Jean-Paul Sartre: Yabancı (Albert Camus) açıklayan bir kitap değil: saçma insan açıklamaz, betimler; bir şeyler kanıtlayan bir kitap değil bu

yabancıYabancı’nın açıklanması
Bay Camus’nün Yabancı’sı, daha baskıdan çıkar çıkmaz büyük ilgi gördü. Herkes bunu «ateşkesten beri yazılmış en iyi kitap» olduğunu yineliyordu. O günün yazınsal üretimi içinde, bu roman da bir yabancı’ydı. Sınırın, denizin öte yakasından geliyordu; o kömürsüz keskin ilkbaharda, ildışı bir harika gibi değil, ondan gereğinden çok yararlanmış kişilerin bıkkın içli dışlılığıyla bize güneşten sözediyordu; 

eski yönetimi bir kez daha ve kendi elleriyle gömmekle de, içimizde saygısızlık duygusu uyandırmakla da uğraşmıyordu; onu okurken, eskiden de kendi başlarına değerli olma, başka bir şey kanıtlamama savında yapıtlar yazıldığını anımsıyorduk. Ancak, bu bedelsizliğe karşılık, roman oldukça belirsiz kalıyordu: anasının ölümünden bir gün sonra «denize giren, kuraldışı bir ilişkiye başlayan, gülünç bir film seyredip gülen», «güneşten ötürü» bir Arap’ı öldü­ren ve aşılmazdan bir gün önce, «eskiden de, o gün de mutlu olduğunu» öne süren, «nefret çığlıklarıyla kendisini karşılamak» üzere idam sehpasının çevresinde pek çok insanın birikmesini dileyen bu kişiyi nasıl anlamalıydık? Kimileri: «budalanın, zavallının biri bu» diyordu; daha çok etkilenmişlerse: «suçsuz bu adam» diyorlardı. Ancak, sözkonusu suçsuzluğun da ne anlama geldiğini anlamak gerekiyordu.

Bay Camus, birkaç ay sonra yayımlanan Sisyphus Efsânesi’nde yapıtının tam yorumunu verdi bize: kahramanı ne iyi ne kötü, ne aktöreli ne aktöresizdi. Bu değer ölçüleri ona uymuyordu: o, yazarın saçma adını verdiği özel bir türe giriyordu. Yalnız bu sözcük Bay Camus’nün kaleminde birbirinden ayrı iki şeyi göstermektedir: saçma hem olgusal bir hâl, hem de kimilerinin bu hâlle ilgili açık seçik bilincidir. Temel bir saçmalıktan, hiç şaşmadan gerekli sonuçları çıkaran adam «saçma»dır. Burada, swing yapan gençliğe «swing» adını verdiğimiz zamanki anlam kayması vardır. Peki öyleyse, olgusal bir hâl, bir ilk veri olarak saçma nedir? insanla dünyanın ilintisinden başka bir şey değil, ilk saçmalık, her şeyden önce, bir kopmayı,, boşanmayı dile getirmektedir: insanın birlik özlemiyle akıl ve doğa ikiliği, insanın ölümsüze doğru atılımıyla varolu­şunun bitimli niteliği, özünü oluşturan «tasa» ile çabalarının boşluğu arasındaki kopma. Ölüm, doğrularla varlıkların indirgenmez çokluğu, gerçekliğin akılla kavranmazlığı, rastlantı, bunlardır işte saçmanın kutupları. Doğrusunu isterseniz, hiç de yeni izlekler (temalar) değil bunlar, zaten Bay Camus de onları karşımıza yeni diye getirmiyor. Bunlar, XVII. yüzyıl boyunca, Fransızlara özgü bir
çeşit seyredici, kuru, dar kafayla sayılıp döküldüler: yerleşik (klasik) karamsarlığın beylik konuları oldular. «Yakından baktığımız vakit hiçbir şeyin avutamayacağı kadar içler acısı, zayıf ve ölümlü hâlimizin doğal talihsizliği» üzerinde ısrarla duran Pascal değil midir? Akla yerini gösteren o değil midir? Bay Camus’nün şu tümcesini hiçbir çekince koymadan onaylamaz mıydı: «Dünya ne (bütünüyle) akılsal, ne de hepten akıldışıdır»? O bize «alışkı»nın, «eğ­lence’nin insanın «hiçliğini, yüzüstü bırakılmışlığını, yetersizliğini, güçsüzlüğünü, boşluğunu» görmesini engellediğini göstermedi mi? Bay Camus, Sisyphus Efsânesi’ndeki soğuk biçemle, denemelerinin konusuyla, Adler’in haklı olarak Nietzsche’nin öncüleri adını verdiği büyük Fransız Aktörecileri geleneğinde yeralmaktadır; aklımızın erdiği yer konusundaki kuşkularına gelince, bunlar da Fransız bilgi kuramının daha yakın geleneği içindedir. Bunun için bilimsel adlandırmacılığı, Poincare’yi, Duhem’i, Meyerson’u dü­şünün, o vakit yazarımızın çağdaş bilime yönelttiği suçlamayı daha iyi anlarsınız: «… Elektronların çekirdeğin çevresinde döndükleri gözle görülemeyen bir gezegenler dizgesinden sözediyorsunuz bana. Bu dünyayı bir imgeyle açıklıyorsunuz. O zaman, gelip şiire dayandığınızı anlıyorum…»
Başka bir yazar da, aşağıdaki satırları yazdığında, Bay Camus’yle hemen hemen aynı anda, kendi adına yine bunları dile getirmektedir: «(doğabilim), varlıkbilimsel özençlerden kurtulup kendi içinde varolan bir doğanın varlığım kabul eden makinacılıkla devinimciliğin yerleşik karşıtlıklarına sırt çevirmişçesine, hiçbir ayrım gözetmeksizin makinasal, devinimsel, giderek ruhbilimsel örnekler kullanmaktadır.»
Bay Camus Jaspers’ten, Heidegger’den, Kierkegaard’dan, üstelik de pek iyi anlamıyormuş gibi gö­züktüğü alıntılar yapmaya bayılmaktadır. Ama gerçek ustaları başkadır: akıl yürütmelerinin akışı, düşünlerinin açıklığı, denemeci biçeminin kesimi ve düzenli, törenli, yaslı güneş hüznü yerleşik bir yazarı, bir Akdenizliyi haber verir.
Yöntemine varana dek («aynı zamanda hem coşkuyu hem açıklığa ulaşmamızı açık seçiklikle şiirsellik arasındaki denge sağlayabilir ancak») Pascal’ın Rousseau’nun eski «tutkulu biçimbilimleri»ni, akla getirmeyen onu bir Alman
görüngübilimcisinden ya da Danimarka varoluşçusundan çok örneğin Maurras’ya, aslında pek çok noktada ayrıldığı
bu Akdenizliye yaklaştırmayan niteliği yoktur.

Yalnız, gidip sorsak, Bay Camus de bütün bunları kabul ederdi. Ona göre özgünlüğü düşünlerinin sonuna dek gidebilmesindedir: gerçekten de amacı birtakım karamsar özdeyişleri biraraya getirmek değildir. Tek başlarına ele alındıklarında, saçmalık ne insanda ne dünyadadır; ama insanın asal özelliği «dünyada olmak» olduğuna göre sonunda saçma insan olmakla bir olup çıkmaktadır. Dolayı­sıyla, ilkin, yalın bir kavramın konusu değildir: onu bize üzüntü verici bir esinlenme göstermektedir. «Yataktan kalkış, tramvay, yazıhane ya da fabrikada geçirilen dört saat, yemek, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi aynı dizemde…» ve ansızın «bezemler devrilir», umutsuz bir açıkgörüşlülüğe ulaşırız. O zaman, dinlerin ya da varoluşçu düşünbilimlerin aldatıcı yardımını elimizin tersiyle itmeyi becerebilirsek, birtakım asal doğrular yakalarız: dünya bir kargaşa, «kargaşadan doğan kutsal bir eşdeğerlilik»tir; ölüp gittiğimize göre, yarın yoktur. «… Ansızın yanılsama ve ışıktan yoksun kalan evrende, insan kendini bir yabancı gibi duyumsar. Yitirilmiş bir yurdun anılarından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğuna göre, bu sürgün çaresizdir.» Çünkü, gerçekten de, insan dünya değildir: «Ağaçlar arasında bir ağaç olsaydım…, şu yaşamın bir anlamı olacak, daha doğrusu bu sorunun anlamı kalmayacaktı, çünkü dünyanın bir parçası haline gelecektim. Şimdi bütün bilincimle karşı çıktığım şu dünya olacaktım… Beni her türlü yaratışın karşısına diken işte şu gülünç, saçma akıl’dır.» Böylece, romanın başlığı yarı yarıya açıklanmış olmaktadır: yaban­cı, dünya karşısındaki insandır; Bay Camus yapıtını adlandırmak üzere Georges Gissing’in bir kitabının adını da seçebilirdi pekâlâ: Sürgünde Doğmuş. Yabancı, aynı zamanda, insanlar arasındaki insandır. «Öyle günler vardır ki… insan sevdiği kadını karşısında bir yabancı gibi bulur.»
Son olarak da yabancı, kendimin karşısında ben’ dir, yani doğa insanı karşısında kafa insanıdır: «Kimi saniyelerde,
bir aynada karşımıza dikilen yabancı.»

Ama o kadar değil: bir de saçma tutkusu var. Saçma insan kendi canına kıymaz: açık seçik doğrularının birinden bile vazgeçmeksizin, yarınsız, umutsuz, yanılsamasız, ayrıca yazgısına boyun eğmeksizin yaşamak ister. Saçma insan başkaldırıda doğrular kendini. Tutkulu bir dikkatle gözünü ölüme diker ve bu büyülenme onu özgürlüğe kavuşturur: ölüm cezasına çarptırılmış hükümlünün «kutsal sorumsuzluğu »nu tanır. Tanrı olmadığına ve ölüp gideceğimize göre, her şeye izin vardır. Bütün deneyimler eşdeğerlidir, yalnız elden geldiğince çok sayıda deneyim edinmek yerinde olur. «Hep bilinçli kalan bir ruhun karşısındaki şimdiki zaman ve şimdiki zamanlar dizisi saçma insanın ülküsüdür.» «Bu nicelik aktöresi» karşısında bütün de­ğerler yıkılıp gider; yeryüzüne atılmış bulunan, başkaldıran, sorumsuz saçma insanın «hiçbir şeyi doğrulaması» gerekmez. Safsuz’dur o. Onlara îyi ile Kötü’yü, izin verilen ile yasaklanan’ı öğreten papazın gelişinden önce, S. Maugham’ın sözünü ettiği ilkel insanlar gibi Suçsuz’dur: onun için her şeye izin vardı. «Gülücüklerle kayıtsızlıkların belli belirsiz değiştirdiği sürekli bir şimdiki zamanda yaşayan» Prens Mişkin gibi suçsuzdur. Terimin her anlamında çocuksudur, isterseniz «Budala» da diyebilirsiniz. İşte şimdi Camus’nün romanının başlığını iyice anlıyoruz. Onun betimlemek istediği yabancı, oyunun kurallarını kabul etmedikleri için toplumu irkilten şu korkunç çocuksu varlıklardan biridir. Yabancılar arasında yaşamaktadır, ama o da onların gözünde yabancıdır. Bundan ötürü, içlerinden kimileri onu sevecektir, örneğin, «tuhaf biri olduğu» için ona bağ­lanan Marie, oynaşı; ansızın nefret duygularının kendisine yöneldiğini duyumsadığı yargılama salonundaki insanlar gibi, kimileri de ondan nefret edecektir. Kitabı açarken henüz saçma duygusuyla içli dışlı olmayan bizler de boşu boşuna onu alıştığımız değer ölçülerine göre yargılamaya çalışacağız: bizim için de yabancıdır o.

Demek ki kitabı açtığınızda, «Bunun da kurtarılmış bir pazar olduğunu, annemin artık gömüldüğünü, yarın yine çalışmaya başlayacağımı, sonuç olarak, hiçbir şeyin de­ğişmediğini düşündüm1» sözlerini okuyunca duyduğunuz
şaşkınlık bile bile yaratılmıştır: saçmayla ilk karşılaşmanı­zın sonucudur bu. Ancak, yapıtı okuyuşunuz sürdükçe yüreğinizdeki sıkıntının dağılacağını, her şeyin yavaş yavaş aydınlatılacağını, akıl çerçevesine oturtulacağını, açıklanacağını umuyordunuz. Umudunuz boşa çıktı: Yabancı açıklayan bir kitap değil: saçma insan açıklamaz, betimler; bir şeyler kanıtlayan bir kitap değil bu. Bay Camus yalnızca önermekte ve ilke gereği doğrulanamayan şeyi doğ­rulamaya hiç mi hiç uğraşmamaktadır. Sisyphus Efsânesi, yazarımızın romanını nasıl karşılamamız gerektiğini öğretecektir bize. Gerçekten de orada saçma romanın kuramını buluruz. Konusu insan olma hâlinin saçmalığı olsa da, savlı bir roman değil bu, doğrulayıcı kanıtlar göstermeye önem veren, «kendinden hoşnut» bir düşünceden gelmiyor; tersine, «sınırlı, ölümlü, başkaldıran» bir düşüncenin ürü­nü. Kendi varlığıyla akılyürüten akim yararsızlığını kanıtlı­yor. «…{Büyük romancıların) akılyürütmeler yoluyla değil de imgelerle yazmayı seçmiş olmaları hepsinde ortaklaşa bulunan, her türlü açıklama ilkesinin yararsızlığına inanan, duyulabilen dış görünüşün öğretici iletisine güvenen düşünceyi açığa vurmaktadır.»1 Böylece Bay Camus’de, iletisini roman kılığında önümüze getirmek, kendini beğenmiş bir alçakgönüllülüğü simgelemektedir. Yazgıya boyuneğme değildir bu, insan düşüncesinin sınırları­nın öfkeyle, başkaldırıyla kabul edilmesidir. Romansal iletisiyle ilgili olarak «Sisyphus Efsânesi»nden başka bir şey olmayan düşünbilimsel bir çeviri yapmakla görevli saymış­tır kendini, bu ikileme konusunda ne düşünmek gerektiğini ilerde göreceğiz. Yalnız böyle bir çevirinin varlığı romanın bedelsizliğini azaltmıyor. Gerçekten de, saçma yaratıcı yapıtının gerekli olduğu yanılsamasına varana dek her şeyi yitirmiştir. Tersine, sürekli olarak, yapıtın olumsallığını yakalamamızı istemektedir; Gide’in Kalpazanlar’ ın sonuna: «sürebilirdi» yazmak isteyişi gibi, madalyanın yazılı tarafına: «olmayabilirdi de» yazılmasını istemektedir.

Olmayabilirdi: tıpkı şu taş, şu akarsu, şu yüz gibi; bu, dünyanın bütün şimdiki zamanları gibi, yalnızca kendini veren bir şimdiki zamandır. Sanatçıların: «Yazmamak elimde değildi, ondan kurtulmam gerekiyordu» derken yapıtları için seve seve üstlendikleri öznel gereklilikten bile yoksundur. Burada, beylik güneş eleğinden geçirilmiş olarak, gerçeküstücü yıldırmacılığm bir izleğiyle karşılaşıyoruz: sanat- yapıtı bir yaşamdan koparılmış bir yapraktan başka şey değildir. Söz konusu yaşamı dile getirir elbet: ama getirmeyebilirdi de. Zaten her şey eşdeğerlidir: Ecinniler’! yazmak ya da bir sütlü kahve içmek. Dolayısıyla Bay Camus okurdan, «canlarını sanatlarına adamış» yazarların bekledikleri dikkatli ilgiyi beklememektedir. Yabancı onun yaşamının bir yaprağıdır. Ve en saçma, en sıradan yaşamın en kuru olması gerektiğinden, romanı gözkamaştırıcı bir kuruluğa, kısırlığa özenmektedir. Sanat işe yaramaz bir eliaçıklıktır. Ama çok korkmayalım: Bay Camus’nün saç­malıklarının altında, Kant’ın «güzelin ereksiz erekliliği» kuramıyla ilgili birtakım bilgece uyarılar buluyorum. Şöyle ya da böyle, Yabancı, bir yaşamdan kopmuş, doğrulanmamış, doğrulanamayacak, kısır, anlık, yazarınca yüzüstü bırakılmış, daha başka şimdiki zamanlar uğruna terkedilmiş olarak karşımızdadır. Bizim de onu böyle kabul etmemiz gerekmektedir: iki insanın, yazarla okurun, nedenlerin ötesinde, ansızın saçmalıkta biraraya gelmesi gibi.

Yabancı’nın kahramanını nasıl ele alacağımızı gösteren de budur işte. Bay Camus savlı bir roman yazmak isteseydi, aile içinde çalım satan, sonra birden saçmayı sezen, bir an çırpınan ve sonunda durumunun temel saç­malığını yaşamaya razı olan bir kamu görevlisini önümü­ze getirmekte güçlük çekmezdi. Okur, hem de aynı nedenlerle, roman kişisiyle birlikte inandırılmış olurdu. Ya da, Sisyphus Efsânesi’nde sıraladığı, özel bir değer verdiği saç­malık erişlerinden birinin yaşamını çizerdi bize: Don Juan, Oyuncu, Fatih, Yaratıcı. Oysa böyle yapmamış, ve Mersault, Yabancı’nm kahramanı, saçmalık kuramlarını yakından tanıyan okur için bile karanlık kalıyor. Saçma olduğu, acımasız açıkgörüşlülüğün belli başlı niteliği olduğu konusunda bize güvence veriyor elbet. Ayrıca, pek çok noktada, Sisyphus Efsânesi’nde savunulan kuramların önceden tasarlanmış örneğim oluşturmak üzere çatılmış. Örneğin, Bay Camus, adı geçen yapıtta şunları yazıyor: «İnsan, söylediği şeylerden çok sakladıklarıyla insandır.» Ve Meursault bu erkekçe suskunluğun, sözcüklerle avunmaya razı olmayışın canlı örneğidir: «(Ona) içine kapanmış biri olduğumu farkedip farketmediği (soruldu), o da lâf olsun diye konuşmadığımı söyledi.»1 Nitekim, iki satır yukarda, aynı savunma tanığı Meursault’nun «tam bir erkek» olduğunu söylemiştir. «(Tanığa) bununla ne demek istediği (soruldu), o da demek istediğini herkesin bildiğini söyledi.»
Aynı biçimde, Bay Camus Sisyphus Efsânesi’nde sevi konusunda uzun açıklamalarda bulunur: «Biz bugün, bizi birtakım varlıklara belli bir toplu görüşe göre bağlayan, kitaplarla söylencelerin sorumlu olduğu şeye sevi diyoruz», diye yazar. Öte yandan, Yabancı’da şunları okuruz: «O zaman kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Ben de… aslında bunun bir şey göstermediğini, ama kuşkusuz onu sevmediğimi söyledim.»3 Bu görüş açısından, yargılama salonunda ve okurun kafasında beliren: «Meursault anasını sevdi mi?» sorusu iki yandan saçmadır. îlkin, avukatın da dediği gibi. «Anasını toprağa verdiği için mi, yoksa birini öldürdüğü için mi suçlanmaktadır? Ama özellikle «sevmek» sözcüğünün burada hiçbir anlamı yoktur. Hiç kuşkusuz Meursault parası yetişmediği ve «artık birbirlerine söyleyecek sözleri kalmadığı» için anasını düşkünler yurduna yerleştirmiştir. Kuşkusuz onu sık sık görmeye de gitmiyordu, «çünkü bu iş (onun) koskoca pazarına patlıyordu — otobüse gitme, bilet alma ve tam iki saat yolculuk etmeyse cabasıydı.»4 Peki ama nedir bunun gösterdiği? 0 bütünüyle şimdiki zamanda, o anki ruh hallerini yaşamı­yor mu? Duygu dediğiniz birtakım kesikli izlenimlerin soyut birliğiyle ünleminden başka bir şey değildir. Her an sevdiklerimi düşünmem, ama düşünmediğim zaman bile sevdiğimi öne sürerim — ve gerçek, anlık bir coşku bulunmadığı zaman, soyut bir duygu uğruna dinginliğimi teh­likeye atabilirim. Meursault’ysa başka türlüdüşünür ve davranır: o sürekli, birbirine benzeyen büyük duyguları tatmak istemez; ona göre sevgi, giderek sevgiler yoktur. Yalnızca şimdiki ânın, som ut’un önemi vardır. Canı istediği zaman gider anasını görmeye, o kadar. Arzu belirmişse, onu otobüse bindirtecek kadar güçlü olacaktır, çünkü başka bir somut arzu bu gevşek adamı var hızıyla koşturtacak, yürüyen bir kamyona atlatacak kadar güçlü olacaktır. Ancak anasım hep şu sevgi dolu, çocuksu «anneciğim» sözcüğüyle anmakta, onu anlamakta, ona benzemekte hiçbir fırsatı kaçırmamaktadır. «Sevgi diye ben yalnızca beni böyle bir varlığa bağlayan şu arzu, sevecenlik ve anlayış karışımını anlıyorum.»1 Görüldüğü gibi Meursault’ın kuramsal yanını es geçemeyiz. Nitekim yaşadığı serüvenlerin pek çoğunun belli başlı nedeni temel saçmalığın şu ya da bu yanını açığa çıkarmaktır. Örneğin, daha önce gördük, Sisyphus Efsânesi, «tanyeri ağarırken önündeki zindan kapı­ları açılan ölüm mahkûmunun yetkin elverişliliği»2ni övü­yordu— ve Bay Camus bize söz konusu tan ağarmasıyla elverişliliğin tadım çıkartmak için kahramanını ölüm cezasına çarptırmıştır. «Hiçbir şeyin idamdan daha önemli olmadığım nasıl görememiştim», dedirtir kahramanına, ve «bir bakıma, insan için gerçekten ilginç biricik şeyin bu olduğunu!» Örneklerle alıntılan çoğaltabiliriz. Bununla birlikte şu açıkgörüşlü, kayıtsız, suskun adam tastamam dâvanın gereksinmelerine uygun kurulmamıştır. Hiç kuş­kusuz, kişilik bir kez kabataslak çizildikten sonra kendi başına tamamlanmıştır, roman kişisinin hiç kuşkusuz kendine özgü bir ağırkanlılığı vardır. Ancak, saçmalığı bize kazanılmış değil, dışardan bağışlanmış gözükmektedir: böyledir, o kadar. Tanrı esini ancak son sayfada gelecektir. Oysa öteden beri Bay Camus’nün ölçütlerine göre yaşamış­tır. Saçmanın da bir çekiciliği varsa, bu adam için çekici dememiz gerekirdi. Sisyphus Efsânesi’nde irdelenen sorulardan hiçbirini merak etmez gibidir; ölüm cezasına çarptırılmazdan önce başkaldırdığı da görülmemektedir. Mutluydu. kendini olayların akışına kaptırmıştı, ve mutluluğu. Bay Camus’nün denemesinin birçok yerinde değindiği, ölü­mün kör edici varlığından gelen şu gizli ısırığı tanımaz gibidir. Tembellikten ötürü evinde kaldığı ve «biraz sıkıldı­ğını» itiraf ettiği pazar günkü gibi, kayıtsızlığı bile gevşekliğinden gelmektedir sanki. Dolayısıyla, saçma bir bakış için de roman kişisi özel geçirimsizliğini korumaktadır. Saç­malığın Don Kişot’u ya da Don Juan değildir bu, tersine, çoğu kez saçmalığın Sanço Pança’sı gibi gözükmektedir. Oradadır, varolmaktadır, ama biz onu ne bütünüyle anlayabilir, ne de yargılayabiliriz; yaşamaktadır işte, ve onu doğrulayabilecek tek şey romansal yoğunluğudur.

Ancak, Yabancı’yı hepten de bedelsiz bir yapıt saymamak gerekir. Daha önce de söyledik, Bay Camus saç­malık duygusu ile kavram ı’nı birbirinden ayırmaktadır. Şunları yazar bu konuda: «Büyük yapıtlar gibi, derin duygular da hep bilinçli olarak söylediklerinden çok daha fazlasını dile getirirler… Büyük duygular göz kamaştırıcıya da acınası evrenlerini yanlarında gezdirirler.»1 Biraz ilerdeyse şunları ekler: «Saçma duygusu saçma kavramının ta kendisi değildir. Onun temelini oluşturur, o kadar. Ama onda özetlenmez…» Sisyphus Efsânesi’nin bize bu kavramı vermeyi amaçlarken Yabancı’nın da bizde bu duygu’yu uyandırmak istediği söylenebilir. İki yapıtın yayımlanış sırası da bu varsayımı doğrular gibidir; ilk yayımlanan Yabancı bizi yorumsuz saçma «ortamı»na sokar; sonradan gelen deneme görünümü aydınlatır. Oysa saçma ayrılma’dır, kop­ma’dır. Dolayısıyla Yabancı kopma’nın, ayrılma’nın, yabancılaşma’nm romanı olacaktır. Usta kuruluşu da buradan gelmektedir: bir yanda yaşanan gerçekliğin günlük vc biçimsiz akışı, öte yandaysa aynı gerçekliğin insan aklı ve söylemiyle öğretici biçimde yemden düzenleyimi. İlkin arı gerçeklikle yüz yüze getirilen okur, sonradan onu akılsal aktarımıyla yeniden karşısında bulmaktadır. Buradan saçma duygusu, yani dünyadaki olayları kavramlarımızla, sözcüklerimizle düşünmek’teki güçsüzlüğümüz doğacaktır. Meursault anasını toprağa verir, bir oynaş tutar, birini öldü­rür. Bu değişik olgular duruşmada tanıklarca anlatılacak, savcı tarafından kümelendirilip açıklanacaktır: Meursault başka birinden sözediliyormuş duygusuna kapılacaktır. Her şey bizi ansızın Marie’nin patlayışına götürmek üzere dü­zenlenmiştir, tanık bölmesinde insan kurallarına göre tanıklık ettikten sonra birden hıçkırmaya başlayan: «hayır, bu kadar olmadığını, daha başka bir şeyin bulunduğunu, kendisini düşündüğünün tersine konuşmaya zorladıklarını» söyleyen Marie’nin patlayışına. Kalpazanlar’dan beri bu tür ayna oyanları kullanılagelmiştir. Bay Camus’nün özgünlüğü burada değil. Ancak, çözmesi gereken sorun ona zorla özgün bir biçim benimsetmektedir: savcının sonuç­larıyla cinayetin gerçek koşulları arasındaki kopukluğu daha iyi duyabilmemiz için, kitabı kapattığımızda içimizde sözümona cezalandırmaya kalkıştığı olguları hiçbir zaman anlayamayacak, giderek onların yanma bile varamayacak saç­ma bir adalet duygusunun kalabilmesi için, gerçeklikle ya da koşullarından biriyle yüz yüze getirilmiş olmamız gerekir.

Bay Camus’nün elinde, söz konusu ilintiyi kurabilmek için, savcı gibi, yalnızca sözcüklerle kavramlar var; düşünceleri
biraraya getirerek, sözcüklerden önce varolan dünyayı sözcüklerle anlatması gerek. Yabancı’nm birinci kesimi, geçenlerde yayımlanan bir kitap gibi, Traduit du Silence (Sessizlikten Çevrilmiştir) diye adlandırılabilirdi. Burada birçok çağdaş yazarda rastladığımız, ilk belirtilerini Jules Renard’da gördüğüm bir hastalıkla karşılaşıyoruz: ben bu hastalığa «sessizlik saplantısı» adım vereceğim. Bay Paulhan’a sorsanız, hiç kuşkusuz, bunda yazınsal yıldırmacılığın etkisini görürdü. Hastalık, gerçaküstücülerin özdevingen (otomatik) yazışından tutun da J.J. Bem ard’m «sessizlik tiyatrosu» na varana dek binbir kılığa girmiştir. Çünkü sessizlik, Heidegger’in dediği gibi, sözün en sahici kipi’dir. Ancak konu­şabilen susar. Bay Camus, Sisyphus Efsânesi’nde çok konuşuyor, giderek gevezelik bile ediyor. Bununla birlikte, sessizliğe duyduğu sevgiyi de itiraf ediyor. Kierkegaard’m şu tümcesini anıyor: «Suskunlukların en güvenlisi susmak değil, konuşmaktır»1 ve sonra kendi adına ekliyor: «bir erkek, söylediklerinden çok sakladıklarıyla erkektir». Dolayısıyla, Yabancı’da. susm a’ya girişmiştir. Peki ama sözcüklerle nasıl susmalı? Şimdiki zamanların düşünülmez, düzensiz birbiri ardından gelişini kavramlarla nasıl vermeli? Girişilen bu iddia yeni bir uygulayımı gerektirmektedir.

Nedir bu uygulayım? Birileri bana: «Hemingway’in kaleminden çıkmış Kafka bu» demişti. Kitapta Kafka’yı bulamadığımı itiraf ederim. Bay Camus’nün görüşleri yüzde yüz dünyasal. Kafka olanaksız aşkmlığm romancısıdır: ona göre evren anlayamadığımız imlerle (işaretlerle) doludur; bezemin bir de arka yüzü vardır. Bay Camus içinse insanın dramı, tersıine, aslanlığın bulunmayışıdır: «Bu dünyanın beni aşan bir anlamı var mı yok mu bilmiyorum. Ama bu anlamı tanımadığımı, şimdilik tanıyamayacağımı biliyorum. Bugünkü durumum un dışında kalan bir imlemin ne imlemi var benim için? Ben ancak insan terimleriyle anlayabilirim. Ancak dokunduğum, bana direnen şeyi anlayabilirim.» Demek ki onun için gizi çözülmez, insanın dışında kalan bir düzenin varlığından kuşkulanmamıza yolaçacak sözcük düzenlemeleri bulmak söz konusu olamaz: insandışı dünya, düpedüz düzensizliktir, makina dünyasıdır. Hiçbir karanlık, kaygı verici, şöyle üstü kapalı anıştırılmış şey yoktur onda: Yabancı bize bir dizi ışıklı görüş sunar. Bunların bizi tedirgin edişi, sayılarından ve onları bağlayacak bağın yokluğundan ötürüdür. Aydınlık sabahlar, akşamlar, kusursuz ikindiler, bunlardır işte gözde saatları; Cezayir’in sürekli yazı da gözde mevsimi. Onun evreninde geceye yer yoktur. Ondan ancak şu terimlerle sözeder: «Yüzümde yıldızlarla uyandım. Kırdan gelen gürültüler kulağıma eriyordu. Gece toprak ve tuz kokulan şakaklanm ı serinletiyordu. Şu uykuya varmış yazın olağandışı dinginliği kabaran deniz gibi içime işliyordu.»1 Bu satırları yazan adam Kafka’ nın kaygılarından alabildiğine uzaktır. Düzensizliğin ortasında son derece rahattır; doğanın inatçı körlüğü onun da canını sıkmaktadır elbet, ama aynı zamanda yüreğine su serpmektedir, doğanın akıldışılığı olumsuzdan başka bir şey değildir: saçma insan bir insancıdır, yalnızca nimetlerini tanır bu dünyanın.

Hemingway benzetmesi daha verimli gözüküyor. İki biçemin benzerliği açıkça ortada. İki metinde de aynı kısa tümceler var: tümcelerin her biri bir öncekinin kazandığı atılımı elinin tersiyle itiyor, her tümce yeni bir başlangıç. Her tümce bir davranışın, bir nesnenin görüntüsünü çekiyor. Her yeni davranışa, her yeni nesneye yeni bir tümce. Bununla birlikte doymuyorum: «Amerikan» anlatı uygulayımının varlığı Bay Camus’nün işine yaramış elbet. Ama sözün gerçek anlamında onu etkilemiş olduğundan emin değilim. Hemingway, roman olmayan Mort dans l’apresmidi’ de (Öğleden Sonra Ölüm’de) bile bu kesik anlatımı, her tümceyi bir tür soluk kasılımıyla hiçlikten çekip çıka­ran anlatımı sürdürür: biçemi, ta kendisidir. Oysa biz, daha önceden, Bay Camus’nün başka bir biçeminin, bir tören biçeminin bulunduğunu biliyoruz. Ama ayrıca, Yabancı’da bile, zaman zaman sesini yükseltir; o vakit tümce daha geniş, daha sürekli bir akış kazanır: «Çoktan gevşemiş havada dolaşan gazete satıcılarının haykırışı, halk bahçesindeki son kuşlar, sandöviç satıcılarının seslenmesi, kentin en yüksek dönemeçlerinde tramvayların inleyişi ve gece limanın üstüne çökmezden önce gökyüzünü kaplayan uğultu benim için zindana girmezden çok önce tanıdığım bir kör-yolu oluşturuyordu.» M eursault’nun soluk soluğa anlatısının altmda, onu alttan alta geren ve Bay Camus’nün kişisel anlatımı olması gereken daha geniş bir şürsel düzyazı görmekteyim. Yabancı’mn Amerikan uygulayımının öylesine açık seçik izlerini taşıması, bunun bile bile yapılmış bir ödünç alma oluşundandır. Bay Camus, önüne çıkan araç­lar arasından, sözüne en iyi uyanı seçmiş, llerki yapıtlarında da bu uygulayımı kullanacağından kuşkuluyum.

Anlatı örgüsünü daha yakından incelersek, yöntemlerini daha iyi anlarız. «İnsanlar da insansız dünya yaratırlar, diyor Bay Camus. Kimi açıkgörüşlü saatlarda, davranışlarının makinamsı görünüşü, anlamdan yoksun sözsüzoyunları çevrelerindeki her şeyi saçmalaştırır.»2 Demek ki ilk yansıtılması gereken budur: Yabancı bizi ansızın «insanın insanlıkdışılığı karşısında sıkıntıya» sokmalıdır. Peki, bizde bu sıkıntıyı yaratabilecek benzersiz fırsatlar nelerdir? Sisyphus Efsânesi bize bu konuda birkaç örnek verir: «Adamın biri, camlı bölmenin ardında, telefonla konuşmaktadır, sesini işitmiyoruz, am a erimsiz kaş-göz oyunlarını görüyoruz: bir an bu adamın neden yaşadığını so­rarız kendi kendimize.»1 İşte şimdi aydınlatıldık; giderek fazla bile aydınlatıldık, çünkü verilen örnek yazarın belli
ölçüde yan tuttuğunu göstermektedir. Gerçekten de, telefon eden, sesini işitmediğiniz adamın davranışı görece saçmadır: kopuk bir devrede yeralmaktadır. Bölmenin kapısını açın, kulağınızı alıcıya dayayın: devre tamamlanır, insan etkinliği yeniden anlam kazanır. Öyleyse, eğer iyiniyetliysek, ancak «akılsal mutlaklar»a oranla, görece saçmalıklar bulunduğunu söylememiz gerekirdi. Ama burada iyiniyet de­ğil, sanat söz konusudur; Bay Camus’nün yöntemi hazırdır: sözünü ettiği roman kişileriyle okur arasına camlı bir bölme yerleştirecektir. Gerçekten de, bir camın ardındaki insanlardan daha sersemce ne vardır? Geriye camın seçimi kalm aktadır: bu da Yabancı’mn bilinci olacaktır. Gerçekten de, bir saydamlıktır bilinç: gördüğü her şeyi biz de görürüz. Yalnız bu bilinç nesnelere karşı saydam, ünlemlere karşıysa geçirimsiz olacak gibi kurulmuştur.

«O andan sonra her şey hızla olup bitti, insanlar ellerinde bir kefen tabuta doğru ilerlediler. Papaz, yardımcı­ları, yönetioi ve ben çıktık. Kapının önünde, tanımadığım bir hanım vardı: ‘Bay M eursault’, dedi yönetici. Hanımın adım işitmedim, yalnız bu iş için gönderilmiş hastabakıcı olduğunu anladım. Kemikli ve uzun yüzünü gülümsemeden -öne eğdi. Sonra, cesedin geçebilmesi için sıraya dizildik.»

