Kafka’da yaşamın anlamı – insanın gücü

kafka.Bu parçalar Kafka’dan alınmıştır. Kafka’nın, içindeki “sarsılmaz” inancı sürdürerek, Kierkegaard’ın dünyaötesi gizemciliğinin karşısına nasıl ayağı yerde bir gizemcilik koymaya çalıştığı görülecektir.

VI, s. 214 — Çok zayıf da olsa, geçiciliğimizin sonsuz ve tarihsel doğrulamasına inancımız, günah işleyen bir varlık oluşumuza inanmaktan çok daha boğucu. İnancın ölçüsü, bütün arılığıyla, birinci inancı da kapsayan ikinci inanca dayanma gücüyle belirleniyor.

217 — “İnancımızın eksik olduğu söylenemez. İnancın değeri açısından bakılırsa, yaşamın yalın olgusu tükenmezdir.
— Peki, inancın bir değeri var mı bu işte? Ancak, yaşamamak da elde değil.
— Ve zaten işte! “Var olmadan edememek”te inancın keskin gücü. Bu olanaksızlıkta biçimleniyor inanç.”
(Meditationen, VI, s. 226.) — İnanç: İçimizdeki yıkılmazın özgür bırakılması, daha doğrusu, kendini özgür kılma; başka bir deyişle, yıkılma ya da var olma olgusu.

Aynı yapıt — Mesih, inancın en çılgın bireyselliği gerçekleştiğinde gelecek, kimse bu olasılığı ortadan kaldıramayacak, kimse inancın yıkılmasına izin vermeyecek; işte o zaman gömütler açılacak. İster ardına düşülecek bireysel örnekte, ister kendi yüreğimizdeki aracının simgesel dirilişinde olsun, Hıristiyan öğretisinin anlamı işte buradadır.
S. 232 — Sonsuzluğun tasarlanışında ağır basan şudur: bizim açımızdan anlaşılamayan bir biçimde, sonsuzluktan varlığın fışkırması gerektiğinin, dolayısıyla olduğumuz gibi oluşumuzun doğrulanması.

Şimdi Max Brod’dan birkaç alıntı: ilkinde, Kafka’yla Kierkegaard’ı ve bunalıma dayalı tanrıbilimi yakınlaştırma denemesi görüyoruz; İkincideyse, Tanrı ile insan arasındaki karşıtlık aza indirgenmeye çalışılıyor; burada Tanrı’yla insan aynı tinsel kurallara bağlanıyor; üçüncüsündeyse, Kafka’da —bir bakıma Nietzsche’ye özgü— bir doğacılık bulunduğu kanıtlanmaya çalışılıyor gibi.1

I
Kafka’nın mutlak, koşulsuz bir inancı vardı. “Yıkılmaz”a duyduğu
inanç: “Şu gerçek dünyayı tanıyabilmek için gücümüz
yetersiz. Oysa O var Her an, her yerde görülebilir. Sanal ger-
çeğin ağlarının arasından kendini gösterir.” (Brod, s. 65.)
“Mutlak” vardır; —ancak, insan yaşamıyla birlikte ölçülemez—
umutsuzlukla, en aşırı dereceye vardırılmış bir yanılgıyla
yüklü, yine de zayıf bir umut taşıyan bir deneyim bu. Onun
özelliği, kuşkuculuğun doludizgin boşalmasındadır, ne denli
kararlı olursa olsun gerçeği bütünüyle yakalayamaz. Ana tema,
“gerçek yolu yitirme” tehlikesidir. Tanrı’yla insanı ayıran ilksizsonsuz
anlaşmazlık Kafka’yı hep bağdaşamayacak iki ayrı
dünya tasarlamaya iter; dolayısıyla, insanla hayvanı
birbirinden ayıran aşılmaz çizgi, yapıtında bulunmaları hiç de
rastlantıya dayanmayan bütün o hayvan öykülerinde karşımıza
çıkar. Babayla oğul arasındaki duvar için de geçerlidir bu. Ozanın
bakışı, bitip tükenmez bir acı ve kavrayışla, “Birlikte
değerlendirmenin olanaksızlığı”nı yansıtan durumlara takılır,
bu öykülerde, insanın Tanrı karşısındaki başarısızlığını
yansıtan büyük, yıkıcı uyuşmazlıkla insan dünyası arasında
sözsüz bir bağ kurar.

Kuşkusuz, en büyük çelişkiyi, inananların “Tanrı” adını verdikleri,
günah fikrine kaynaklık eden bir “mutlak ve kusursuz”
dünyanın var olduğu inancında aramak gerekir. “Yıkılmaz
dünya” duygusu, Kafka’nın gözünde dolaysız bir kesin ger-
çekliktir, varlığın merkezidir. İyi bir yaşam sürmek yazgımızda
vardır, ama buna kendiliğimizden ulaşamayız. Kutsal evrene
doğru kendini aşma kavramı işte buradan çıkar. Tanrı’nın
isteği, bu durumda mantıksız, daha doğrusu insan mantığına
kaba bir biçimde aykırı bir niteliğe bürünüyor; dolayısıyla biz
insanlara acımasız, giderek ahlâkdışı geliyor. Eyüp Peygamber’in
indirdiği kitaptan bu yana, Tanrı’yla ilk kez böyle
tartışılıyor: adaletin, şeytanca bir acımasızlığın bütün ince oyunlarıyla
donatılmış, insanlıkdışı bir düzenek gibi gösterildiği
Dava’ ya, Şato’ya, Ceza Sömürgesi”ne bakmak yetişir.
Tıpkı Kafka’daki gibi, Tevrat’ta da insansal ölçüyle Tanrısal
ölçü arasında tam bir karşıtlık vardır. İnsan gerçeği bilemez inancı
mı bu? Hayır, tam anlamıyla öyle değil, çünkü içimizde
yine de insanın Tanrı’nın aşkın dünyasına gizli bir bağla bağlı
bulunduğu konusunda köklü bir duygu var. İnsanla Tanrı
dünyası arasındaki birlik, insan doğanın karşısına, olumsuz
dünyayı bütünüyle körükleyebilecek olumlu’nun bastırılmaz
başkaldırısıyla dikilebilirse gerçekleşebilir. Kafka’nın en büyük
yararı, gerek yapıtında gerek yaşamında, bir yandan Platon gibi
bütün benliğiyle “idea”lar dünyasına inanırken, öte yandan da,
hafifletmeye çalışmaksızın, doğadaki olumsuz ve alabildiğine
kışkırtıcı yanları gözler önüne sermek olmuştur. (Brod, s. 201,
214, 216.)
(222. sayfaya da bakabilirsiniz): Tanrısal adalet dünyasıyla
ahlâk dünyası birbiriyle çakışır. Korku ve Titreme’nin,
Dava’daki Yargıç’ın, Şato’da oturan adamın konumu budur.

II
Ama Tevrat, Tanrı’yla insanı aynı kefeye koyamayacağımız
avuntusuyla yetinir; buysa Kafka’ya yetmez, dolayısıyla,
Tevrat-Kierkegaard-Bunalıma dayalı tanrıbilim çizgisinden
ayrılır, ‘Tanrı, birliktir” diyen Yahudi inancına yönelir. Burada
ben, Tanrı’da insan için değerli ahlâk kurallarından başka kurallar
bulunduğu savlarının karşısına çıkarılabilecek en güçlü
anlatımı görüyorum. Yetkinliğin, Platon’un deyişiyle “En üstün
iyi”nin dünyası demek olan Tanrı, bizimle aynı yasalara uymak
zorundadır. Bunalıma dayalı tanrıbilim, giderek Tevrat’la Kierkegaard’ın
anladıkları biçimde Hz. İbrahim bizi, insanla Tanrı,
yetkin’le ölümlü arasında bir uyuşmazlık bulunduğu
inancına, ahlâksal-olmayan, doğal bir Tanrı ahlâkının bulunduğu
inancına götürebilir.

Kafka, Mutlak Varlık’ın dünyasının kendisinin ve bizim
önümüzde sımsıkı kapalı durduğuna inanmıyordu. Umut
vardır; hem de bizim için umut vardır! Hep mutlak’a yönelen
sayısız “çıkış noktası”na bakacak olursak, söylediği çelişik sözlerin
kestirip atıcı olmadıklarını görürüz, (s. 225.)

III
Kafka —Kierkegaard gibi— yüzünü “Bunalım tanrıbilimi” gibi
çelişik, erişilmez bir ülküye çevirmemişti; tersine, sağlam, eksiksiz,
sağduyulu bir yaşam istiyordu.2
(Brod, s. 241.)

Kafka’yı, çoğunlukla, “bunalım tanrıbilimi”ni savunanlar
arasına başka bir deyişle, Tanrı ile insan, ve yerine getirilmesi
insanlara bırakılmış işler arasına aşılmaz bir uçurum koyan
kişiler arasına yerleştirirler. İlginçtir, bana yolladığı mektuplardan
birinde, Kafka dikkatimi Kierkegaard’da insanın
güçsüzlüğünü değil, insana özgü tinsel güçlere ve birtakım
işleri gerçekleştirme yetisini vurgulayan bölümlere çekmiştir.
Kierkegaard’dan şu örneği anar: “Yeni bir şey getiren, ‘dünyayı
olduğu gibi kabullenmeliyiz’ demeyen, tersine ‘dünya istediğini
düşünsün, ben ona yaranmak için dönmeyi us’umun köşesinden
geçirmediğim bir yenilik öneriyorum’ diyen biri çıktığında,
dünya bu sözü işittiğinde, bütün varoluş değişir.”
(Brod, s. 209.)

Yine Brod şöyle der: “Kafka’nın kişilik ve yapıtındaki gariplik
dışsaldır. Daha doğrusu, şunu diyebiliriz: Kafka’nın yapıtını
garip bulan, onu anlamamış demektir; söz konusu kişi, elindeki
yapıtı incelemenin ilk aşamasındadır.” (s. 68.)

Belki Brod da yeterli bir açıklama getirmiyor. Kafka,
alışılmamış şeyler söylediği için yapıtı gariptir; buna kuşku
yok; ancak öbür yaratıcılardan ayrı olarak, Kafka’nın yaratılarından,
daha doğrusu, kendilerini ona zorla kabul ettiren,
yazarın da okurlarına zorla kabul ettireceği şu dünyadan
tiksindiği söylenemez mi? Öylesine titizlikle, müthiş bir güçle
anlattığı, ama aslında nefret ettiği şu dünyadan kurtulmaya
çabalar: “Binlerce çarpık, iğrenç duygum var; iyiler hiç gözükmüyor,
ya da parça parça ve alabildiğine zayıf ortaya çıkıyor,”
der.

(Brod, s. 95’te): “Bizler, Tanrısal tinin derinlerinden gelip
kıyıda köşede beliren yoksul düşünleriz.” — “Tanrı fikri’nin ters
imgelerinden, kötü işlerinden başka bir şey değiliz.”
Kişiliğine bakarak, aynı şeyleri yapıtları için de söyleyemez
miyiz acaba? Geride bıraktığı, yaşamının onu büyüleyen,
tiksinç bulduğu, ama kendini bir türlü kurtaramadığı
yaşamından birkaç görüntüdür.

Yine Brod sorar: “Dünyamızın dışında umut var olabilir mi?
— “Evet, der Kafka, Tanrı için çok, sonsuz umut var, ama biz
insanlar için, hayır.” (Brod, s. 95.)
“Bizim için umut yok”; ana düşüncelerinden biri budur
Kafka’nın.

Ancak Kafka, ulaşılmaz kutsal bir dünyanın aşkın imgesine
saplanıp kalmaz. “Kafka’nın dini, dolu bir yaşamın, yaşama anlam
kazandıran çalışmanın, hukuka uygun bireysel yaşamı da
içeren halk ve toplum yasasının dinidir.” (Brod, s. 118.)
Peki, Kafka’nın işlevi nedir yeryüzünde? Anlatabileceğini anlatmaktan
başka bir şey olamaz elbet — yaşamın tiksinç, anlamsız
yanlarını anlatmaktan başka bir işlevi yoktur. Ona
kuşkusuz En Yüce Varlık tarafından değil, daha aşağılardaki
aracılardan biri tarafından verilmiş ödev, adına yazılmış yönerge
buydu. Kendisi de bir hayalet olarak, gölgede kalarak, birtakım
gölge ve hayaletleri göstermeye çalışması gerekiyordu.3
Brod’un, 1928’de, Kafka’yla bir konuşmasının ardından
yazdığı gibi: “Tam bir arılıkla tasarlanan şeye, bilinçli bir çalış-
manın anlamsız olamayacağına, iyi hiçbir şeyin yitip gitmeyeceğine
duyulan güven…” (s. 207.)

Yine Brod’un düşüncelerine dönersek, Kafka’nın dünyasını
dolduran evlenmemiş, yalnız kişilerin betimlenmesi, ülkü’nün
yansımasından başka bir şey değildir.4 Her yerde yargıç var,
bütün cezalar uygulandı, iğrenç değişimler oldu.” (Brod, s.
120.) Ama sakın yanılmayalım: Kafka cehennemden söz
ettiğinde, karşı kefede cennet fikri vardır: “Hükümlünün yarın
da kodeste kalacak olması, hapisliğinin daha çekilmeyecek hale
gelmesi, giderek hiç çıkmayacağının söylenmiş olması,
sonunda salıverilme umudunu bütünüyle çürütmez.”
“Ona göre, iyinin bulunduğu köşeden bir kerecik geçmek,
ister geçmişte, ister gelecekte olsun, bizi kurtarmaya yeter.”
Brod: “Bizim için kurtuluş yok” sözünü geri alır, “Bize de
özgürlük” der.5

Onun hakkında pek bir şey söyleyemedik, ama yıkılmaz’a
duyduğumuz inancı sürdürebilirsek kurtuluruz. Kafka’nın
gözümüzün önüne serdiği bütün tiksinç şeylere karşın, umudumuz
yerindeyse, “yarın kurtulacağız, arınmış olacağız” diye
düşünebiliyorsak, haksız cezanın yerini adalet ve arınma alabilir.
Bu düşünce, bugün her zamankinden daha yakındır bize.
Kendi adımıza duyduğumuz korku bir arınma’ya, coşkunun
arınmasına yol açabilir, sonunda kendimize acıyabiliriz. Yıkılmaza
duyduğumuz sarsılmaz inanç gerçek yıkılmazlık’ı
yaratabilir.

Cehennem görüntüsü, Cennet umudunu bastırmıyor. O zaman,
boğucu hava yok olup gider. Bu çıkışsız dünyada, bir çıkış
yolu vardır. Dava’da belirtildiği gibi, mantık istediği kadar sert
olsun, yaşamak isteyenin önünde duramaz. Dava’daki kişinin
eksiği, işte bu yaşama arzusuydu. Romanın kahramanı Kafka
olduğuna göre, onun da eksiği yaşama isteğiydi; ama kendisinde
eksik olan şeyi biz okurlara aşılamaya çalışır.6 Böylece,
Kafka’nın özlediği kurtuluşa ulaşırız. Sonunda özgürlük havasını soluruz.

Lyon, Şubat 1942

DİPNOTLAR
1.Buysa, Brod’un yorumunun biraz sallantıda olduğunu gösteriyor. Kitap
kimi noktalarda kuşkuya açık olsa da, Kafka’yla Brod’un düşüncelerinin
kaynaşması olarak, birçok belge sunuyor, dolayısıyla ilginçliğini
yitirmiyor.

2.Şuna bakın: “Yalnızlığın ardından mutlaka ceza gelir” (Brod, s. 118.)
Brod’a göre, Kafka’nın istediği, zaman zaman güneşli, küçük bir yer, evlilik,
ve bir kamu görevi.
Kafka’nın Goethe’ye beslediği hayranlığı da anımsayalım. Kafka, insanlığın
birliğine inanırdı: “Bir insan topluluğu var, ve o, en içe kapanık
tek’in, birey’in duygularında bile kendini gösterir.” (Brod, s. 119.)

3.Bu yüzden, şunları söyleyen Brod’a pek katılmıyoruz (s. 164): “İstemeye
istemeye yazıyordu bu tiksinç şeyleri.”
Ancak, ne denli çelişik gözükürse gözüksün, açıklamamız yine de çok az
doyurucudur. Brod’un şu alıntısına bakalım (s. 190): “Tanrı’nın insan
ailesine duyduğu korkunç öfke.” Bir de Kafka’nın yakarmasını okuyun:
“Acı bana, varlığımın her hücresiyle günahkârım.” (Brod, s. 191.)

4.Değişimler dönüşümlerin simgesidir, iğrençlikler de, onları yaratan
yükseltmeleri dile getirir. Grégoire Samsa’yı bir böceğin ölüsüne
dönüştüren şey, kız kardeşini dipdiri, dolgun bir genç kız yapmaktadır.
“Bir Düş’te karşımıza çıkan da yine aynı dengeleme değil mi?
“O, başı dik, bu dipsiz uçuruma dalarken, yukarıda adı şimşek gibi kocaman
girişik bezemelerle taşa işleniyordu.” Böylece ölümü, ölümsüzlüğü
oluyor. Shakespeare’in dünyasındaki gibi, burada da her şey hem
tiksinç, hem uludur.

5.Umut ne denli az olursa olsun, kahraman umutsuzluğa kapılmaz.Akademiye
Durumbildirisi adlı yazıdaysa, ölçüsüz umudun insanı nerelere
sürükleyeceğini görürüz. En saçma isteğin gerçekleştirilmesine dek
gidebiliriz. (Söz konusu durumbildirisini yazanın, Maldoror kılığına
sokulmuş Chestor’un benzeridir.)
Olga’nın Bamabe’ye söyledikleri de umudu yansıtır: “Engeller, aldanmalar,
sorun yaratan şeyler var; ama hepsi, ötedenberi bildiğimiz gibi,
umutsuzluğa kapılmayıp en küçük şey için bile savaşmak gerektiğini anlatır;
buysa, yılgın değil, yürekli olmayı körükler. (Şato, s. 180.)

6. Brod, Kafka’nın defterinden birkaç örnek aktarıyor: “Olanaklarının
sonuna gelmiş sanıyorsun kendini, ama birden yepyeni güçler
yardımına koşuyor. Budur işte yaşam.”
“Müthiş bir sağanak. Yağmura bırak kendini; bırak yağmurun çelik okları
bağrını delip geçsin; dal seni sürüklemek isteyen suya; ama sonunda
ayakta kal, bekle, güneş ansızın çıkıp seni sonsuza dek ısıtır.”

Kaynak: Jean Wahl – Varoluşçuluğun Tarihçesi, Payel Yayınları, Çeviren: Bertan Onaran

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro