Kafka’nın Kierkegaard yorumu

kafkaAşağıda, Kafka’nın yapıtlarından alınmış, Kierkegaard ‘ın kimi düşünleriyle ilgili sözleri bulacaksınız. Bu inceleme, ilk kez 1942 ‘de, L’ Arbalete dergisinde yayımlanmıştır.

I — Çelişkinin paylaşılmazlığı gerçek olabilir, ama böyle çıkmıyor ortaya, İbrahim bile anlamıyor onun bu özelliğini. Belki, anlama gereksinmesi duymuyor; ya da anlaması gerekmiyor; dahası, kendisi söz konusu olduğu sürece, bu gerçeği göstermek zorunda değil; ancak benzerlerine kanıtlama çabasına girmesine izin verilmiş, o kadar. Bu anlamda, “genel” ikianlamlılıktan yoksun değil; aynı biçimde, Iphigénie olayında da, mucize ikianlamlılıktan hiç kurtulamıyor.

II — Bir denge, bir dinginliğe eriş mi “genel”de? Hayır, “genel”in ikianlamlılığı var. “Genel,” kimi zaman bir denge gibi algılanıyor; ama çoğunlukla bireysel’le genel arasındaki sürekli git-gel olarak. Genel, gerçekten de bir denge, bir dinginlik’tir; aynı zamanda son terim’dir.

III — Genel’le bireysel arasındaki git-gel sahnenin önkesiminde geçiyor galiba; “genel”deki deneyimse, dekorun gerisinde, belli belirsiz seçiliyor.

IV — Böylesine sakınımlı olan İbrahim’e* geçici dünya yetmiyor. Bu yüzden, bu dünya ile birlikte göçmek istiyor ölümsüz dünyaya. Ancak, giriş ya da çıkış kapısı dar galiba. Yük kamyonu geçmiyor. Yeterince güçlü buyuramayan sesine buluyor suçu. Deneyimin verdiği acıdır işte bu.

V — İbrahim’in tinsel yoksulluğu (usunun işleyişindeki yavaşlık) bir üstünlüktür; düşüncesini bir noktada toplamasını kolaylaştırıyor; daha doğrusu, bir noktada yoğunlaşmanın ta kendisi bu yoksulluk; öyle olduğu için de, belki, güç’ü kullanma üstünlüğünü yitiriyor İbrahim.

VI — İbrahim, bir yanılgının kurbanı: bu dünyanın tekbiçimliliğine dayanamıyor. Oysa, bildiğimiz gibi, dünya alabildiğine çokyönlüdür; bunun kanıtı her an bulunabilir, yeter ki dünyanın küçücük bir parçasını —şöyle bir avuçluk kadarını— yakalayıp inceleyebilelim. Sizin anlayacağınız, dünyanın tekbiçimliliğinden yakınma, aslında, çokyönlülüğüyle derinlemesine yeterince uyuşamamaktan yakınma anlamına geliyor.

VII — Kanıtlaması, büyülenmeyle atbaşı gidiyor. Kanıtlamadan kaçıp büyülenme dünyasına, büyülenmeden kaçıp mantık dünyasına dalabiliriz; ve bu ikisi birleşip yeni bir öğeyi, canlı büyülenmeyi, dünyayı yıkmadan yapan yıkımı oluşturunca, ikisini birden yok edebiliriz.

VIII — Hep usuyla davranır İbrahim; sihirli bir yarış arabasındaymış gibi, usuyla, dünyanın yol iz bulunmayan yörelerinde dolaşır. Ama oralarda neden yol olmadığını araştırmaz. Dolayısıyla, alçakgönüllü “dizide yer alma”** yakarısı zorbalığa; dürüst “doğru yolda olma” inancı da kendini beğenmişliğe dönüşür.
(Franz Kafka’nın Toplu Yapıtları’nın Meditationen adlı bölümünün VI. cildi, s. 235, 236, 237.)