Bir camın ardında insanlar dansetmektedir. Onlarla okur araşma bir bilinç, hemen hemen bir hiç, bir saydamlık, bütün olguları saptayan ayrı bir edilginlik yerleştirilmiştir. Yalnız, olan olmuştur: edilgin olduğu için, bilinç yalnızca olguları saptamaktadır. Okur onun araya kondu­ğunu farketmemiştir. Peki ama bu tür anlatının içerdiği ön-gerçek nedir acaba? Aslında, ezgisel bir örgütlenme alınmış, değişmez öğeler toplamına dönüştürülmüştür; devinimlerin birbirini izleyişinin bütünüyle ele alman edim ’e yüzde yüz denk olduğu öne sürülmektedir. Burada, her gerçekliğin birtakım öğeler toplamına indirgenebileceğim öne süren çözümsel bir ön-gerçekle (postulat’yla) karşı karşıya değil miyiz? Oysa, çözümleme bilimin olduğu kadar, gülmecenin de aracıdır. Bir rugby maçı anlatmak isteyip de: «Bir me­şin yuvarlağı iki direk arasından geçirebilmek için birbirleriyle boğuşan, kendilerini yerlere atan kısa donlu adamlar gördüm» dersem, gördüklerimin dökümünü çıkarmış olurum: ama bu dökümün anlamım bile bile atlarım: böylece gülmece yaparım. Bay Camus’nün anlatısı hem çözümlemeye hem gülmeceye giriyor. Çıplak deneyimi yansıtma savında olduğu ve deneyimin birer parçası olan imlem bağlarını kurnazca süzdüğü için —bütün sanatçılar gibi— yalan söylemektedir. Deneyimde yalnız tek tek izlenimleri bulup ortaya çıkardığını öne süren Hume’un eskiden yaptığı şeydir bu. Görüngüler (hâdiseler) arasmda dış ilişkilerden baş­ka bir şey bulunduğunu yadsıyan Amerikan yeni-gerçekçileri bugün aynı işi yapmaktadır. Onlara karşı çağdaş düşünbilim ünlemlerin de dolaysız veriler olduklarını göstermiştir. Ama buraya dalarsak iş uzar. Biz yalnız, saçma insanın dünyasının yeni-gerçekçilerin çözümsel dünyası olduğunu belirtmekle yetinelim. Bu yol, yazınsal olarak kendini kanıtlamıştır: L’lngenu’nün (Temizoğlan’m) ya da Micromegas’m (Küçük-Büyük’ün) biçemidir bu; Gulliver’m biçemidir. Çünkü XVIII. yüzyılın da kendi yabancıları olmuştur— genellikle bunlar, bilmedikleri bir uygarlığa aktarıldıkları için, olguları anlamlarını yakalayamadan algılayan «iyi vah­şilerdi. Bu kopmanın etkisi de okurda saçmalık duygusu uyandırmak değil miydi? Bay Camus, görünüşe göre, bunu sık sık, özellikle de kahramanını bize hapse atılmasının nedenleri üzerinde düşünürken gösterdiği zaman anımsamaktadır.1

Ve işte Yabancı’da Amerikan uygulayımının kullanılmasını açıklayan bu çözümsel yöntemdir. Yolun sonundaki ölüm geleceğimizi yele vermiştir, ömrümüzün «geleceği yoktur», şimdiki zamanların birbiri ardına gelmesidir yaşamı­mız. Peki bu, saçma insanın çözümleme anlayışını zamana uygulamasından başka bir şey m idir? Bergson’un ayrıştı­rılmaz bir örgütlenme gördüğü yerde, saçma insanın gö­zü bir dizi an görmektedir. Sonunda varlıkların çokluğunu da iletişimsiz anların çokluğu açıklayacaktır. Demek iki yazarımızın Hemingway’den ödünç aldığı şey, zamanın sü­reksizliğiyle çakışan kesik tümcelerin süreksizliğidir. Şimdi daha iyi anlıyoruz anlatısının kesimini: her tümce bir şimdiki zamandır. Ama uyumu bozan, kendisinden sonra gelen şimdiki zamana doğru azıcık taşan belirsiz bir şimdiki zaman değil bu. Tümce açık seçik, çapaksız, dört başı bayındırdır; bir sonraki tümceden, tıpkı Descartes’m bir ânının bir sonraki ândan ayrılışı gibi, koskoca bir hiçlikle ayrılmıştır. Bir tümceden ötekine dünya hiçleşip yeniden doğmaktadır: söz, ayağa kalktığı an, bir hiç’ten yaratıştır; Yabancı’daki bir tümce bir ada’dır. Ve okurken, bir tümceden ötekine, hiçlikten hiçliğe atlarız. Bay Camus her tümce biriminin yalnızlığını daha da belirginleştirmek üzere anlatışım bileşik geçmiş zamanda anlatmayı seçmiştir.
Belirli geçmiş zaman sürekliliği dile getirir: «Il se promena longtemps» (Uzun süre gezindi) tümcesinde sözcükler bizi mişli geçmişe ya da gelecek zamana gönderir; tümcenin gerçekliği eylemdedir, geçişli niteliğiyle, aşkmlığıyla edim’ dedir. «Il s’est promené longtemps» (Uzun süre gezinmiş oldu) ise eylemin eylemliğini gizler; burada eylem ikiye bölünmüş, parçalanmıştır: bir yanda bütün aşkınlığını yitirmiş, nesne gibi kıpırtısız bir geçmiş zaman ortacı (participe passé) var, öte yandaysa artık yalnızca olumlu ko­şaç (copule) anlamı taşıyan, yüklemin özneye bağlandığı gibi ortacı ad’m (substantif’in) bağlayan «olmak» (etre) eylemi; eylemin geçişliliği uçup gitmiş, tümce donup kalmış;
şimdi gerçekliği ad ’dadır. Geçmişle gelecek arasında köprüliik edecek yerde, kendi kendine yeterli, ötekilerden ayrı küçük bir öz’dür artık. Hele bir de onu elden geldi­ğince temel tümceye indirgemeye özen göstermişsek, iç yapısı yetkin bir yalınlığa ulaşır; böylece öğelerin birbirine yapışıklığı da artar. Bu artık gerçekten de parçalanmaz bir birim, bir zaman atom u’dur. Doğal olarak, tümceler aralarında örgütlenmez: yalnızca yan yana konur: özellikle, anlatıya bir bakıma bir açıklama dölütü sokacak, ânlar arasına katkısız birbirini izlemenin dışında bir düzen katacak nedensel bağlardan kaçınılır. Şöyle yazılır: «Bir an sonra, kendisini sevip sevmediğimi sordu. Ben de ona, bunun herhangi bir şey anlatmadığım, ama sevmediğimi söyledim.
K ederli bir havaya girdi. Ancak, yemeği hazırlarken, sudan bir bahaneyle öyle bir güldü ki, gidip onu kucakladım. Tam bu sırada Raymond’lardan bir tartışm a gürültüsü geldi.»1 Katkısız birbiri ardından gelme görünüşü altmda bir neden-sonuç bağını titizlikle gizleyen iki tümcenin altını çizdik. Bir tümcede bir öncekine ille de anıştırma yapmak gerektiğinde, «ve», «ama», «sonra», «tam bu sırada» gibi ayırma, karşıtlık ya da salt toplamanın dışında hiçbir şey çağrıştırmayan sözcükler kullanılmaktadır. Yeni gerçekçiliğin nesneler arasında kurdukları gibi, bu zaman birimleri arasındaki ilintiler de dıştandır; gerçek tutulup getirilmeden gözükmekte, yıkılmadan gözden yitmekte, dünya zamanın her yürek atışında yıkılıp yeniden doğ­maktadır. Ama sakın kendi kendim ürettiğini sanmayalım: kıpırtısızdır. Ondan gelecek her etkinlik rastlantının yüre­ğe su serpen düzensizliğinin yerine ürkütücü güçleri ge­çirecektir. Bir XIX. yüzyıl doğalcısı şöyle yazardı: «Bir köprü ırmağı aşıyordu.» Bay Camus bu insanlaştırmayı elinin tersiyle iter. O şöyle diyecektir: «Irmağın üstünde bir köprü vardı.» Böylece nesne bir anda bize edilginliğini göstermektedir.  O, yalnızca, duygusuzlaştırılmış olarak oradadır: «… Odada dört zenci vardı… kapının önünde tanımadığım bir hanım vardı… Kapının önünde bir araba vardı… Onun yanında, ödeme âmiri vardı…»1 Jules Renard’ın sonunda: «Tavuk yumurtlar» yazacağı söylenirdi. Bay Camus’yle bir sürü çağdaş yazarsa şöyle yazardı: «Tavuk vardır ve yumurtlar.» Çünkü onlar nesneleri kendi başlarına severler, onları alıp zamanın akışına katm ak istemezler.
«Su vardır»: alın size edilgin, içine girilmez, iletişim kurulmaz, pırıl pırıl bir sonsuzluk, ölümsüzlük parçacığı; ne büyük tensel bir hazdır gidip ona dokunabilmek!  Saçma insan için, bu dünyanın biricik iyiliğidir bu. işte bu yüzden romancı her biri ayrı bir tensel haz olan şu yarınsız küçük şimşeklerin yanıp sönmesini düzenli bir anlatıya yeğ­lemektedir; işte bu yüzden, Bay Camus, Yabancı’yı yazarken, sustuğuna inanabilmektedir: tümcesi söylem dünyasının bir parçası değildir, ne uzantısı vardır, ne dalı budağı, ne de iç yapısı; Valery’nin Sylphus’u gibi tanımlanabilir:

Ne gören oldu ne tanıyan:
Çıplak bir meme sanki
İki mintan arasından.

Tamı tamına sessiz bir sezgi süresiyle ölçülür tümce.
Bu koşullarda, Bay Camus’nün romanı olabilecek bir bütünden sözedilebilir mi acaba? Saçma insanın bütün deneyimlerinin eşdeğerli oluşu gibi, kitabındaki bütün tümceler eşdeğerlidir; her biri salt kendisi için bir yere konmakta, bütün ötekileri hiçliğe atm aktadır; ama aynı zamanda, ilkesine döneklik eden yazarın şnr yazdığı ender anların dışında, hiçbiri aslında öbürlerinden ayrılmamaktadır.
Konuşmalar bile anlatıya sindirilmiştir: gerçekten de, karşılıklı konuşma açıklama ânıdır, birşeyler gösterme ânı­dır; konuşmaya ayrıcalıklı bir yer ayırmak, birtakım imlemlerin varolduğunu kabul etmek anlamına gelirdi. Bay Camus konuşmayı rendelemekte, özetlemekte, çoğu kez dolaylı vermekte, ondan her türlü basım ayrıcalığını esirgemektedir,
bövlece söylenen tümceler ötekilere benzer olaylar gibi gözükmekte, bir an bakılmakta, ve ateşten çı­kan bir kıvılcım, bir ses, bir koku gibi yitip gitmektedir.
Dolayısıyla, kitabı okumaya başladığımızda, bir roman değil, tekdüze bir ezgi, bir Arap’m genizden söylediği şarkı karşısında sanırız kendimizi. O vakit, kitabın hani şu Courteline’in sözünü ettiği, «alıp başını giden, geri gelmeyen», ansızın, nedenini anlayamadan kesilen şarkılara benzeyeceğini sanabiliriz. Ama kitap okurun gözü önünde yavaş yavaş kendiliğinden düzene girer, kendisini ayakta tutan sağ­lam altyapıyı ortaya Vurur. Sonradan yine ele alınmayan, tartışmaya katılmayan, tek bir gereksiz ayrıntı yoktur, ve kitabı kapattığımızda, başka türlü başlayamayacağını, baş­ka türlü sona eremeyeceğini anlarız: bize saçma gibi gösterilmek istenen, her türlü nedenselliğin özenle çıkarılıp atıldığı bu dünyada en küçük bir olayın ağırlığı vardır; kahramanı adam öldürmeye ve ölüm cezasına çarptırılmaya götürmeyen tek bir olay yoktur. Yabancı, saçma konusunda ve saçmaya karşı kaleme alınmış yerleşik (klasik) bir yapıt, bir düzen yapıtıdır. Bu muydu acaba yazarın istediği? Bilmiyorum; ben okur olarak kanımı söylüyorum.

Peki, dıştaki düzensizliğine karşın kılı kırk yararak dü­zene konmuş bu yapıtı, anahtarını ele geçirdiğiniz an hiç­bir gizli yanı kalmayan bu alabildiğine «insanca», kuru ve açık yapıtı nasıl sınıflandırmalı? Gna anlatı diyemeyiz: anlatı, anlatırken açıklar ve eşgüdüme sokar, tarih sırala­masının yerine nedensel düzeni geçirir. Bay Camus ona «roman» adını veriyor. Oysa roman kesintisiz bir süre, bir oluşum, zamanın geri döndürülmezliğinin açıkça göz önünde olmasını gerektirir. Doğrusu ben bu adı alttan alta kurulmuş bir parçanın makinasal tutumbiMmini sezdiren kı­pırtısız şimdiki zamanlar dizisine ancak duraksayarak verebilirim. Ya da isterseniz, Zadig ya da Candide gibi, içinde belli belirsiz bir taşlama ve alaylı betimlemeler1 bulunan, Alman varoluşçularıyla Amerikan romancılarının katkılarına karşın, bir Voltaire öyküsüne çok yakın kalan, kısa bir aktöreci (ahlâkçı) romanı diyelim.

Jean-Paul Sartre
Şubat 1943

Yazınsal Denemeler
Fransızcadan çeviren: Bertan Onaran
Payel Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro