir planda ele alırsak tarihin gelecek üzerindeki egemenliğini ifade eder. Burada bir parantez açarak bazı varoluşçu düşünürlerin seçim yapmak üzere özgür olmanın insanda endişeye neden olduğu düşüncesini paylaştıklarını belirtelim. Çünkü her yeni seçim bir hiçlik durumunu varsayar. Alışılagelmiş, şimdiye kadar yapılmış olandan farklı olarak insan yeni, daha önce tanımadığı bir belirsizlik alanına atılır. Bu durum da endişe yaratır. Bu arada şunu belirtelim; kapitalist toplum bireysel serüvenin yollarını kurmaca düzenlerle donatmıştır. Yaşanacak büyük bireysel serüvenler kalmamıştır artık. Modern toplumun bireyi, baskı altında tuttuğu yanlarını farkettiği ölçüde kendi “kaderinin” de farkına varır. Burada şeytani bir güç iş başındadır.

Freud’a göre organik hayatta canlılar, dış güçlerin etkisiyle terketmeye zorlandıkları eski, inorganik bir evreye dönmeye eğilim gösterirler. Bu organik hayattaki atıllığın bir ifadesidir. Böylece insan içgüdüleri muhafazakar bir nitelik arzeder. Yaşamın nihai hedefi ölümdür. Her canlı ölüme yönelik olan kendi yaşamını kendi tarzında tamamlar. Hayat yaşam içgüdüleriyle ölüm içgüdüleri arasında bir çatışma olarak sürer gider. İnsan varlığının amacı, gerginliğin ortadan kalktığı mutlak bir dinginlik noktasına, Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvana ilkesi ölüm içgüdüsüyle bağlantılıdır. Öte yandan ölüm içgüdüsü, ilk kez doğum travması ile ortaya çıkar. Burada ana rahminin dinginliğine tekrar geri dönme eğilimi vardır.

Ölüm içgüdüsünü bir başka boyutta incelemek için ego ve süper-ego arasındaki ilişkileri incelemek gerekir. Süper-egonun oluşması Ödip’in oluşmasıyla doğrudan ilişkilidir. Anneye karşı duyulan ilginin bastırılması süperego ‘nun oluşumunda önemli -bir rol oynar. Süper-ego aynı zamanda baba otoritesini, ahlaki normları ve vicdanı da ifade eder. Ego’nun kendine yönelik bir tür sadizmi vardır. Bu Ödip nedeniyle duyulan suçluluk duygusundan kaynaklanır esas olarak. Ego, süper-ego tarafından cezalandırılmaya çoğu kez hazırdır. Süper-ego, ölüm güçlerinin biriktiği bir alandır. Süper-ego, öldürücü saldırılarını suçlu olan ego’ya yöneltir. İnsanda Ödip kompleksi ne kadar güçlüyse, süper-ego’nun ego üzerindeki egemenliği de o kadar kesin olur. Süper-ego’nun ego üzerinde hakimiyet kurduğu ve ölüm içgüdülerinin hakim olduğu durumlardan biri melankolidir. Burada ego her türlü cezaya hazır olarak suçunu kabul eder, kendini teslim eder. Sevilmemekte, tam tersine ego’nun nefretine muhatap olmaktadır. Bunun sonucu dış dünyaya duyulan ilginin yok olmasıdır. Duygusal iletişimin sona ermesiyle birlikte insan sevme yetisini yitirir. Bu durumda ego değersizleşmiştir. Ego’nun bir bölümü diğerine karşı cephe almıştır.

Şimdi ego-ideal kavramından yola çıkarak biraz spekülasyona girişelim. Ego-ideal’le ego’nun pratikte yerine getirebildikleri arasındaki farklılık, bir suçluluk duygusunun yaşanmasına ve egonun ölümcül saldırılara hedef olmasına neden olur. Her insanın bilinçaltında kendi için düşündüğü ideal bir kimlik vardır. Ego, yaşam boyunca bu ideal doğrultusunda davranmaya çalışır. İdeal’in elde edilmesinin zorluğu ya da imkansızlığı ölçüsünde ego’nun duyduğu suçluluk artar, ego-ideal’in ego’ya yönelttiği saldırılar şiddetlenir. Bir yanıyla bakıldığında ego-ideal ‘in varlığı burjuva toplumunun bireyi için bir self-motivasyon aracı olarak işlev görür. Birey toplumca onaylanmış, varolan toplum yapısı içinde gerçekleştirilebilir idealleri gerçekleştirebilmek için ömrü boyunca çabalar durur. Ego ile ego-ideal arasındaki farklılık burada tahripkar-ölümcül bir sonuca yol açmaz. Aksine her farklılık sonunda bir uzlaşmayla sonuçlanarak bu tür bireylerin motivasyonuyla topluma bir dinamizm kazandırılmış olur.

Şimdi de ego-ideal’in toplumun genel eğilimleriyle uzlaşmadığını düşünelim. Bu durumda ego’nun suçluluk duygusu son haddine varır. Ego-ideal’in ölümcül saldırıları karşısında ego çöker, hiçliğe ve yokoluşa doğru yol alır. Burada bir parantez açalım: Camus Sisyphos Efsanesi’nde, felsefenin en önemli sorusunun hayatın yaşamaya değer olup olmadığı sorusu olduğunu söylemişti. Bu soruya, Schopenhauer’ın yaptığı gibi, hayat bir hatadır ve reddedilmelidir şeklinde bir cevap vererek bir feragat yaklaşımını savunmak mümkündür. Ya da Hölderlin ‘in önerdiği türden tanrıca bir yaşam evetlenebilir. Böyle bir yaşam sürmüş bir kişi ölümü kolay karşılayabilir:

“Peki, hoşgeldin, karanlık dünyanın sessizliği
Eşlik etmese de bana aşağılarda sazım
Hoşnutum yine de, yaşamışım bir kez
Tıpkı tanrılar gibi nasolsa, daha ne isterim?”

Tahripkar eğilimler, sadizmde olduğu gibi bazen de dış dünyaya yönelir. Kapitalizm insanın tahripkar eğilimlerini evcilleştirmeye, teknolojik gelişmenin, doğanın kontrol altına alınmasının hizmetine sokmaya çalışır. Burada ölüm içgüdüleri Eros’un hizmetine girerek uygarlığın yaratılmasına katkıda bulunurlar. Teknoloji yıkıcı içgüdüleri abzorbe eder. Eros ölüm içgüdülerine karşı mücadele içinde kültürü kurar.

İnsanlığın ilk dönemi genellikle bir mutluluk dönemi olarak nitelendirilir. Otoritenin, kurumsallaşmanın, toplumsal baskıların yokluğundan yola çıkılarak bu dönemde insanların mutluluğuyla çağdaş insanın mutsuzluğu arasında bir karşıtlık kurulur. Oysa gerçek durum bundan farklıdır. İnsanlığın ilk dönemleri korku ve endişenin hakim olduğu dönemlerdir. Doğa güçleri karşısında insan korunmasızdır. Sürekli bir psikolojik denge kuracak düzeyden çok uzaktır. Bu haliyle şizoid denebilecek bir ruh haline sahiptir.

Aynı yanılgı insanın çocukluk dönemi ile ilgili olarak da paylaşılır. Bu görüşe göre çocukluk yasakların olmadığı, çocuğun toplumsal biçimlenmelerden, baskılardan uzak özgürce davranabildiği masum bir mutluluk dönemidir. Çocukluğun yasaklanmış imajları ve itkileri aklın reddettiği gerçekliği söylerler. Oysa gerçekte çocukluk bir “mutluluk dönemi” değildir. Çocukluk döneminin imajları “hoş” imajlar değildirler. Aksine, çocuktaki saldırganlık ve korku gibi eğilimlere eşlik eden, ölüm içgüdüsünün etkisini taşıyan imajlardır. Çocuk ancak “insanlık” ya da “uygarlık” kalıpları içinde yer alarak bu tür eğilimleri yener ve kendine güvenini sağlar. “Kötü” ve korkutucu imajların etkisinden kurtularak “iyi” imajlar edinir.

Bu konuyu biraz daha açmak üzere Melanie Klein’ın görüşlerine başvuralım. Klein’a göre çocuğun yaşadığı ilk büyük endişe durumu doğum travmasıdır. Doğum öncesi durumun bütünlük ve güvenlik duyguları doğumla birlikte sarsıntıya uğrar .. Çocuktaki ilk ölüm içgüdüleri kaynağını burada bulur. Klein çocukluğun ilk birkaç ayını paranoid-şizoid dönem olarak adlandırır. Bu dönem oral ve anal sadizmin hakim olduğu bir dönemdir. Çocuk libidinal objeleri tahrip etmeye yönelir. Saldırılar en başta annenin memesine daha sonra diğer objelere yönelir. Bu saldırı objeleri bir süre sonra çocuk için bir endişe ve korku kaynağı olur. Çünkü çocuk bu objelerin kendisine misilleme yapacağından korkar. Böylece çocuk objelere karşı beslediği saldırgan duyguları onlardan korkma olarak algılar. Süreç içinde bu korkulan ……. introjection yoluyla içsel öldürücü objeler haline gelir. Ego kendini savunmak için kendi içindeki bu ölüm güdülerini projection yoluyla dışa atmaya, dış objelere yüklemeye çalışır. Ancak egonun bütün çabalarına karşın ölüm içgüdülerinin bir kısmı içeride kalır. Tehdit altında olan ego parçalanmaya başlar. Parçalanma egonunu zorunlu olarak başvurduğu bir savunma aracıdır aynı zamanda. Ego önce kendi dışındaki objeleri iyi ve kötü (ölümcül) objeler olarak parçalar. Aynı şekilde kendi içinde de iyi ve kötü yanları ayırır. Böylece hem ölümcül içgüdüleri dağıtır hem de kendi dışındaki ve içindeki iyi yanlara sahip çıkarak ölüm içgüdüsüne karşı kendini güçlendirmeye çabalar. Dışsal iyi objeleri introjection yoluyla içererek kendi içinde bir bütünlük kurmaya çabalar. Objelerin iyi yönlerini idealize eder, kötü yanlarını reddeder. Doğumdan başlayarak egonun birincil görevi ölüm içgüdüsüne karşı bünyeyi savunmaktır. Eğer paranoid-şizoid dönemde ego ölüm içgüdüsüne karşı durabilecek kadar güçlü değilse, bu durum ego’nun parçalanmasının onarılmaz boyutlara varmasına yol açar ve çocuğun Herki dönemlerinde şizofreniye neden olur.

Klein’ın depresif dönem olarak adlandırdığı ikinci dönem ilk yılın ortalarına kadar sürer. Bu dönem egonun kendini bütünleme ve toparlama dönemidir. Sevilen objeye karşı duyduğu saldırgan duygular karşısında çocuk, suçluluk duygusuna kapılır. Objeyi onarmak ve onu korumak ister. Sevilen objeyi kaybetmekten korkar. Bu şekilde çocuk objelerle daha tatmin edici bir ilişki kurar. Ölüm korkuları azalır, gerçekliği daha iyi kavramaya ve ona adapte olmaya çalışır. Onarma isteğiyle birlikte yaşam içgüdüsü güçlenir. Eros’un birleştirici gücü sayesinde ego’nun bütünlük duygusu gelişir. Eğer çocuk depresif dönemi geçmekte tökezlerse bir önceki paranoid-şizoid döneme doğru bir dönüş başlar, ölüm içgüdüleri güçlenir.

Depresif dönemde ego, içindeki iyi ve ölümcül yanlar arasında bir sentez kurmaya çalışır. Hem kendi içindeki parçalanmış objeler yerine daha .tam ve bütünsel objeleri kura,r hem de dış dünyadaki objeleri daha bütünsel olarak algılayarak kendi iç bütünlüğüyle dış dünyanın bütünlüğünü ilişkiye sokar. Ego, ölüm içgüdüsüne karşı yaşam içgüdüsünün hizmetindedir.

Çocukta özellikle Ödip objelerine karşı duyduğu saldırgan duygular karşısında bir suçluluk duygusu oluşur ve çocuk bundan dolayı bir cezalandırma bekler. Henüz zayıf olan ego kendini süper-ego’nun tehditkar şiddetine karşı savunmaya çalışır. Ödip çatışması, sadizmin tam bir hakimiyeti altında başlar çocukta. Ego’nun gelişmesi ve onun gerçeklikle ilişkisi, erken dönemlerde endişe yaratan durumlardaki baskıyı hoşgörme gücüne bağlıdır.

Genital dönem başladığında çocuğun sadistik içgüdüleri normal olarak aşılmış olur ve çocuğun objelerle ilişkisi pozitif bir nitelik kazanır. Çocuğun sadizmi ne kadar azalmış olursa, korkutucu imajların etkisi de o kadar azalır. İyi ve yardımsever imajlar ortaya çıkar ve süper-ego tehdit edici bir güç olmaktan çıkar ve daha yumuşak, ikna edici ve yerine getirilmesi mümkün talepler ileri süren bir konuma geçer; vicdana dönüşür gerçek anlamda. Nesnelerle pozitif bir ilişki kurulur; Ego’nun bütünlüğü sağlanır. Genital düzeyde yumuşak bir süper-ego’dan toplumsal ve ahlaki duygular gelişir. Böylece ilk çocukluk endişesinin çözümü saldırgan itkileri azaltır, onların sosyal açıdan yararlı bir şekilde kanalize olmasını sağlar. Endişe, suçluluk ve depresif duygular peşi sıra bir onarma isteğini de beraberinde getirir. Çocuk sadistik itkilerin etkisini kırmak üzere, onarma için sevgi duygularına sarılır. İyi baba imajıyla kendini birleştirir. Babasının penisi olumlu bir nitelik kazanır. Çocuk böylece kastrasyon korkusunu aşar. Genital pozisyonunu güvenli olarak kurar. Genital eğilimlerin hakimiyet kazanması tahripkar eğilimlerin ortaya çıkardığı endişe ve suçluluk duygusunun azalmasını beraberinde getirir. Yaşama eğilimlerinin güçlenmesi, kendi içindeki ve dışındaki iyi objeler tarafından sevilen çocukta ego’nun bütünlüğünü güçlendirir. Çocuk nesnelerle pozitif bir ilişki kurar. Bu dönemde artık toplumsal kimliğinin ana eğilimlerini edinmeye başlamıştır. Bu bağlamda “uygarlık”ın çocuk üzerindeki ilk hakimiyeti ondaki saldırgan duyguların ehlileştirilmesiyle sağlanır. Uygarlık böylece çocuğa kendi ”iyi”, pozitif imajlarını empoze etmiş süper-ego ile egoyu uzlaştırarak bireyin kendiyle ve dış dünyayla uzlaşmasının koşullarını yaratmıştır. Kapitalizm için tehlikeli olan eros değildir. İnsandaki gem altına alınamamış şiddet ve tahrip güdüsüdür. İşte bu noktada eros kapitalizmin hizmetindedir. Çünkü onarımı (reparation’) ancak eros sağlayabilir. Amacı sadece tahrip ve yok etme olan ölüm içgüdüsü ise her türlü onarımın karşısındadır.

Bütün bu yazdıklarımızdan anlaşılacağı gibi “uygar” insan ölüm içgüdülerini bastırmayı becermiş, egosu güçlü, kendi içindeki uyumu kendi dışındaki dünya ile ilişkisi içinde de kurmayı başarmış, egosu ile süper-ego’su arasında dengeli bir ilişki bulunan, içinde varolan tahripkar ögeleri çalışma hayatında bir dinamizme kanalize etmeyi becermiş, kendi kendisiyle ve kendi dışındaki dünyayla uzlaşma yeteneği gelişmiş, kendini “iyilik” dünyasıyla bütünleştirmeye çalışan bir insandır. Varolan psikiyatrik söylemin “sağlıklı” olarak değerlendirdiği birey tipi budur.

Böyle bir birey tipinin tam karşıtı ancak “kötülük” dünyasının bir mensubu olabilir. Bu bir şizofrendir belki. Ego’su varolan gerçekliğe bir türlü uyum gösteremediğinden bir parçalanma içine girmiş, ölüm içgüdüsü iyice tahripkar boyutlar kazanmıştır. Kaos ve dağılma duyguları içindedir. Dış dünyayla duygusal bağları kopmuştur. İnsanlara, değerlere, davalara bağlanabilmekten çok uzaktadır. “İyilik” dünyasına karşı ne bir ümit ne de bir güven duyar. Sonuçta ölüm içgüdüsü, bireyde uygarlığa karşı oluşabilecek en büyük tepkiyi yaratır. Birey uygarlıkla her türlü iletişimi reddeder. Günümüzün modern toplumunu tümden karşısına alan tepkiler asıl olarak ölümcül, “yıkıcı”, “düşkün” tepkilerdir. Uygarlığa karşı tahrip duygularıyla dolu birey kendini de tahrip etmeye yazgılıdır. Yazımızı Genet’ den bir alıntıyla bitirelim: ”Kendimi insanlıktan çıkarmak bendeki en temel eğilimdir”.

YARARLANILAN KAYNAKLAR
* S.Kierkegaard -The Sickness unto Death – Fear and Trembling (A Kierkegaard Anthology-Derleyen Robert Bretall, Princeton University Press, 1951 içinde) – Traite du desespoir, Gallimard, 1949
* W .Kaufmann-Existentialism, Religion and Death, Meridian, 1976
* M.Heidegger-Being and Time-Harper and Row Publishers, 1962
* H.Marcuse-Eros and Civilization, Beacon Press, 1974 * A.Schopenhauer-Essays and Aphorisms, Penguin Books, 1970 – La pensee de Schopenhauer-Derleyen Pierre Godet-libraire payot + CtE, 1918
* Philippe Aries-Western Attitudes Toward Death, The John Hopkins University Press, 1974 * J.Choron-Modern Man and Mortality, The Macmillan Co.N.Y., 1964
* A.Camus-Sisyphos Söyleni, Adam Yayıncılık, 1983 * F.J.Hoffman-The Mortal No: Death and The Modern Imagination, Princeton University Press, 1964
* J .P .Sartre-Being and Nothingness, Washington Square Press, 1966
* R.Waterhouse-A Heidegger Critique, Harvester Press, 1981
* 1.lllich-Nemesis Medicale; l’expropriation de la sante, Editions du Seuil, 1975
* M.Klein-Contributions to Psycho-analysis, The Hogarth Press, 1973 – Envy and Gratitude, The Hogarth Press, 1980
* M.de Unamuno-Yaşamın Trajik Duygusu, İnkilap Kitabevi, 1986
* S.Freud-The Ego and The Id – The Economic Problem of Masochism – Inhibitions, Symptoms and Anxiety – Mourning and Melancholia – Civilization and lts Discontents – Beyond the Pleasure Principle (The Standart Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud’un içinde)
* Alfred de Grazia-Homo Schizo, Metron Publications, 1983

Yaşar Çabuklu
Defterler Dergisi sayı 3

Ölüm üzerine spekülatif düşünceler 1

Yorum yapın

Daha fazla farkettiren yazılar, Felsefe, Makaleler, Psikoloji
“Ölüme yönelik varlık endişedir” (Heidegger). Ölüm üzerine spekülatif düşünceler 1

Hangi kökler kavrar, hangi dallar büyür Bu taş yığınından? Ey insanoğlu, Bilemez, kestiremezsin, çünkü bildiğin ancak Bir kırık suratlar yığınıdır...

Kapat