Kafka’nın böceği olmasaydı, Dostoyevski’yi fark etmeyecektik

Benden Önce Bir BaşkasıBenden Önce Bir Başkası, Nurdan Gürbilek’in, ‘bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuyan’ denemelerinden oluşuyor. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını Kafka’nın Dönüşüm’üyle, Kafka’nın Babama Mektup’unu Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”uyla, Tanpınar’ın günlüklerini Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ıyla, Benjamin’in Pasajlar’ını Tanpınar’ın Beş Şehir’iyle ele alan çapraz okumalar yapıyor Gürbilek… Hiçbir yapıtın boşluğa doğmadığı fikriyle, bahsi geçen yapıtların kendilerinden öncekilerde izini sürüyor. Bunu yaparken de okurun aklına gelmeyen, gelmişse bile yanıtını kolay kolay veremeyeceği sorular soruyor, bir yapıtın neden benzersiz olduğunu anlamak için onu bir diğeriyle karşılaştırıyor. “Başkaları ne söylerken o bize bunu söylemiştir? Aynı soruyu başkası nasıl, o nasıl cevaplamıştır? Başkasının sorusu yerine kendi sorusunu geçirebilmiş midir? Geçirebilmişse nasıl?” sorduğu soruların sadece küçük bir kısmı Gürbilek’in.

kafkanın böceğiOkuyucunun da bu edebiyat nehrine okudukları ve okumakta olduklarıyla, okuma pratiğiyle yani, eklendiğini, okumalarıyla kendi edebiyat nehrini akıttığını, zenginleştirdiğini kabul edecek olursak, bu yapıtları, okuyucudan “önce bir başkasının” okuyarak yazdığı bu denemeler, insanı eksik okumalarını tamamlama, bazı okumalarını tekrar etme konusunda kamçılıyor tatlı tatlı. Nasıl ki yazar, kendinden önce bir şey söylenmemiş gibi davranamaz, okur da kendinden önce bir başkası okumamış diye düşünmesin, o bir başkasının okumasıyla zenginleşsin, bir okuma bir diğerine sorunsuzca ya da yanıtını merak ettiren sorularla eklensin… Klişeleşmiş yorumların dışına çıkabilelim, koşulsuz hayranlıklardan ve yapıtın sahnelediği problemin gerisine düşmekten kurtulalım…

Benden Önce Bir Başkası’nda, nasıl bir karşılaştırmalı okumadan söz ettiğimizle başlayalım istiyorum. Sanırım buna yanıtınız yönteminizi de ortaya koyacaktır…

Yazarların tasalarını ya da problemlerini karşılaştırmaktı daha çok amaç. Fikirsel ya da biçimsel problemlerini. Ama kitapta tek bir karşılaştırma hattı yok. Bazı yazılarda, aralarında bir etkilenme ilişkisi olan yazarlar yan yana geliyor. Kafka’yla Dostoyevski, Oğuz Atay’la Kafka böyle örneğin. Ama Tanpınar-Benjamin okumasında böyle bir hat yok. Birbirini tanımayan yazarlar çünkü bunlar. Ya da Cemil Meriç’in Edward Said’den ancak belli bir noktadan sonra etkilendiğinden söz edilebilir. Benzer problemleri olan yazarları birbiriyle konuşmaya zorlamaktı esas hedef. Hani farklı çevrelerden arkadaşlarınız vardır, onlarla ayrı ayrı görüşürsünüz, ama bir araya gelsinler istemezsiniz, çünkü bir araya gelirlerse hır çıkabilir… Tanıdığınız, ayrı ayrı önemsediğiniz yazarlar için de biraz öyle. Ama ben onları burada özellikle bir araya getirmek, birbiriyle konuşmaya zorlamak istedim. Bir de tabii yazarların iç çelişkilerini kurcalamak. Örneğin Cumhuriyet döneminin en önemli hastalık anlatılarından birinin, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun yazarı Peyami Safa’yla, milli gövdenin kazınıp atılması gereken urlarından, hastalıklı hücrelerinden, sağlıksız uzuvlarından falan söz eden, güçlü “Türk uzviyet”inin yazarı Peyami Safa’yı birbiriyle tartışmaya zorlamak…

Çok önemli isimler üzerine çapraz okumalar yapmışsınız. Bu isimlere uzanma nedeniniz üzerine neler söylersiniz?

Baştan, bir plana göre yazılmış denemeler değil aslında bunlar. Birbiriyle paslaşan, ama ayrı denemeler. Yazarların bazıları daha önce de üzerlerine yazdığım yazarlardı. Bazı yeni yazarlar da eklendi. Ama burada amaç, onları daha gergin bir tartışma ortamında bir araya getirmekti.

Hiçbir yapıtın boşluğa doğmadığını, akan nehre sonradan eklendiğini belirtiyorsunuz da… Dostoyevski’nin de Kafka’nın da kalemlerinin ucunda kıpırdayan o ‘böcek’, Dostoyevski’nin bir üst-insana yükselme, Kafka’nınsa bir alt-insana gerileme isteği edebiyatlarındaki, aralarındaki zamansal ve edebi farklılar gözardı edilmeden nasıl değerlendirilmeli? Kafka’nın nehre eklenirken çok şeylerle eklendiği malum, kendinden öncekini değiştirdiğini de belirtiyorsunuz üstelik…

Böcek denince hep Kafka aklımıza gelir, ama mecazın asıl sahibi Dostoyevski. Kafka’dan elli yıl önce “İnsan mıyım, yoksa böcek mi?” sorusunu o sordu. ‘İnsancıklar’da, ‘Yeraltından Notlar’da, Suç ve Ceza’da soruya çeşitli cevaplar da verdi. Ama aynı soruyu Dönüşüm’de Kafka da cevaplar. Kafka’nın cevabının ışığında geriye, Dostoyevski’ye bakınca ne görüyoruz? Soru, buydu. Bir de tabii şu: Şimdi, kim kimi doğurmuştur? Dostoyevski mi Kafka’yı doğurmuştur? Yoksa Kafka mı kendine bir Dostoyevski doğurmuştur? Çünkü Kafka’nın böceği olmasaydı, biz Dostoyevski’nin böceklerini, oradaki Kafkaesk Dostoyevski’yi belki de hiç fark etmeyecektik.

Edebiyatın temelinde ya da bir yerlerinde, bir Oedipus kompleksi var mı gerçekten de? Nasıl bir şey bu… Bir de… Babalar ve Ustalar bölümünde sizin de bir Oedipus okuması yaptığınız söylenebilir mi?

Yazarların kendinden öncekilerle ilişkilerini böyle ele alan kuramlar var. Biri, Harold Bloom’unki. Ama bu kitaptaki denemelerin tamamına yön veren bir kuram değil bu. Sizin de dediğiniz gibi belki en çok “Babalar ve Ustalar” yazısında bu tarz bir okuma var, Ama orada konu zaten doğrudan doğruya babalardı. Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”uydu. Üstelik ondan önce bir başka yazar, Kafka da bir Babama Mektup yazmıştı. Üstelik Atay’ın kendisi de romanlarında Kafka’yla, Dostoyevski’yle, Freud’la, “Odipus kompleksi”yle uğraşıyordu. Yani, Oidipus konusu orada zaten çoktan açılmıştı; ben o yoldan ilerlemeye çalıştım. Yine de orada beni esas ilgilendiren, bir yazarın kendinden önce hiçbir şey söylenmemiş gibi yazma isteğiyle, kendinden önce yazılanların unutulup gitmesine razı olamaması arasındaki çatışmaydı. Ebeveynlerimizle yaşadığımız şeye benziyor bu da. Onların yolumuzdan çekilmelerini isteriz, çünkü ancak bu sayede büyüyebiliriz. Ama diğer yandan ölüp yok olmaları da bizi sarsar, onları iç dünyamızda bir biçimde yaşatmak isteriz. Oğuz Atay’da ironi birçok başka şeyin yanı sıra bu gelgitle de başa çıkmanın yöntemiydi. Yıkmanın, aynı zamanda içermenin yöntemi. Kendinden önceki yazarlara “tutunmanın”, ama aynı zamanda edebiyatın asi evladı olmanın tekniği.

Bütün hayat, bütün insanlık kitaplarda anlatılıp bitirildi mi gerçekten? Öyleyse biz ne yapacağız, başka memuriyetler mi bakacağız kendimize…

O cümle Tutunamayanlar’da geçer. Selim Işık’ın lafı. Gorki’yle Gorki, Dostoyevski’yle Dostoyevski, Kafka’yla Kafka olduğu için bir türlü kendisi olamayan, “kocaman beceriksiz bir Selim” olarak kalan Selim’in cümlesi. Aynı problemi mutlaka Atay’ın kendisi de yaşamıştı. Yaşamış ve aşmıştı, diyebiliyoruz şimdi. Çünkü Selim “yazamadığı romanların yazarı” olarak kalır; Atay’sa yazılmış bir romanın, Tutunamayanlar’ın yazarıdır. Ama problem illa Atay gibi aşılacak gibi bir sonuç çıkmaz buradan. Hatta, Atay’dan sonra Atay gibi de aşılamaz. Burada bir imkansızlık yok tabii, ama bir zorluk var. Hani Tanpınar diyor ya, “İmkan bulsam, zaaflarımı kuvvet haline getirebilsem,” diye. Böyle bir zaafla başlıyor yazar yazmaya, kendinden öncekilere bağlanarak başlıyor, sonra kendi yolunu ayırıyor, bazen bir tıkanma yaşıyor, bazen öncekilerin gerisine düşüyor… Etkilenmek kötü bir şey değil; insan etkilendiği için yazar zaten. Önemli olan o etkiyle ne yaptığı.

Söz etkiden açılmışken… Marx’ın “Ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöker” sözünü çağdaş Türk edebiyatı üzerinden nasıl değerlendirirsiniz? Ya da şöyle mi sorsam; Çağdaş Türk edebiyatı nehre eklenebildi mi düzgünce? Benim kuşağım kendinden önceki metinleri “kendine çevrilmiş bir silah” olarak algılıyor mudur, yoksa çok kendinden emin bir kuşak mı yetişti?

Bu kabus modern Türk edebiyatında yerli ölüler üzerinden yaşanmadı aslında. En azından başlarda. Güçlü ölüler ya yoktu ya da zaten kalmamıştı. Modern edebiyat böyle bir büyük kopuşla başladı. Tanpınar ve Oğuz Atay bile yerli ölülerden çok, yabancı ölülerle uğraşır. Tanpınar için Yahya Kemal gibi bir usta var, ama günlüklerinde “kendine çevrilmiş bir silah” olarak gördükleri daha çok Baudelaire’in, Mallarmé’nin, Valéry’nin yapıtlarıdır. Bugün durumun farklı olduğu doğru. Ama tuhaflık şurada: Bir yandan Türkçe edebiyatın güçlü ölüleri var artık, ama diğer yandan öncekilerle ilişki çoğu yazarda bir endişeye yol açıyormuş gibi durmuyor. Bunun yalnızca kendinden emin olmakla açıklanabileceğini sanmıyorum. Önemli bir neden, edebiyatın daha çok piyasaya ya da okura bağlı olması herhalde. Hangi kuşaktan olursa olsun yazarları pastadan payını almak için yarışan kardeşlere dönüştürdü çünkü piyasa. Kendine güven iyi tabii, ama bizden önce hiçbir şey söylenmemiş gibi davranırsak her şeyden önce inandırıcı olmayız. Üstelik şu problemi de es geçmiş oluruz. Ne diyordu Tutunamayanlar’da Selim Işık: “Siz, kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyin. Düşünecek meselelerimiz var. Next please!” Piyasanın kışkırttığı kardeş rekabetinin böyle bir yanı var maalesef. “Sıradaki” olma tehlikesi. Bu zaaf kuvvete nasıl dönüştürülebilir, ya da kim bunu nasıl dönüştürüyor, onu ayrıca konuşmak lazım. Metinlerarasılık iyi hoş da, bütün metinler birbiriyle dostmuş gibi davranamayız…

Peki, edebiyat yapıtının, aslında özünde yazarın kendini arayışı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kendini arayışından çok, kendini var etmesi, derdim ben. Çünkü kendini arayış deyince, orada gizli bir yerde bir hazır kendilik var, onu arıyormuşuz gibi oluyor. Tanpınar günlüklerinde kendini “yapmak”tan söz eder örneğin; kendini yapamadığından, bir eser olarak inşa edemediğinden yakınır.

Tanpınar bahsinde, Benjamin’le Tanpınar’ın ortak noktaları ve farklılarına dair saptamalarınız bir yana, edebiyatın da magazinel bir yanı olabileceğini görüyoruz sanki. Okuyucu merak eder hep takdir ettiği eserlerin yaratıcısını. Ancak Tanpınar örneğinde olduğu gibi, karşısında “eserini adım adım nasıl yarattığını anlatan bir büyük yazar bulmayı beklerken, aynı eseri adım adım nasıl da yaratamadığını anlatan bir biçare” bulmasının hayal kırıklığıyla arıza çıkarabiliyor okuyucu. Yazarla yapıtını birbirinden ayırmak bu kadar mı zor, bu ikisini birbirinden ayırmamak mı lazım gelir yoksa acaba?

İşin magazin tarafı çok önemli değil. Ama ben yapıtla yazarın hayatı denen şeyin birbirinden o kadar kolay ayrılabileceğini düşünmüyorum. Tamam, karşımızda bir yapıt var, hareket edeceğimiz, sonunda dönüp dolaşıp geleceğimiz yer orası. Ama bir yazarın kendi hayatından nasıl bir ikinci hayat çıkardığı, kendini bir eser olarak nasıl inşa ettiği, bu iki hayatın birbiriyle ilişkisi de daha az önemli değil. Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’nin son masalında kurduğu bir cümle vardı: “Sanatçıların yaşamı değil, yaptıkları önemlidir’ deriz kolaycacık” diye başlıyordu. Sonra şöyle devam eder: “Ne ki kimi sanatçı söz konusu oldukta, ‘yaptıkları’nın arasında yaşamları, ya da en azından, bu yaşamın birkaç bölümü de var.”

Aslı Tohumcu,
Radikal Kitap Eki, 11 Mart 2011

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
“Siyasal davalar vatandaşı suçlu çıkarmayı amaçlar” Uğur Kökden’le Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Kapat