Kafka’da çıkış yolu için savaşım

kafka.ÇIKIŞ YOLU İÇİN SAVAŞIM
Kafka, kendisinden önce kimsenin yapmadığı bi­çimde, yabancılaşmayı en uç noktasına değin betimledi, ama bunun yanı sura da çaresizlik içersinde bir çıkış yolu bulmak için savaştı. Kafka’yı yalnız karanlık, yalnız arayan, yalnız nihilist ve sürekli umutsuz biri diye gören, onun kişiliğini çarpıtmış olur. Kafka geçmişe bakan, içinde yaşadığı zamanı ancak geçmişe, donmuş görüntülerin ve nesnelerin toplamına, anıların yıkıntılarından oluşma yığma gömülerek gerçekliğe dönüştürebilen insanla, geleceği düşleyen, şimdiyi geleceğin başlangıcı, henüz biçimlendirilmemiş bir olanaklar dağarcığı diye duyumsayan insan arasındaki çizginin orta yerindedir. Yalnız biyolojik alanda değil, aynı zamanda toplumsal alanda da bu konumlardan ikincisi gençliği, ilki de yaşlılığı simgeler. Kafka’nın dünyasında geçmişin duvarları arasında tutuklu kalan, çürüyen yaşlı bir evren gençlikle, günün ilk ışık arıyla, hiçbir zaman yitip gitmeyen ütopyayla karışır.

Çaresizliğin en uç noktasında bile bir umut esintisi,
insanlardan oluşma bir başka dünyaya ilişkin
bir i sezgi vardır.
Bu sezgiyi anımsatmak kadar önemli olan bir nokta
da o sezginin dinsellikten çok uzak olan özyapışını
vurgulamaktır. Kafka’nın yapıtlarım onun vasiyetna-
meşindeki isteğine karşı gelerek yayımlayan Max
Brod’a teşekkür borcumuz ne denli büyük olursa olsun,
Brod’un «dindar» Kafka’ya ilişkin söylencesine
karşı çıkmamız zorunludur. Brod, bu söylenceyi ne
Kafka’nm yapıtıyla, ne de yüzlerce mektup ve konuş­
madan alabildiği tek bir sözcükle destekleyebilmektedir.
Tam tersine, şöyle yazar-. «Kafka, insanoğlunun
eylemlerinin saydam ve yetkin olmayışından ötürü
duyduğu tüm hüzne karşın, yıkılması olanaksız ger­
çeklerin bulunduğuna da inanmaktaydı. Bunu sözcüklerle
değil, ama yaşamı boyunca sürdürdüğü tutumuyla
dile getirdi…» Brod, kendi Platonculuğunu Kafka’­
nm «temel yaşantı» sına (Grunderlebnis) dönüştürüp
yorumlar; Brod’a göre Kafka’nm olumsuz’un ardında
(Platon anlammda) idealar dünyasını görmüş olması,
«bu konuda herhangi bir zaman tek kelime konuşulmamışsa
da, Kafka’nm yaşamında ve yapıtmda belirleyici
öğe olarak kalmıştır.» Buna karşılık Kafka, 1917
Ekiminde Brod’a (Felice’ye yazdığı bir mektupta söylediklerini
yineleyerek) şöyle yazar: «Son hedefimin
ne olduğunu kendime sorduğumda, aslmda iyi bir insan
olup yüce bir yargı makammın buyruklarına uymaya
çabalamadığım, tam tersine, insanların temel
seçimlerini, isteklerini ve ahlak ideallerini öğrenmek,
sonra da herkesin benden hoşnut olacağı bir konuma
doğru kendimi olabildiğince geliştirmek istediğim çı­
kıyor ortaya… Yani özetleyecek olursak, benim için
yalnızca insanların ve hayvanların beni nasıl yargı­
layacakları önemli…» Kafka 1922 Temmuzunda Brod’a
gönderdiği bir mektupta kendisini «inanca yabancı
olan, ruhun esenliği için dua etmesi bile beklenemeyecek»
bir insan diye betimler.
Kafka’nm Brod tarafından kendi savının kanıtı
olanaksız şey
Bu kapalı kal
diye kullanılan özlü bir düşüncesi, gerçekte bu savla
karşıtlık oluşturmaktadır :«İnsan, kendi iç dünyasında
yıkılması olanaksız bir şeyin varlığına sürekli gü­
venmeden yaşayamaz; bu arada gerek bu yıkılması
gerekse güven, insana kapalı kalabilir,
şın dile getiriliş biçimlerinden biri de
öznel bir tanrıya olan inançtır.» Dile getiriliş biçimlerinden
biri diye nitelendirilen, öznel bir tanrıya duyulan
inanca ilişkin bu soğukkanlı değini, bunun Kafka’nın
kullandığı bir dile getirme biçimi olmadığını
gösterir. Dozu çok iyi ayarlanmış bir anlatım vardır
burada: Kafka bir dogma koymamakta, insanın kendi
kendini aşabilmesi, şimdiyi geleceğe, yaşamı sanata
adayabilmesi için gereksindiği bir şeyden, «kendi
iç dünyasında varolan, yıkılması olanaksız bir şeye
güvenmek» ten söz etmektedir. Etkisini şu ya da bu
biçimde, yıkılmaz ve ölümsüz sürdürebilmeye ilişkin
böyle bir olanağın varlığına bütün önemli insanlar
inanır. Bunu «dinsel» diye adlandırmak, kavramları
karıştırmak demektir. Romantikler ve özellikle de Almanlar,
nankörlük ettikleri Aydınlanma’nın karşısı­
na, yitirilmiş birlik ve bütünlüğün koruyucuları gibi
çıkmak ve eski dinin yıkıntılarına yerleşmek için böyle
bir kargaşa yarattılar. Chateaübriand’ın, Schlegel’-
in ve Schleiermacher’in dinleri, yapay maddeden yapılmaydı.
İdeal olan, gerek dine inananların, gerekse
hiçbir dine bağlı olmayan insanların elbirliğiyle kavramların
açıklığını ve kesinliğini savunmalarıdır.
Kafka’nın her şeyden önce bir «homo religiosus»
olduğu yolundaki varsayım, onun yaratısını özgünlü­
ğü ile bağdaşması olanaksız yorumlara götürür. «Dava»
yı ya da «Şato»yu, «insan ile tanrı arasındaki sonrasız
anlaşmazlığın», «insanın tanrı karşısındaki ye-
tersizliğinin» sanatsal betimlenmesi diye yorumlamaya
kalkışan, betimlenenin çokyönlülüğünü dogmatik
bir formüle indirgemiş olur; böyle bir basite indirgeyiş,
sanatçmm özel yanını, bu özel’i gerek toplumsal
konumla, gerekse insanoğlunun belli bir tarihsel anın
ötesine uzanan yetersizlikleri, umutları ve düş kırıklıklarıyla
karışmasını göz önünde tutmaksızın, sanat
yapıtını yalnızca toplumsal dış dünyanın yansıtılması
sayan basite indirgeyişten daha da yüzeysel bir tutumdur.
Kafka, zamana bağlı olanı metafizik düzeye
dönüştürmek, tarihsel bir anı insanın sürekli konumu
olarak dondurmak eğilimindeydi; ama onun her yanıttan
yeni bir soru türeten, her tümceden onun kar­
şıtına götüren diyalektik gelişmesi, böyle bir donmanın
gerçekleşmesini sürekli engellemiştir.
Kafka çıkış yolunu ararken her türlü coşkulu abartıdan
kaçınır. İlk döneminin maniyerizmini kısa zamanda
geride bırakmış, çok denetimli bir biçemi
amaçlamıştır. Günlük ve görünüşte sıradan olanı fantastik
düzeye yükseltme eğilimi, bunun tam karşıtı
olan eğitimle, alışılmamışı sanki alışümış olanmış gibi
daha alt düzeylere dönüştürmek, naifliğe zorlamak
eğilimiyle karşılaşır. Robert Musil, «Ateşçi» ye ilişkin
tanıtma yazısında bu noktayı özellikle vurgulamıştır:
«Burada amaçlanmış bir naiflik vardır, ama amaçlanmış
oluşun tedirgin edici yanı yoktur. Çünkü bu, doğ­
ru bir naifliktir ve bu tür naiflik edebiyatta (tıpkı
yanlış naiflik gibi, çünkü ayrımın kaynaklandığı nokta
bu değildir!) dolaysız, karmaşık, kazanılmış bir şeyi,
bir özlemi, bir ideali dile getirir .Ama bu, aynı zamanda
düşüncelerle bağdaşabilen, temeli olan bir şeydir,
canlı temellere dayanan bir duygudur; oysa hakiki diye
nitelendirilen, beğenilen yalm naiflik böyle değil-
dir ve onun için de bu denli değersizdir.» Bu (aşırı
yüklü ve alacalı biçem karşısında bir protesto niteli­
ğini taşıyan) amaçlanmış naiflik, kendine uygun dü­
şen alanı meselde bulur.Kafka’nın hayvanları konu
alan çok sayıdaki öyküsü (dıştan değil, içten gelen
sansürün baskısıyla) Esop’un diline geri çekiliş, saklanış
ve şifreye dönüştürme niteliğindedir; aynı zamanda
da korkutucu yaşantıların hayvanların dünyasının
naif atmosferinde «olduğundan önemsiz gösterilmesi»,
«yabancılaştjrrılması» dır. Başka deyişle Kafka,
«çıkış yokuna ilişkin umarsız arayışından söz
ederken, çıkış yolunu bir insan olmakta bulan ve «Akademiye
Verilen Bir Rapor» da gerekçeleriyle çabalarını
ortaya koyan bir maymunu anlatır: «Çıkış yolu sözünden
ne anladığının iyi anlaşılmamasından korkuyorum.
Bu sözü en bilinen ve alışılmış anlammda kullanıyorum.
Bilinçli olarak özgürlük demiyorum. Dile
getirmek istediğim, her yöne açık o büyük özgürlük
duygusu değil. Bir maymunken belki tanırdım bu duyguyu
ve onun özlemini çeken insanlarla da tanıştım.
Ama bana gelince, özgürlüğü ne eskiden istedim, ne
de şimdi istiyorum. Hem şunu da söyleyeyim ki .insan
başka insanların arasında özgürlük sözcüğüyle kendini
çok aldatıyor… Hayır, özgürlük değildi istediğim.
Yalnızca bir çıkış yoluydu, sağda, solda, nereye çıkarsa
çıksın, başkaca istemlerim olmadı…»
Maymun, insan olmak için kendini aşmak zorundadır.
Bu kendini aşma eylemi —«kurtuluş» a ilişkin
romantik bir coşkunun doğumunu engellemek için!—
bir içki şişesinin dibine kadar bitirilmesidir; maymun
bunu yapmaktan ürker. «Doğaya aykırı düşen» bir
olay, Swift’e özgü bir ince ğulmeceyle betimlenmiş bir
yabancılaşma eylemi vardır ortada.
însana yabancılaşan dünya, anlamsız bir dünya
olarak duyumsanır. Her çıkış yolunun ereği, bu dünyaya
bir anlam kazandırmak, böylece de ben ve dış
dünya karşıtlığını ortadan kaldırmaktır. Belki bu birleşmeyi
dürüst bir meslek gerçekleştirebilir. «Amerika»
romanmda genç Kari Rossmann’ın umudu: «bir
şeyler başarabileceği ve basanları için takdir görece­
ği bir iş bulmaktı… Yalnızca hizmet edeceği işletmenin
yarannı düşünmek, bürodaki öteki memurlann
kendilerine yakıştırmayarak geri çevirebilecekleri çalışmalar
da dahil olmak üzere, tüm çalışmalan üstlenmek
istiyordu.» Bu konu sık sık ortaya çıkar. Meslek
arayışı, meslekte kendini kanıtlama isteği, bir çalışanlar
topluluğuna katılma tutkusu Kafka için bir temel
sorundur. Oysa özellikle en ileri derecede işbölümü­
nün ve acımasız rekabetin egemen olduğu bir sistem
içersinde yer alan meslek, insanı çok ender olarak insanca
yaşamaya, buna karşılık çoğu kez insanlığını
yitirmeye götürür. «Amerika» romanında Therese’nin
biraz önce Hotel Occidental’e alınmış olan Karl’ın odasına
gelip söyledikleri, çalışma sürecinin dışında yer
alan bir dize «özel» yaşantıdan çok daha açıklayıcı­
dır: «Size daha ük gördüğümde güven duydum. Ama
buna karşm —düşünün, bu denli kötüyüm işte— baş-
aşçı kadmm sizi benim yerime sekreter diye alıp bana
yol vermesinden de korktum.»
Hermsdorf, karşı çıkılabilecek noktalanyla da övgüye
değer olan, çok iyi düşünülerek kaleme alınmış
Kafka monografisinde, «karakterlerin bütünlükten
uzak biçimde ele alınmış oluşunu», insanoğlunun her
şeyden önce mesleki işlevi içersinde işlenmesini, «zengin
içerikli bireysel karakterize ediş» ten uzak kalmı­
şını eleştirir. Ama bir başka yerde de doğal olarak
şöyle der: «Gelgelelim toplumun tüm üyeleri çalışma
yaşamlarında tekyanlı ve parsellere bölünmüş insanlardır,
insanlıkla ilintisi bulunmayan bir toplumun
ilencinin korkunç darbelerini yemiş, sakat insanlardır…
Kafka’nm romanı, emperyalizm çağında amacına
erişebilmiş, gerçekten insancı bir yaşamın kesin olanaksızlığının
çok açık dile getirilmiş kanıtıdır.» Geç
kapitalist dönem dünyasının tipik karakteri gelişmiş
değil, gerilemiş kişiliktir. Örneğin bir bürokratın «iç
yaşamı» —bu bürokrat örnek bir aile babası olsa, «yapaylığı
ilk bakışta anlaşüabilen bir rahatlığı» sergilese
bile— toplumsal açıdan önemsizdir ve gülmece bi-
çeminde bir karşıtlık oluşturmak için kullanılabilir.
Kari Rossmann gibi başarıyı, iyi insan olmayı, adaleti
amaçlayan sevimli bir gencin sömürüden, rekabetten,
insanlıktan uzak davranışlardan oluşma bir dünyayla
savaşmasını, varoluşun koşulu saydığı meslek uğruna
savaşırımı, insanın insana güveninden daha güç­
lü çıkan bir sistem karşında çaresiz kalışını göstermek
için kullanılan yöntem, gerçekçiliğiyle toplumsal bir
konuma uyar. «Kahramanla Amerikan dünyası arasındaki
karşılığı diyalektik olarak ortadan kaldıracak
bir çözüm» hiç kuşkusuz roman tamamlanmış olsaydı
bile beklenemezdi. Gerçekçi olarak tanınan Theodore
Dreiser da «Bir Amerikan Trajedisi» adlı romanında
bu türden herhangi bir çözüme değinmemiştir. Çözüm,
her zaman tek değildir.
Romantikler çözümü hiçbir zaman meslekten de­
ğil, ama tutkudan, özellikle de erotik tutkudan beklerler.
Kadm, Wagner’in operalarının isterik zorlamalarına
değin uzanan bir çizgide baştan çıkarıcı olarak
lanetlenir ve kurtarıcı olarak kutsanır. Kafka’ya bu
özlem ve umut da yabancı değildi. Bir kadmla sürekli
birlikteliğe, evliliğe ve aileye olan tutkusu, Kleist’ın
bunlara duyduğu tutkunun benzeriydi: Görünüşün çekiciliğine
kapılmak, ama gerçeklik karşısında aşılması
olanaksız bir korku duymak. «Özellikle korktuğum
şey», diye yazar 1921 Ocağında, «hem bedensel, hem
de ruhsal olarak yabancı bir insanın ağırlığını taşı-
yamamak; ikimiz neredeyse bir olduğumuz sürece
duyduğum, yalnızca araştıran bir korku: ‘Nasıl? Ger­
çekten neredeyse birleştik mi biz?’ ve sonra, bu korku
yapacağını yapınca, o zaman duyulan korku insanın
iliğine işleyen, kurtulması ve dayanılması olanaksız
bir korkuya dönüşüyor…» Düş gücünün taş­
kınlıkları, yetersiz kalma duygusu, mutlu olamayaca­
ğı sezgisi, eski ve kötü bir cinsel yaşantının anısı —bü­
tün bunlar bir araya gelince, Kafka’nm «kadınların
gücünü» sıradanlığm, önemsizliğin düzeyine sürgün
etmesi sonucunu doğurur.
F. ile bir birliktelikten sonra, kendini aldatmayan
bir insan olan Kafka şöyle yazar güncesine: «Birlikte
yaşamanın çetinliği. Yabancılık duygusunun, acımanın,
şehvetin, korkunun, kendini beğenmişliğin zorlamalarıyla
sarsılan bir beraberlik, ve yalnızca ta derinliklerde,
belki de incecik bir dere, aşk diye adlandırılmaya
değer bir şey, arayışlara kapalı, yalnızca
bir anın içersindeki anda bir kez parlayıveren bir şey.»
«Dava» da yaşlı avukata bakan kadın, Josef K’ya kendini
sevgili olarak sunmayı önerir, ona yardım edece­
ğine söz verir. Kadının söylediğine göre mahkemenin
elinden kurtulmak «bir yabancı yardım etmediği takdirde
Olanaksızdır, ama bu yardımdan ötürü korkmamıza
gerek yok, bu yardımı size ben yapacağım.» K:
«Bu mahkemeyi ve burada gerekli olan dalavereleri
çok iyi biliyorsunuz» der ve kendisine yapışan kadmı
kucağına alır… Ona, arada buluştuğu sevgilisinin resmini
gösterir… «O, şimdilik sevgiliniz olabilir», der.
Leni, «Ama onu yitirseniz ya da yerine bir başkasını,
örneğin beni geçirseniz, çok aramazsınız…» K., sonunda
kadma kaçamak bir öpücük verdiğinde, kadın onun
başını kendine çeker… «Beni onun yerine geçirdiniz iş­
te!» diye bağırır zaman zaman, «görüyor musunuz, sonunda
onun yerine beni geçirdiniz işte!» O sırada dizi
kayar, hafif bir çığlıkla halının üstüne yuvarlanır
gibi olur. K., onu düşmesin diye tutar ve ona, aşağı
doğru çekilir. «Şimdi benimsin», der kadm.
«Şatoda K., konuşmayı amaçladığı güçlü bürokrat
Klamm’ın sevgilisi Frieda ile tanıştığında da buna
benzer bir olay olur. Frieda, arkasında Klamm’ın
bulunduğu kapınm yakınındaki tezgâhta çalışmaktadır.
«Dikkati çekmeyen, ufak tefek, hüzünlü bakışları
ve çökük yanakları olan sarışın bir kız, ama bakışlarıyla,
kendine özgü bir üstünlüğü dile getiren bakış­
larıyla insanı şaşırtıyor.» Cinsel ilişki Klamm’m kapı­
sının önünde, «küçük bira birikintilerinin ve döşemeyi
kaplayan başkaca pisliklerin arasmda» gerçekleşir.
«Bütün bunlar», der Frieda sonradan, «beni elde etmekle
Klamm’dan sevgilisini kaptığına, böylece de ancak
en yüksek bedel ödendiğinde kurtarılabilecek bir
şeyi rehin aldığına inanmandan ötürü oldu…»
Erotik öğenin romantizmden koparılışındaki bu
köktenci tutum, tecimin kesin egemenliği allına girniiş
bir dünyada beden «nesnesinin» değiş-lokuş konusu
yapılabilirliğini, bedenin birçok romantiklerce
betimlenmiş olan, bir düşün simgesi niteliğini taşıyan
bu değiştirilebilirliğini, anonim ve belli bir çehreden
yoksun cinselliği dile getirir. Ama Leni ve Frieda, aynı
zamanda bir başka şeye de işaret ederler, yardım
müjdelerler ve K’dan uzaklaşmış, ona yabancılaşmış
bir gerçekliğin yolunu açmaya söz verirler. Burada
söz konusu olan, Ben ile dış dünyayı ayıran kapıyı
kırmak, doğrudan birleşmeyi gerçekleştirmektir. Odak
noktası, insanm insana olan güvenidir.
Gerek Kafka, gerekse Kleist için bu koşulsuz ve
nesnelerin gücünü aşabilen güven, nesneleşmiş bir
dünyada insancı ilişkilerin koşuludur. Kafka, 4 Mayıs
1915 tarihinde şöyle yazmıştır: «Ne denli basit bir insan
olursam olayım, beni tümüyle anlayabilen kimse
yok. Bunu yapabilecek birine, örneğin bir kadına sahip
olmak, insanm her yönden desteğinin bulunması
demektir…» Kari Rossmann için aşçı kadınla Therese’nin
ona gösterdikleri güven, yabancı bir dünyada
yardım ve korunma bulması anlamını taşır. Yalnızca
bir görünüşten ibaret olan, yüzeysel olgulardan, yapay
bağlamlardan, insanı ezen nedenlerden oluşan bu dünyanın
Rossmann’la iki kadının arasına girişi, ta güvenin
artık ayakta kalamayacağı noktaya değin yoğunlaşıp
büyümesi —Kleist’dan bu yana hiçbir yazar bu
trajik yabancüaşmayı böylesine acımasızlıkla betimleyememiştir.

Kafka, gücünü giderek yitiren yanılsamasına, demek
ki çözüm toplum teki tarafından toplum teki için
gerçekleştirilecek değil, diye yanıt verir. Bulunacak
çözümün Ben’i daha yüksek düzeydeki bir gerçekli­
ğe, belki sanatın «ötesinde» yatan bir alana, estetiğin
hayaletlerden oluşma imparatorluğuna götürmesi zorunludur.
«Amerika» romanının tamamlanmadan kalmış
olan son bölümü, tüm yitirilmiş olanların böyle
fantastik biçimde yeniden bulunuşunu, geçici olanm
anıların sihirli tiyatrosunda saklanışım çağrıştırır gibidir;
burada belki sanatın yaşanmasında, belki de ge-
lecekteki bir altın çağa ilişkin romantik düşte saklama
söz konusudur. Brod’un anlattığına göre Kafka,
gizemli sözcüklerle ve gülümseyerek, «genç kahramanının
bu neredeyse uçsuz bucaksız tiyatroda mesleğe,
özgürlüğe, desteğe, dahası vatana ve annesiyle babasına
sihirli bir değnek kullanmışçasına yeniden kavu­
şacağını» ima etmiştir. Bu ima ile, Kafka’nın 30 Eylül
1915 tarihinde güncesine düştüğü şu not arasındaki
çelişki yalnızca görünüşte varolan bir çelişkidir:
«Rossmann ile K., suçsuz ile suçlu; sonunda ikisi de aralarında
ayrım gözetilmeksizin ölümle cezalandırılır;
suçsuz daha hafif bir elle ezilmekten çok bir yana itilir…»
Böylece güzel görünüşün dünyasına, cennet düş­
lerine, «beyaz kumaşlara sarınmış, sırtlarında büyük
kanatları olan, melek kılığına girmiş kadınların uzun
ve altın gibi parlayan trompetler çaldıkları» cennet
düşlerine sığman, hafif bir elle bir yana itilir. Estetiğe
ilişkin bu görünüm, ilk kez 1914 yılının güncesinde
karşımıza çıkar ve «Oklahoma Açık Hava Tiyatrosu»
nun öncüsü niteliğini taşır; ama Kafka, daha o zamandan
görünüşün dünyasını gerçek çözüm diye tanımamıştır.
Düşlerin dünyası bir barok alacasıyla,
Avusturya’daki Cizvitlerin büyük dünya sahnelerinin
parıltısını yansıtarak yükselir: «Henüz, dertlerime gö­
mülmüş, burada durmaktayım, aina tasarılarımla dolu
dev araba arkamdan geimeye başlamış bile, ilk kü­
çük basama^ ayaklarımın altına itiliyor, daha iyi ülkelpfm
karnaval arabalarında görülen türden çıplak
Kızlar, beni sırtım yukarı dönük olarak basamaklardan
çıkarıyorlar; kızlar boşlukta olduklarından, ben
de boşluktayım ve sessizliği buyruklayan elimi kaldı­
rıyorum. Yanımda gül fidanları var. Günlükler yakı­
lıyor, defne çelenkler sarkıtüıyor, önüme ve üstüme
çiçekler serpiliyor taştan oyulmuş izlenimini bırakan
iki trompetçi durmaksızın çalıyorlar, liderlerinin ardına
dizilmiş ayaktakımı kitleler halinde koşup geliyor,
boş, dümdüz, yeni açılmış alanlar kararıyor, dalgalanıyor
ve dolup taşıyor; insan çabalarının sınırını
duyumsuyorum ve bulunduğum yükseklikte kendi
gücümle, ansızın edindiğim bir beceriyle, benden çok
yıllar önce herkesi kendine hayran bırakmış bir yı-
lan-insamn numarasını yineliyorum…»
Bir an’ın içindeki anda (tıpkı Kafka’nm sirk öykülerinde
olduğu gibi), estetiğin sallantıdaki konumu,.
insan çabalarının en yüce sorunu olarak görünür, ama
bunun ardmdan «küçük, boynuzlu şeytanların» saldı­
rısı başlar, «elli şeytan kuyruğu yüzümü yalamaya
başladı bile; bastığım yer yumuşuyor, tek ayağımla,
sonra da ötekiyle batıyorum, kızların çığlıkları ben
dimdik derinlere kayarken ardımdan geliyor; kaydı­
ğım yer tamı tamma bedenimin çapmda ama sonsuz
derinlikte bir kanal…»

Kafka, Schelling ya da Nietzsche gibi estetik dü­
zeyi yetkinlik diye öven bir romantik değildi. Kafka
güllerin ve defnelerin, günlük kokularmın ve çıplak
kızların arasından gerisin geriye kendi dipsiz Ben’ine
yuvarlanır. Düş evreninde neşeli birliktelik, toplumsal
gerçeklerin üstesinden gelebilme uğruna girişilen
savaşını, Ben’in dış dünya ile çatışmasını, bu dış dünya
yüzünden yıkılmayı ya da onunla bir bireşime varmayı
önleyemez.

Ernst Fischer
Franz Kafka
Çeviren: Ahmet Cemal
B/F/S

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, İnceleme, Makaleler
Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri: Tristram Shandy

Konusuzluğu konu edinen bir metin Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri olan “Tristram Shandy”, 1759-1767 yılları arasında bölüm bölüm yayınlanmıştı....

Kapat