Jean Paul Sartre: Düşmanla işbirliği kim yapar?

sartreDÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ KİM YAPAR?
Geçenlerde Norveç’e dönen Prens Olaf, düşmanla işbirliği yapanların bütün Norveç halkının yüzde ikisi olduğunu ileri sürüyordu. Fransa’dakiler de aşağı yukarı bu kadardı herhalde. Düşman eline geçmiş değişik memleketlerde yapılacak bir araştırma çağdaş topluluklardaki «işbirlikçi»lerin ortalama bir yüzdesini bulmaya yarayabilir. Çünkü, düşmanla işbirliği yapma, kendini öldürme gibi, adam öldürme gibi olağan bir haldir. Yalnız, barış zamanında ya da büyük bir yıkımla biten savaşlarda topluluğun düşmanla işbirliği yapan öğeleri durgun halde de olsa vardır yine. Ortaya çıkaran etkiler olmadığı için, işbirlikçi ne başkasına, ne de kendine açılır, işinde gücündedir, belki yurtseverdir.

Çünkü, taşıdığı yaratılışı bilmez. Bu yaratılış elverişli ortamı bulunca, bir gün kendini belli eder. Düşmanla iş birliği yapmanın bir hastalık gibi ayırt edilmesine yol açan bu son savaş günlerinde İngilizlerin pek tuttuğu bir toplantı oyunu varmış. İngiltere düşman eline geçerse, Londra’nın ünlü kişilerinden hangileri düşmanla işbirliği yapabilir diye araştırırlarmış. Hiç de budalaca bir oyun değilmiş bu. Düşmanla işbirliği yapmanın insanın içinde bir eğilim olduğunu söylemeye varır bu. Aslına bakarsanız, bizde bu bakımdan pek şaşırtıcı şeyler olmadı. Deat ve Bonnard’ın savaşı kazanan Almanlara yanaşmalarını doğal bulmak için bu insanları savaştan önce tanımak yetiyordu. İnsanın durup dururken düşmanla işbirliği yapmadığı, bunu toplumsal, ruhsal birtakım yasaların etkisi altında yaptığı doğruysa, işbirlikçinin kim olduğunu tanımlamak yerinde olur. Her ne kadar, her işbirlikçi, genel olarak, Nazi’lerin ideolojisinin kabul etmişse de, onunla karşıtını birbirine karıştırmak yanlış olur. Olan şu ki: Kimi ünlü faşistler düşmanla anlaşmaya yanaşmadılar, çünkü bitkin ve düşman çizmesi altındaki Fransa’da faşizmin belirmesine koşullar elverişli değildi. Nitekim, eski kralcılardan karşı koymaya hareketine geçenler oldu. Buna karşılık, kimi radikaller, sosyalistler ve barışseverler Fransa’ nın düşman eline geçmesini bir «ehveni şer» sayıp, Almanlara iyi geçindiler. Yine bunun gibi, işbirlikçiyi tutumcu burjuva ile karıştırmak da doğru olmaz. Münich anlaşmasından beri burjuva sınıfı bir hayli kuşkuluydu, orası doğru. Thierry Maulnier’ye göre, işçi sınıfının zaferiyle bitecek bir savaştan korkuyordu. Birçok yedek- subayın savaşı yan çizmesi bununla açıklanabilir.

Ama, burjuva sınıfının savaşı gevşekten alması Almanya’nın kucağına atılmak istemesi değildir. Bütün işçiler, hemen hemen bütün köylüler karşı koydular, işbirlikçilerin çoğu ise burjuvalar arasından çıktı. Orası su götürmez. Ama, bundan, burjuvazinin bir sınıf olarak işbirliğine elverişli olduğu sonucu çıkarılmaz. Bir kere bu sınıf, karşı koyma hareketine birçok insanlar kattı. Hemen hemen bütün aydınlar, fabrikacılar ve tüccarların bir kısmı düşmana karşı savaştı.

Düpedüz burjuva bir görüşü tanımlamak gerekirse, tutumcu burjuva sınıfının genel olarak Petain’ ci ve beklemeci olduklarını söylemek daha yerinde olur. Kapitalizm çıkarlarının uluslararası niteliği olduğu ve Fransız burjuvalarının Alman zaferinden çıkar sağlayacağı söylendi. Ama, bu, soyut bir ilkedir. Somut olarak karşımıza çıkan gerçek. Alman ekonomisinin Fransız ekonomisini buyruğu altına almasaydı. Büyük fabrikacılar çok iyi biliyorlardı ki, Almanya’ nın amacı, Fransa’yı bir endüstri gücü olarak yıkmak, bunun sonucu olarak Fransız kapitalizmini yo‘k etmekti.

İşbirliği Fransa’yı Almanya’nın bir uydu memleketi yapmakla burjuva egemenliğini yıkmaya yardım ediyordu; Fransa’nın bağımsızlığını kendi yönetici sınıfının egemenliği ile hep bir görmeye alışmış olan Fransız burjuvaları bunu nasıl anlayamazlardı? Çoğu zaman, burjuvalar arasında çıkan işbirlikçi, çok geçmeden onlara karşı cephe alıyordu. Deat’ya göre,Luchaire’e göre De Gaulle’cu, parasına puluna bağlılık yüzünden anlayış göstermeyen burjuvanın ta kendisiydi? Gerçekte, işbirlikçilik, bir bütünden ayrılma, bir çözülme olayı idi. Hemen her zaman işbirliği tek tek insanların verdikleri kararlarla. Bir sınıf davranışı değildi bu. Aslında, işbirlikçilik, yerli topluluklara iyice mal olmamış kimselerin yabancı parti düzenlerine kayması şeklinde oluyordu. Bu bakımdan adam öldürme ve kendini öldürme gibi benimsenmezlik olaylarına yaklaşıyor. Toplumsal yaşamın yoğun kaldığı yerlerde din ya da politika ocaklarında bu olaylara yer yoktur. Araya değişik etkenler girip bir çeşit toplumsal duraksamaya yol açtıkları zaman karşılaşıyoruz bunlarla. İşbirlikçileri kabaca şöyle sınıflandırabiliriz: Büyük politik partilerin kıyısında kalanlar arasından çıkanlar: SFİO sosyalist partisini benimsemeyen Deat, Marquet, komünist partisinden çıkarılan Doriot. Kendilerini yetiştiren burjuva sınıfından iğrenip de, işçi sınıfına girmek cesaretini ya da olanağını bulamayanlar. Yaşamı boyunca, İtalyan faşizmini ve Rus komünizmini sayıklayan Drieu La Rochelle. Bir ara, komünizme kayan, sonra «Ben kalkan trenleri severim» diyerek komünist partisinden çıkıp PPF partisine giren R. Ferrey. (Bu faşizmden komünizme, komünizimden faşizme kaymalar burjuva sınıfının kıyılarında görülen dağılma eğilimlerinin özelliğidir.) Gazetecilikte, sanatlarda, öğretimde başarı gösteremeyenler: Je Suis Fartout gazetesinin eleştirmeni La- ubreaux’nun durumu buydu. Noumea’dan Paris’i fethetmeye gelmiş, hiçbir zaman benimsenememiş, Fransa’ya gelir gelmez bir eser aşırma davasıyla alaşağı edilmiş, sağla sol arasında uzun zaman bocalamış, Henri Beraud’ya yaklaşmış, sonra kazık atmış. Güney Batı radikal sosyalist organı Depecpe de Toulouse gazetesi yazarı olmuş, sonunda Fransız neofaşistleri arasında soluğu almıştı.

Ama, bir toplumda sadece tek tek kopmalar olmaz. Dışardan gelen etkilerle bazı gruplar toplumdan sökülebilir. Örneğin, yüksek rahipler arasındaki işbirlikçi davranış, Papacılık ile açıklanabilir. Memleketteki düşman güçleriyle anlaşmalara girmezden önce, bu grup, yoldan çıkarma gücü olarak çalışan Roma’nın romantik büyüsüne kapılmış bulunuyordu zaten. Buna karşılık, toprağına bağlı olan küçük rahipler, Roma’dan çok uzakta kalan Gallikan rahipleri genel olarak, karşı koymada canla başla çalışmışlardır. Bir de hele şu var: Büyük Fransız Devrimi ilkelerini sonuna kadar vardırmak istediği ve vardıramayacağı için demokrat topluluğun kıyısında bugüne kadar süregelen bir aristokrat tortusu bırakmıştır. Bazılarına göre, 1789’dan beri Fransa’nın ikiye bölündüğünü ileri sürmek aşırı olur. Ama, burjuva sınıfının çoğunluğu, serbest girişim rejimini yücelten kapitalist demokrasiyi tutarlarken, burjuva sınıfının küçük bir bölüğü Cumhuriyet Anayasası’na yan çizme yüzünden Fransız millî hayatının dışında kalmıştır. «Yurt içi göçmenleri». Action Française kralcılcrı, Je Suis Partout faşistleri için 1940 yıkılması, herşeyden önce, Cumhuriyetin sonuydu. Çağdaş Fransa ile, büyük siyasal geleneklerimizle, 150 yıllık tarih ve kültürümüzle gerçek bağları olmayan bu insanları, yabancı bir topluluğun büyüsüne karşı tutacak hiçbir şey yoktu.

Şu tuhaf aykırılık ancak böyle açıklanabilir: İşbirlikçilerin çoğu sağ anarşistleri denenler arasından çıktı. Bunlar Cumhuriyetin hiçbir yasasını kabul etmiyorlardı. İstemezsek ne vergi veririz, ne savaşa gireriz diyorlardı. Ama, yasamızın tanıdığı hakları çiğneyerek, fikir düşmanlarına karşı zora başvuruyorlardı. Bununla birlikte, düzene girmeyişlerini, hak çiğneyişlerini sıkı bir düzen görüşüne bağlıyorlardı. Bir yabancı güce yardımlarını sundukları zaman da, bu yabancı gücün diktatörlük düzenine bağlı olması hiç de yadırgayacakları bir şey değildi. Çünkü, bu insanlarda anarşi derin köksüzlükten, bir bütünden kopmadan geliyordu. Çünkü, bu insanlar kendi istekleriyle değil, zorla bütünden ayrılmışlardı. Onun için de, öteden beri, kökten bir bağlanma, bir bütüne sarılma diliyorlardı. Yararlandıkları anarşik özgürlüğü hiçbir zaman benimsememişler, kendilerinin saymamışlar, kelimenin tam anlamıyla, tekcil davranışlarının sonuçlarına varma cesaretini gösterememişlerdi. Yaşadıkları somut bir toplumun dış sınırlarında katılacakları ve içinde eriyecekleri sıkı düzenli bir toplumun rüyasını yaşıyorlardı. Böylece, kendilerinin dışında kaldıkları ulusal gerçeğe. Alman gücünün temsil eder göründüğü düzeni üstün tuttular.

Demek ki, hiçbir sınıfa, sınıf olarak, düşmanla işbirliğinin sorumluluğu yüklenemez. Hatta bu işbirliği sanıldığı gibi, demokratik ülkünün bir gevşemesinden doğmuş da değildir. Bu, çağdaş topluluklar içindeki çözülmelerin yaratabileceği toplumsal güçlerin bir oyunudur sadece. Barış zamanında, üzerinde durulmaya değmeyen toplum döküntüleri, işgalle biten bir bozgunda büyük bir önem kazanıyor. Burjuvaziye düşman yardımcısı bir sınıf demek haksızlık olur. Ama, düşman yardımcılarının hemen hepsi kendi içinden çıktı diye burjuva sınıfı sorguya çekilebilir, çekilmelidir de. Bu olay, burjuva sınıfının ideolojisini, gücünü ve iç bütünlüğünü yitirdiğini göstermeye yeter.

Düşmanla işbirliğinin toplumsal ortamını belirtmek yetmez. Bir işbirlikçi psikoloji var ki, bundan değerli dersler alabiliriz. İlk bakışta ihanetler çıkar ve kazanç düşkünlüğüne bağlanabilir. Ama, bu sınıflandırmaları ve cezaları kabaca kolaylaştıran bu psikoloji gerçeği tıpatıp karşılamaz. Çıkarını düşünmeyen işbirlikçiler de oldu. Bunlar duydukları yakınlıktan hiçbir kazanç elde etmeksizin Alman zaferini sessizce dilediler. Gazetelerde yazanların, hükümete girenlerin çoğu vicdansız, kazanç düşkünleriydi, orası doğru. Ama, kimf de var ki, savaştan önce kazanmış oldukları yüksek mevkiler hiç de ihaneti gerektirecek gibi değildi. Yükselme tutkusu olarak da garip bir şey bu: Buna insanlar üzerinde tam bir egemenlik elde etmek kaygısı desek bile, işbirlikçinin bu isteğinde bir tutmazlık var. Çünkü, sözde Fransa hükümetinin başına da geçse, ancak başkasının egemenliğini kullanabilirdi. Kendisine egemenliği veren onun kişisel değeri değil, yurttaki düşman ordularının gücü olacaktı. Yabancı ordulara dayandığı sürece ancak yabancıların buyruğunda bir adam olabilirdi. Fransa’da, görünüşte başta da olsa, Nazilik zaferi kazanınca Avrupa’da sıradan bir adam olurdu. Gerçekten yükselmek istese, ahlak ilkeleri, umurunda olmasa bile, onun düşmana karşı koymasını gerektirirdi: Makizarların en küçüğünün başı bile, Lavalle’in hiçbir zaman görmediği kadar dilediğini yapma, kendini saydırma, sözünü geçirme gücüne ermişti. İşbirlikçilerin davranışlarını anlamak istiyorsak, söylediklerine ve yaptıklarına göre, onları öfkesizce görmek, tarafsız göstermek gerekir.

Önceleri, hepsinin Alman zaferine inandıkları su götürmez. Bir gazetecinin, bir yazarın, bir fabrikacının ya da bir politikacının sonunda hapse ya da ölüme gideceği, hatta sezinleyerek de olsa, sadece, düşmanın memlekette kaldığı dört yıl içindeki kazançla yetineceği düşünülemez. Ama, davranışlarını anlatmaya yarayan bu düşünce yanlış yaptıklarını haklı gösteremez. 1940’da İngiltere’nin işi bittiğini sanan birçok insan tanıdım. Güçsüzler umutsuzluğa kapıldılar. Kimi fildişi kulesine çekildi, kimi, sonunda düşmana karşı koyanlara katıldı. Bunlar ilkelerine bağlı olanlardı. Almanya’nın savaşı kazandığına inanmakla birlikte ona barışı kaybettirmenin ellerinde olduğunu düşünüyorlardı. İşbirlikçilerin, Alman zaferini görür görmez, Reich’ın boyunduruğuna girmek gerektiği sonucunu çıkarmaları kişiliklerinin derinlerindeki derin ve kökten bir karardan gelmektedir: oldu bittiye, her ne olursa olsun, boyun eğme kararı. Kendilerinin gerçekçilik adını verdikleri bu davranışın çağımız ideolojisinde derin kökleri vardır. İşbirlikçi «historicisme» diyebileceğimiz bir düşünce hastalığına tutulmuştur. Tarih öğretiyor ki bize, bir ulusun başına gelen büyük bir olay, hemen kinler ve karşı koymalar doğurur; bunlar bazen çok güzel olmakla birlikte, sonunda işe yaramaz sayılırlar. Kaybolmuş bir davaya bağlı kalanlar, işbirlikçilere göre, soylu kişiler olarak görülebilir, ama, önünde sonunda, zamanlarında yolunu şaşırmış kalırlar. İki kere ölürler, çünkü, uğrunda yaşadıkları ilkeler de kendileriyle birlikte gömülür. Tarih olaylarını doğuranlarsa, tersine, ister Sezar, ister Napolyon, ister Ford olsun, zamanlarında belki bir ahlak adına kötülenirler, ama, elli yıl, yüz yıl sonra, yalnız yaptıkları anımsanır ve kendilerinin yarattıkları ilkeler adına yargılanırlar. En dürüst tarih profesörlerinde, en tarafsız kitaplarda bile, olan bir şeyi, çok kez, sadece olduğu için benimseme eğilimlerini görmüşümdür. Birer araştırıcı olarak olaya boyun eğme zorunluğu birer ahlak adamı olarak olayı ahlaka uygun görme eğilimi ile karıştırılır. İşbirlikçiler bu tarih felsefesini benimseyenlerdir. Onlara göre, olayın buyruğuna girmek, belirsiz- bir ilerleme inancı ile birlikte gider. Ama, bu ilerleme başını kaybetmiş bir ilerlemedir.

Çünkü, klasik anlamında ilerleme durmadan ideal bir amaca yaklaştıran bir yükselmeyi gerektirir. İşbirlikçiler fazla gerçekçi oldukları İçin bu ideal amaca, dolayısıyla tarihin akış yönüne, kanıtsız inanmazlar. Ama, bilim adına bu fiziküstü yorumları İstemeseler de, ilerleme düşüncesinden yine de vazgeçmezler. Onlara göre, ilerleme tarihin yürüyüşünden ayrılmaz; nereye gittiğimizi bilmeyiz ama, değiştiğimize göre, daha iyiye gidiyoruz demektir. Son tarih olayı, salt son olduğu için en iyisidir. Böylece insan bilinmez bir sonuca doğru düşünmemenin verdiği keyifle kendini akıntıya bırakır gider. Bu gerçekçiliğin arkasında saklı olan İnsanlık sanatını yapmak- korkusudur- o inatçı ve dar görüşlü insanlık sanatı ki, bize, İlkelere göre evet, ya da hayır dedirtir, bizi umutsuz işlere sokar, başarısız diretmelere götürür. Yine bu gerçekçiliğin arkasında saklı olan bir şey de bilinmeyene mistik bir susayış, kendi ellerimizle yoğurmaktan kaçındığımız ve «hayırlısı» demekle yetindiğimiz bir geleceğe boyun eğmektir. Yanlış anlaşılan bir Hegel felsefesinin de bunda bir payı var tabii. Bütün büyük değişmelerin temelinde zor kullanma vardır diye zorbalık kabul ediliyor ve zora karanlık bir ahlak değeri veriliyor. Böylece, işbirlikçi davranışlarını uzak bir gelecek açısından değerlendirmiş oluyor: İngiltere’ye karşı Almanya ile tasarladığı yaklaşmayı bir bağ koparma, savunulmaz bir sözünde durmazlık sayıyorduk. İşbirlikçi ise çağımızda yaşamakla birlikte, bunu gelecek yıllar açısından görüyordu, tıpkı, tarihçinin Friedrich’ ll’in politikasını yargıladığı gibi. Buna bir ad da koymuştu: bu, tarihte birçok benzerleri olan «sözleşmeden cayma» idi.

Olayları böylece geleceğin ışığında yargılamak, öyle sanıyorum ki, bozgunun bütün Fransızlarda yarattığı bir eğilimdi. Bu, kurnazca bir kaçamak yoluydu. Bu birkaç yüzyıl öteye sıçrayıp kendi zamanına uzaktan bakmak, onu tarihe yerleştirmekle geçmiş bir olay durumuna sokmuş ve savunulmaz yanı pe- çelemiş oluyordu. Yalnız ezici bir bozgunu tarihteki sonuçları açısından görüp unutmak istiyorlardı. Ama şunu unutuyorlardı ki, tarih geriye doğru ve büyük kitlelerle düşünüldüğü zaman, yaşanan ve günü gününe oluşan bir şeydi. Bu tarihçi davranışı, bu yaşanan günün geçmişleştirilmesi işbirlikçiliğin özel bir yanıdır. En az suçlu olanlar umutlarını yitirmiş ülkücülerdir. Bunlar ülkülerini boşu boşuna öne sürmekten bıkmış ve birdenbire onu zorla kabul ettirmek gerektiğine inanmışlardı. Örneğin, Fransız barışseverliğinin işbirlikçiliğe bunca insan sağlamasının nedeni şudur: Savaşı önlemeye güçleri yetmeyen barışseverler birdenbire Alman ordularını barışı gerçekleştirebilecek güç olarak karşıladılar. O güne kadar tuttukları yol propaganda ve eğitimdi. Bu yol bir işe yaramadığını göstermişti. O zaman bir yol değiştirme gerektiğine kendilerini inandırdılar. Bugünü yargılamak için kendilerini gelecekte gördüler ve Nazi zaferinin dünyaya,ünlü Roma barışına benzer bir Alman barışı getireceğine inandılar. Rusya’yla,daha sonra Amerika’yla bozuşma gözlerini açmadı. Bunları sadece kaçınılmaz birer kötülük sandılar.

Böylece zamanımızın en şaşırtıcı aykırılıklarından biri doğdu: en coşkun barışseverlerin savaşçı bir toplumun askerleriyle anlaşması. Olaylara boyun eğmekle, daha doğrusu yalnız boyun eğmekle «realist» işbirlikçi tersine çevrili bir ahlak kurmuş oluyor. Olayı hak ışığında yargılayacak yerde, hakkı olaya dayatıyor, olanı ve olması gerekeni birbirine karıştırıyor. Her olan şey iyidir; iyi şey olan şeydir. Bu ilkeler üzerine çarçabuk bir dirilik ahlakı kuruyor. Descartes’in «Dünyayı yenecek yerde kendini yenmeye çalışmak» sözünü benimseyerek, olaylara boyun eğmenin bir yiğitlik ve erkekçe bir davranış yolu olduğunu sanıyor. Onun için durumu nesnelce değerlendirmeyen her şey kadınca ve boş bir hayal kurmadır. Karşı koymayı bir değerin ortaya çıkışı diye değil de, ölü birtakım ahlak kurallarına ve ideolojiye bağlılık olarak görüyor. Bununla içindeki derin bir çelişmeye göz yummuş oluyor, çünkü, o da bağlanacağı olayları kendi seçmiş sayılır. Rusya’nın ordu gücü, Amerika’nın endüstri gücü, İngiltere’nin inatçı davranışı, boyunduruk altındaki Avrupalıların ayaklanması, insanların onura ve özgürlüğe susamışlığı, bunlar da birtakım olaylardı. Ama, o «realizm» adına bunları hesaba katmamayı seçti. Sisteminin çürüklüğü bundan: hep olayların çetin dersi deyip duran bu adam, yalnız kendi düşünüşüne uyan olayları seçmiş oluyor. İşine gelmeyeni bir yana atma acelesi içinde, kötü niyetli bir insan durumuna düşüyor. Örneğin, Deat, Almanların Rusya’ya, girmelerinden on beş gün sonra: «Rus heyulasının yıkıldığı bugünlerde…» diye yazmaktan çekinmiyor.

Alman zaferini olmuş bitmiş sayarak işbirlikçi, uluslar ve insanlar arasındaki karşılıklı ve eşit hak ilişkileri yerine ortaçağın krallık, derebeylik bağlarını koymaya yöneliyor. Chateaubriant, kendini Hitler’ in kulu sayıyor. Fransız topluıVıuna mal olmuş herhangi bir insan topluluğunun evrensel yasalarına uymamış olmak yüzünden, işbirlikçi tekler arasjndaki bağlara dayanan yeni bir sisteme girmeye çalışıyor. Bunda da realizmi onu destekliyor: özel bir olaya bağlanma, evrensel demek olan hukuku küçümseme onu tam anlamıyla tekil olan gerçeklere boyun eğmeye sürüklüyor: bir adama, bir partiye, bir yabancı ulusa. Böyle olunca, değişken ve çelişken ahlakı, kulu olduğu adamın heveslerine körü körüne uymak oluyor. Deat, Abetz’den aldığı buyruklara göre, söylediklerinin tersini söylüyor, hem de yüzlerce kez. Bundan utanç da duymuyor. Çünkü, onun davranışının tutarlığı, efendisi her istedikçe, görüşünü değiştirmekteydi. Ama bu ortaçağca boyun eğiş içinde de derin bir çelişme yok değil. Makyavelci diktatörlerin akıl hocası, işbirlikçilerin örnek adamları da Talley- rand’dır. Yükselmeye tutkun işbirlikçi emir kulu rolü ile yetiniyordu. Çünkü, günün birinde, baş rolü oynamayı umuyordu. Almanya’ya bağlılığı su götürür bir bağlılıktır. Nice Vichy ya da Paris politikacıları, memleket düşman elindeyken, şöyle diyorlardı: «Bu Almanlar birer çocuk. Fransa karşısında bir aşağılık duygusu içindeler. Onları dilediğimiz yana götürürüz.» Kimi, İtalyanların elinden ikinci liderlik rolünü almayı kuruyor, kimi de Almanya ile Amerika’nın görüşmek için bir üçüncü devletin araya girmesini isteyecekleri zaman kendilerine gün doğacağını umuyorlardı. Gücü hakkın kaynağı ve efendinin aslan payı olarak düşünen İşbirlikçi kurnazlık yolunu yolunu tuttu. Böylece, güçsüzlüğünü kabul etmiş oldu ve bu erkek gücünü, erkekçe değerleri tutan adam, güçsüzün, kadının silahlarını benimsedi. Chateaubriant’ın Drieu’nün Brazillach’ın yazılarında Fransa ile Almanya’nın ilişkilerini, Fransa’nın kadın rolünü oynadığı bir cinsel birleşme durumuna sokan şaşırtıcı benzetmeler bulabilirsiniz. Hem, işbirlikçi ile efendisi arasındaki ortağçağ bağlılığının bir cinsel yönü olduğu su götürmez. İnsan, işbirlikçiliğin ruh durumunu kavramaya çalışınca bir kadınlık havası sezinler gibi olur. İşbirlikçi güç adına konuşur ama güç değildir kendisi kurnazlıktır. Güce dayanan bir düzenbazlıktır. Giderek, buna büyü ya da işve de diyebilirsiniz, çünkü. Almanlar üzerinde etkisi olduğunu sandığı Fransız kültürünü bir koz olarak kullanır. Bunda, çok tuhaf bir mazohizm ve homoseksüellik karışımı var gibi geliyor bana. Zaten, Paris’in homoseksüel çevreleri bol sayıda ve parlak işbirlikçiler çıkardı. Ama, işbirlikçinin psikolojisini en iyi açıklayan kindir belki de. İşbrlikçi derebeyci ve zorba bir düzeni özler gibidir. Dediğimiz gibi, topluluktan kopmuş bir parçanın bir bütüne karışma özlemidir bu, ama, sadece düşünü gördüğü. Aslında, içinde bir rol oynayamadığı bu topluma kin beslemektedir. Ona faşist gemini vurmayı özlemesi onu boyunduruk altına almak ve makine durumuna sokmak içindir. Deat’nın, Luchai- re’in ya da Darnand’ın halkça sevilmeyen insanlar olduklarım bilmeleri anlamlıdır. Memleket çoğunluğunun politikalarını tutmadığını yüzlerce kez açık açık yazdılar. Ama, uyandırdıkları öfkeye ve düşmanlığa hiç de vahlanmıyorlardı. Bu, onların aradığı bir şeydi. Böylece, içinde eriyemedikleri ve kendilerini iten Fransız topluluğunu güçsüz ve gerçekten dik kafalı bir yığın olarak ayaklarının altında görüyorlardı. Onu içerden elde edemeyince, dışarıdan alt etmiş oluyorlardı. Bu gururlu ulusu zorla yola getirmek için Alman Avrupası’yla blrleşiyorlardı. Fransa’yı bu kölelik çamuruna bulayacaklarını umdukları sürece, Hitler’in köleleri olmak, onları hiç de tedirgin etmiyordu. Hırslarının asıl özelliği buydu. Drieu La Roc- helle’de durum bu kadar basit değildi. O, önce kendine kin duymakla işe başladı. Yirmi yıl boyunca durmadan kendini bir yolundan sapmış, bir bütünden kopmuş, «bir fazla adam» olarak gösterdi ve kendinin kurmaya gücü yetmediği bir çelik düzen özledi kendisi için. Ama, bu kendine karşı duyduğu kin, insana karşı kin oldu. Bu acı gerçeğe dayanamıyordu: «Ben tutkularım önünde korkak, güçsüz ve çelimsiz bir çocuğum.» Kendini baştan başa çürümüş bir toplumun tipik bir ürünü olarak göstermek istedi. Kendini sıkı bir disipline sokmak varken, Fransa İçin faşizmi özledi. Toplumları birer karınca yuvasına çevirerek, kendinde ve başkalarında insanı yok etmek istedi. Bu kötümsere göre, faşizmin başa geçmesi insanlığın kendini öldürmesi demekti aslında.

Gerçekçiliğin, evrenselden ve yasadan kaçma, anarşi ve bir çelik baskı özlemi, zorbalık ve kurnazlık övgüsü, kadınlık, insan düşmanlığı: bunların hepsi bütünden kopma ile açıklanacak özelliklerdir. Böyle olarak ortaya çıkınca, fırsatını bulsun bulmasın, işbirlikçi demokratik toplumların içlerinde taşıdıkları bir düşmandır. Savaştan sonra, başka biçimler altında yaşamasını önlemek istiyorsak, bazı hainleri öldürmek yetmez. Fransız toplumunun birleşimini, yani 89 Devriminin. başladığı işi bitirmek için elden geleni yapmak gerekir. Bu da ancak yeni bir devrimle gerçekleşebilir. Bu devrimi 1830’da, 1840 ve 1871’de denedik ve hepsinin ardından bir karşı devrim geldi. Demokrasi her zaman bir faşist yatağı oldu. Çünkü, özü gereği demokrasi bütün düşünüşleri hoş görmüştür. Artık, önleyici yasalar yapma zamanı geldi. Özgürlüğe karşı özgürlük olmamalı.

İşbirlikçi ile faşistin gözde tezleri «realizm» olduğuna göre, zaferimizden yararlanıp her çeşit realist politikanın başarısızlığını ortaya koymalıyız. Olaylara uymak, olan bitenlerden ders almak elbette gereklidir. Ama, bu kıvraklık, bu politika pozitivizmi, olaylara boyun eğmeyen ve varlığını onlara borçlu olmayan bir amacı gerçekleştirmek için birer araç olarak kullanılmalıdır. İlkeler üstüne kurulmuş bir politika örneğini vermekle, sözde-gerçekçiler «sürüsünün» ortadan kalkmasına yardım etmiş oluruz. Onlara karşı, zaferi kazanmış olan karşı koyma hareketi gösteriyor ki, insanın rolü, olaylara boyun eğme gerektiği sanıldığı zaman bile, hayır demektir. Elbette, insan talihi değil, kendini yenmeyi istemeli. Ama, insanın önce kendini yenmesi, sonunda, talihi daha iyi yenmesi içindir.

JEAN-PAUL SARTRE

DENEMELER
(ÇAĞIMIZIN GERÇEKLERİ)
Çevirenler
SABAHATTİN EYUBOĞLU VEDAT GÜNYOL
SAY YAYINLARI

Yorum yapın