İnsanlık Onuru – Ulrike Meinhof

Protestodan Direnişeİnsanlık Onuru
Anayasa, Federal Alman demokrasisinin çıkar gruplarının dikte etmediği, hâlâ mükemmeliyetçi dünya görüşü sistemlerinden türeyen yegane programı. Ortaya çıkışma ve içeriğine bakacak olursak, daha çok bir parça güncel tarih, daha doğrusu savaş sonrası tarihi.

Herrenchiemsee’de toplanan ve aralarında üç Batı Bölgesi’nde* on iki yıl Nazizmden sonra hâlâ bulunabilenlerin en iyilerinin de olduğu birçoklarını birleştiren kurucu meclis, hiçbir barbarlığın yıkamayacağı bir dünyanın uluslararası hukuk, etik, ahlak, tarih, kamu hukuku ve insaniyet açısından temellerini atma iddiasını taşıyordu.

Bu, nesnesi ve nesnenin potansiyelleri açısından o zaman için de çok büyük bir iddia olmuş olabilir; ancak heyecan vericiydi, oldukça geniş bir cephe tarafından ciddiye alınıyordu ve en azından parlamenterlerin açlığın izlerini taşıyan, zayıf yüzleri açısından inandırıcıydı. Ve o zamanlar neredeyse hiç kimse dış görünüşten fazlasını algılayamıyor, arkasında yatanı göremiyordu.

İki temel bilgiden sonuç çıkarmak gerekmekteydi:
1. Demokrasi, bir devlet bünyesinde bir arada yaşamın insanlık onurunu güvence altına alan yegane biçimi. Diktatörlük; barbarlık, insanlık dışılık, terör ve gericiliktir.
2. Savaş, 20. yüzyılda artık mümkün değil. Kayıpları dengeleyecek, maddi bir savaş kân ve ganimeti yok, insani açıdansa zaten hiç yok. Bu iki deneyime dayanarak anayasa ile; Almanya’da daha önce hiç olmadığı kadar iyi tanımlanmış ve bütünlüklü, enine boyuna düşünülmüş ve çok açıdan garanti altına alınmış bir hukuk devleti yaratılmıştı; zorunlu askerlik hizmeti ve yeniden silahlanma, başından itibaren anayasal açıdan olanaksızdı ve böylece Federal Cumhuriyet’in varoluş projesinden kesinkes dışlanmış gibi duruyordu. Başlangıçtaki haliyle anayasa, tamamen özgürlükçü ve gayrı-askeriydi. Yeniden silahlanmaya kesinkes yer yoktu; temel hak ve özgürlükler, Federasyon çapında -suçlular hariç- herkes için kayıtsız şartsız, yani tasarıya göre her zaman, her durumda, her insan için, bolluk yıllarında da, kıtlık yıllarında da geçerliydi.

Anayasanın bu temel direkleri, yalnızca hukuki zemini oluşturmuyordu, aynı zamanda politik bir programdı. İç politikadaki muhaliflere ve dışarıdaki hasımlara, prensip olarak -ki bu, artık ‘anayasal olarak’ anlamına geliyordu- hem şiddetsiz, hem de haklan tamamen yasal koruma altına alınarak muamele edilmeliydi. Neyin Almanya’da hak olduğuna, bir daha asla iktidar mücadelelerinin manipü- lasyonlan sonucunda karar verilmemeliydi. Silahlanmamak anlamına gelen barış politikası, bir daha asla parti politikalarının ya da parlamentodaki karar alma yetkisi olan çoğunlukların keyfiyetine konu olmamalıydı.

Sonradan anayasa, parlamentodaki üçte ikilik çoğunluk tarafından “savunma maddeleri” eklenerek 1956 yılında değiştirildiğinde, yalnızca politik olarak çoktan gerçekleştirilmiş olana yasal düzlemde yetişilmiş oldu. Başbakan daha 1949’da, Batılı Müttefik Devletler’e Almanya’nın savunmaya katılımını önermişti, ki Gustav Heinemann bu nedenle 1950’de Adenauer’in kabinesinden çıkmıştı, yani politikasını bu konuya dair yasa değişikliklerinden yedi yıl önce anayasanın ruhunu ve koyduğu kuralları hiçe sayarak tasarlamış ve hayata geçirmişti. İçinde yeniden silahlanmaya yer olmayan anayasa böylece delindi ve tahrip edildi. Başka türlü ifade edecek olursak: Hükümetin politikası, 1948 anayasası zemininde artık daha fazla uygulanamazdı. Ama politikayı değiştirmeyi akıllarından bile geçirmedikleri, SPD de bunu düşünmediği için, yürütmenin eylemlerinin yasallığını muhafaza etmek adma -mantık gereği- içeriği genişletilip, ruhu sakat bırakılarak anayasa değiştirildi.

Bugün anayasayı taşıyan bu temel direklerin tarihsel önem açısından İkincisi parçalanmak isteniyorsa, bugün anayasal olarak garanti edilen özgürlüğün bütünlüğü -yeniden silahlanmada olduğu gibi sürekli olarak değil, “olağanüstü hal durumunda kısıtlanmak isteniyorsa; bu yine, hükümetin politikasının geçerli olan anayasanın zemininde artık daha fazla uygulanamadığı anlamına geliyor – ya da Robert Jungk’un 1959 yılında Nükleer Silahlanmaya Karşı Üniversite Öğrencileri Kongresi’nde mutlak bir biçimde ortaya koyduğu gibi: “Nükleer silahlanma ve demokrasi bağdaşmaz.” Jungk’un sözlerinin kapsamı ve ne kadar isabetli olduğu ancak bugün ortaya çıkmaya başlıyor. Bu bağlantı, son üç yılda sosyal demokratların politikasındaki değişime de çarpıcı biçimde yansıyor. Nükleer Ölümle Mücadele Ko- mitesi’nin eski başkam Walter Metzel, 1959’da “Vorwârts”te Olağanüstü Hal Yasası’na hâlâ temelden ve prensip olarak karşı çıkabiliyordu. Bu, Almanya’nın Yeniden Birleşmesi Planı’nın yayımlandığı yıldaydı. Bu, bir Alman konfederasyonunun kurulması ve iki Alman devleti arasında barış anlaşması imzalanması hakkında SPD himayesinde hâlâ açıkça tartışılabilen 1959’daydı. Bu, Rapacki Planı hâlâ basında yer alıyor, Pankow’la pazarlıkların bahsi her ne kadar şoke edici olsa ve eleştirilse de, yine de hayatına etki ettiği insanlar arasında yankı buluyorkendi. Bu, “nükleer ölüm halkımızı tehdit ettiği sürece susmayacağız” cümlesinin, sosyal demokrat parti örgütünün en azından bir bölümü için boş laftan ibaret olmadığı, bir şiar olarak ihraç nedeni değil, hayati önemde olduğu, eyleme ve politik irade oluşturmaya kılavuzluk ettiğindeydi. SPD, ancak hükümetin dış politikasma eklemlendiği anda bir olağanüstü hal yasası yapılması talebine de eklemlenmiş oldu. Herbert Wehner 1960’da NATO’ya katılmaya evet dediğinde, parlamenterler Amdt ve Schäfer olağanüstü hal tartışmasına yapıcı bir şekilde katılmaya başladı. “Çene” Schmidt katı yakıtlı ve sıvı yakıtlı roketler hakkında saçmalamaya başladığında, SPD olağanüstü hal yasası hakkında pazarlığa açık hale geldi. SPD ve CDU nükleer silahlar konusunda anlaşmaya vardığında, SPD olağanüstü hal yasası konusunda da rıza gösterdi. O zamandan bu yana Metzel susuyor ve olağanüstü hal yasası karşıtlarının baş teorisyeni Wolfgang Abendroht partisinden atıldı.

Nükleer silahlanma ve demokrasi bağdaşmaz. Bu cümle ters çevrilebilir: Nükleer silahlanma ve demokrasinin feshi, kaçınılmaz biçimde karşılıklı olarak birbirini gerektiriyor. Kitle imha silahlan ve terör; teknik, organizasyonel açılardan ve sonuçta gerçekten birbirlerini tamamlıyor. Bu durumda anayasanın politik programından (“barış ve özgürlük”) geriye hiçbir şey kalmaz.

Zayıf adamların Herrenchiemsee’deki toplantısının başarısız olmuş Weimar’dan, on iki yıl milliyetçilikten çıkarmak zorunda olduğuna inandığı dersler, bu durumda -Olağanüstü Hal Yasası’mn kabul edilmesi halinde- geçersiz olacak. Böylece, faşizmin kendisi değil ama alt edilmesinin ilk adımları son dönem Alman tarihinden tekrar silinmiş olur. Yalnızca demokrasinin insanlık onurunu, yalnızca silahsızlığın barışı güvence altına altığı bilgisi ortadan kalkmış, başka bir yola girme alametleri silinmiş, sorunun üstesinden gelme niyetinden vazgeçilmiş olur. Özgürlükten geriye kalan, yalnızca hükümet yanlısı olma özgürlüğü olur, hükümete karşı çıkma özgürlüğü değil. En azından kitleler halinde, sert mücadelelerle, grevler ve gösterilerle karşı çıkma özgürlüğü değil. Kendini kanıtlaması gereken tarih gelmeden, hükümete karşı çıkma özgürlüğü ortadan kaldırılmış olur. Biçimsel bir karşılaştırmayla ve somut, akılda kalıcı bir ifadeyle bu, şu anlama gelir: Gelecekte muhalif kitleler, Macar Kasımı’ndaki gibi vurulup öldürülebilir ve savaş, zeki bir politikanın araçlarıyla engellenmesi gereken bir şey olmaktan çıkıp, Federal Almanya’nın yeni kendini tanımlayışına uygun olarak, “olağanüstü hal durumu” için basitçe önhazırlıkları yapılan bir şeye dönüşür.

İnsanlık onuru yeniden çiğnenebilir hale gelmiş olur. Diktatörlük de, bir devlet bünyesinde bir arada yaşamanın olası biçimlerinden biri olur. Savaş, 20. yüzyılın ikinci yansında da hâlâ mümkün olmayı sürdürür.
konkret, 10. sayı, 1962

Ulrike Meinhof

PROTESTODAN DİRENİŞE
Türkçesi: Levent Konca
Sel Yayıncılık

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro