İnsanlık değeri ve erdem kavramı üzerine

Vedat GünyolEinstein’e göre, şu bu insanın değerini anlamak için kendi benliğinden ne ölçüde ve ne bakımdan sıyrılabileceğini aramak gerek. İnsanın kendi benliğinden ne denli sıyrılıp kopabileceğini anlamak için de, yanında yöresinde çevresinde yaşayan insanlarla olan ilişkilerinde ne ölçüde ödün verdiğine, verebildiğine bakmalı derim.

Herkesin dünya görüşünde, yaşam kuralında, geriye, dünlere bağlı, ya da ileriye dönük özlemleri yer alır. Benim erdem diye sarıldığım ilkeler, örneğin söz namusu gibi başta gelen ilkeleri, tanıdıklarımda kılı kırk yararcasına arayıp da bulamamak yıkabilir beni.

Ama André Gide’in Ayrı Yol adlı romanının baş kişisi: “Herkesten kendi erdemlerimi isleyemem. Onlarda kendi kusurlarımı bulayım yeler” diyor. Haklı da.

Evet, herkesten, kendi erdemlerimizi, bağlandığımız erdemleri (daha doğrusu, dürüstçe davranışlarımızı) bekleyemeyiz. Ancak onlarda kendi kusurlarımızı bulursak, ortak bir uyuşma ortamına kavuşmuş oluruz bir ölçüde.

Diyelim, ben kirloş bir adamım, titizlikten uzak bir adam. Karşımdaki insanda bu kusurları (ya da erdemleri) bulursam ona candan bağlanabilirim. Ama söz namusu konusuna gelince, onda (kusuru musuru aramadan), ödün vermez tutumumu başkalarında da aramak ve bulmak isterim.

Karşıma çıkan, bana yaklaşan, genç-yaşlı her insanda bu erdemi ararım. Aramam dersem yalan söylerim. Örneğin, size saat beşte geleceğim diyen bir insan, aynı saatte kapımı çalmazsa üzülür, kahrolurum., Çünkü ben buluşmayı saati saatine, dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine saptar dururum. Trafik mrafik engelleri beni ırgalamaz. Randevuya, Dağlarca gibi, bir gün önceden çıkma gereğine inananlardanım.

Peki, erdem nedir?

Erdem, temelde, bireyden topluma, toplumdan bireye yansıyan deneyimler, yaşam biçimleri, görgü kurallarıyla oluşan önyargılar toplamıdır bence. Bu tanımı yaparken, büyük Fransız yazan ve düşün adamı göz bebeğim Albert Camus’den yola çıktım. Şöyle diyor Camus: “Bir önyargı bitince, kaybolan bir erdem vardır aynı zamanda. Erdem, kalan bir önyargıdır.”

André Gide’e göre de: “Erdem, insanın kendi gücünün üzerinde kabullendiği bir davranıştır.” Evet, erdemli olmak için insanın kendi gücünün üstüne çıkması gerekir.

Eskilerin erdem kuralları, çoğunlukla Hz. Musa’nın On Buynık’unda buluyordu özünü, içeriğini. Ne var ki, erdem diye belledıklerimizi, önyargıları, eleştirel kafanın süzgecinden geçirip yaşadığımız günlerin koşullarına yaraşır bir düzeyde tutmak da büyük bir erdem olur.

Erdemden söz edince, büyük düşünürlerin sözlerini anımsamamak olası mı? Örneğin, doğruyu söylemenin büyük bir erdem olduğunu biliyoruz.

Ama bakın Bernard Shaw ne diyor bu konuda:
“Doğruyu her zaman söylemek bir erdemdir, ama doğruyu zamanında söylemekse erdemlerin erdemidir.”

Yalan söylememek erdemli insanların önde gelen ahlak yasası değil midir? Pir Sultan, yalan dolanla yol sürülmez derken bu kanıyı dile getirmiş oluyor. Ne var ki, bugün dünyamız yalan dolanla yol sürüyor.

Televizyonlarda yalan rüzgârları esiyor.

Yazıma sön verirken, kimi düşünürlerin bu konuda söylediklerini anmadan edemeyeceğim:
– Erdemli olmak güzel bir şeydir, ama onu başkalarına öğretmek daha güzeldir. Mark Twain.

Erdemin kendinden başka şeve gereksinimi yoktur; insanı yaşamında sevimli, ölümünden sonra da anılmaya değer kılar. B. Garacin.

– Erdem insanla birlikte ölmez, yeni doğan bebekle geri döner. Lao Tseu.

– En yüce erdem, erdemin ne olduğunu bilmez: işte, asıl bunun için
erdemdir ya. Lao Tseu.

Yaşla, gün ışığına çıkan duygusallıkların başında ne geliyor dersiniz?

Sevdiğim, candan sevdiğim, dana çok genç dostlarımın türlü yollardan dile getirdikleri merhabalar karşısında sulugöz bir duyarlıktan başka hiçbir şey.

Dostluklara tapuluyum. Çünkü dostluktan başka tutunacağım bir dal yok.

Sevgiyi besleyen, geride kalan ama hep taze tutulan dost ilişkilerinin anısıdır bence. İnsanı eninde sonunda ayakta tutan, cana can katan anısı.

Sevgidir insanı yaşatan. “Aşk imiş her ne var alemde, ilim bir kıl-ü kal imiş” diyen insanımız, iktidar yücelerinden sevgi sıcaklığına kanat açmıyor mu?

Ben öğretmenliğe, yani gençlerle (ki ben de o zaman gençtim) dirsek dirseğe gelme adımımı ilk attığım günde anladımdı, yürekten yüreğe ırmak ırmak akan sevgi selinin büyüsüne kendimi kaptıracağımı. Sevdim, sevildim. Saydım, sayıldım, aynı düzeyde yaşadığımı özümseyerek.

Yıllar sonrası, eski dostlarla buluşmanın adı mutluluktur. Ben, mutluluğun göbeğinde, göbek dansı yapmak istiyorum. Çok görmeyin bana bunu.

Vedat Günyol
Cem / Kültür Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Savaş ve Edebiyat – Murat Belge

İnsanlık tarihine bakanlar, bakmayı seçtikleri açıya göre, bu tarihi kesintisiz bir değişim ya da sürekli tekrarlanan bir döngü olarak görmüşlerdir....

Kapat