I —“Aşmayı göstermek”; Kierkegaard’ın yapıtına verilecek bir
ad olabilir. Ama ne sakıncalı şeydir aşmayı göstermek?
Önce aşma ile daha özünden çelişik, insandan insana aktarılamayan
bir ilişki yaşayan kişinin kendisi bilmez
aralarındaki ilintiyi; kendi özelliği aktarılmazdır, çelişiktir.
Oysa, söz konusu kişi aradaki ilintiyi başka insanlara göstermek
zorundadır; en azından gösterebilir; ve elinden geliyorsa,
göstermelidir.
Kafka, anlaması gerekmeyen, ama göstermeye izni olan bireyin
ikianlamlılığı var, diyor burada. Birey, kendisinin de
bilmediği bir şeyi açıklıyor.***
Nitekim, Dava’daki gece bekçisi, içerideki aktarılamaz’ı, paylaşılmaz’ı
bilmez, tanımaz: “O, ‘içerisi’ konusunda hiçbir şey
anlatmaz.”

Yeni Savunmam’da şöyle bir bölüm var: “İskender
zamanında bile Hindistan kapıları uzaktı, ulaşılmazdı, ama imparatorun
keskin kılıcı en azından oraya doğru uzanmıştı.
Bugün ünlü kapılar daha uzağa, daha yükseğe taşındı ve artık
kimse onların yolunu göstermiyor.” (Toplu Yapıtlar, c. 1, s.
133.)

I ve II — Ancak şunu da belirtelim, genel daha az ikiyönlü
değil. Genel, bireysel’le genel arasındaki sürekli git-geldir; ancak,
aynı zamanda bir “dinginlik”tir, dengedir. Genel’in
ikiyönlülüğünü görebilmek için, putatapıcılığın mucizelerine
bakmak yeterlidir.

I, II ve III — Kafka’nın Kierkegaard’la ilgili görüşleri kimi
başka görüşleri anımsatıyor: Kafka, genel’in ikiyönlülüğü dediği
şeyle, bireysel’in iki-yönlülüğü arasında sanırız bir benzerlik
bulmaktadır. Ama bu benzerlik, yüzeysel gibi: daha doğrusu,
bireysel’in ikiyönlülüğü denebilecek bir şey yok. İbrahim’in
kendi paylaşılmazlığını, aktarılmazlığını duyumsayamaması,
ama bunu başkalarına göstermek zorunda oluşu, ikiyönlülüğün
varlığını gerektirmiyor.

İşi daha ileri götürebilir, İbrahim’in bu aktarılmazlığı duyumsayıp
duyumsamadığını sorabiliriz kendimize. Kierkegaard,
Kafka’nın kendisine söyletmek istediğinin tam tersini savunuyor
gibi.
Kafka’nın ikianlamlı, karanlık saydığı “genel”e gelince, mucizenin
ikiyönlülüğünün genel’in ikianlamlılığından geldiğini
söyleyebilir miyiz? Doğrusu bu sav kanıtlanmış gibi durmuyor.
Elimizde kalan tek şey, genel’in kimi zaman genel, kimi
zamansa genel’le bireysel arasındaki ilişki olduğudur.
Kafka’nın bu konudaki kesin görüşünü anlamak, Kierkegaard’ın
genel anlayışla aralarındaki ilintiyi yakalamak zor.
(Genel, belli bir Durum’da olmak, bir görevi, ailesi olmaktır.
Kafka’nın çok beğendiği Flaubert’in ortak yazgı dediği de budur
zaten.) Kafka’nın, “genel”in perde gerisinde kaldığı, genel ile
bireysel arasındaki git-gel’inse sahnenin önünde geçtiği” inancı
için de geçerlidir bu. Asıl kanıtlamak istediği, mutlak genel’in
—genel’deki dengenin, dinginliğin— henüz ulaşılamamış bir
ülkü, ama olası bir şey olduğudur. Görüntüye dayalı günlük
yaşamımızda, hep bireysel dünyadayız. Böylece, Kafka’ya göre,
iki paylaşılmazla yüz yüzeyiz: bireysel’in paylaşılmazlığı ile
genel’in paylaşılmazlığı. Kierkegaard’daysa, yalnız bireysel paylaşılmazdır,
genel paylaşılabilir. (Çünkü genel’de toplumsal,
ahlâksal öğeler vardır.) Dolayısıyla Kafka’ya göre genel,
ulaşılmaz bir ülküdür, her şeyi ardına takıp sürükleyen gizemli
güç’tür.

VII — Kierkegaard’ın, alabildiğine mantıksal, büyüleyici
verileri vardır. Bu bile başlı başına ilginçtir. Ancak, bunun ötesinde,
mantığı da, büyüyü de yıkmasını bilir. Yıkarken aynı
zamanda yapar. Yapıcı bir yıkımdır onunki. İbsen’in terimiyle
söylersek, “üçüncü dünya’da yeni yapılar kurar; mantığın ve
büyünün ötesine taşan, ikisinin de eridiği dünyada.

IV — Bu üçüncü dünya, birinciden başka bir şey olmasın ister
Kierkegaard. Sonsuz’da bütün gerçekliği —kendimi, bütün
eşyamı— bulabilmeliyim, der.
Kierkegaard aradığı dünyayı, yeterince tutkuyla istemediği
için bulamadığına inanırdı (yeterince güçlü buyuramayan
sözünü anımsayalım burada).
Kafka’ysa; hayır, der, üçüncü dünyanın ya da sonsuz’un
kapısı çok dar olduğu için bulamadı. O kapıdan ancak insanlar
geçebilir, ev eşyası geçmezdi.

VI — Peki, bu geçici dünyayla yetinmek zorunda mıyız? Ger-
çeği “başka yerde”mi aramalıyız? Onu bu dünyada bulmak
yeterli değil mi? Kierkegaard, gerçeğimizin, bu dünyadaki ger-
çeğin tekbiçimliliğinden yakınır. Onun verdiği anlamda, Kierkegaard
estetiği de budur zaten. Peki, gerçeğin çok-yönlülüğüne
katılan, onunla kaynaşan ve amatör olmayan birinin
“başka yer”e gereksinmesi var mı acaba?
Betrachtunger’deki 98 sayılı düşüncede buna yakın bir
görüşle karşılaşırız: “Evren’in sonsuz genişlik ve bütünlüğünün
zihinde canlandırılması, son sınırına vardırılmış bir çabayla,
sancılı yaratış ile kendi varlığını düşünmenin karışımıdır.” (c.
VI, s. 214.)

V ve VIII — Kafka, en sonunda, İbrahim’in iki özelliğine
dikkatimizi çeker. (Buradaki İbrahim, Kierkegaard değil mi
acaba? Üzerinde durulmaya değer bir soru.) Önce onun tinsel
yoksulluğuna, ussal devinimlerinin yavaşlığına parmak basıyor;
bu yoksulluk kafamızı toparlamaya yarıyor, ama o arada
kimi üstünlüklerini de yitiriyor (alın size bir çelişki daha); ve,
demin söylenenle çelişmek üzere, İbrahim’in büyük tinsel zenginliğinden
söz ediyor.

VIII — Kierkegaard bize aşma’yı, yolsuz bölgeyi gösteriyor.
Peki, orada yol olmadığını nereden biliyor? Dinlediği, üstlendiği
yetkeye başvurmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla, insan
kardeşlerine alçakgönüllüce İsa’nın izinden gitmelerini öğütlemek
yerine, ister istemez baskıcı, kendini beğenmiş bir
kılavuza dönüşüyor. Aslında Kierkegaard, Dava’nın kendini
beğenmiş, burnu havada gece bekçisine epey benzer. “Gece
bekçisinin kişiliğinde boşluklar var.”
Böylece Kafka, bir Kierkegaard resmi çiziyor, ama doğrusu şu
özelliklerin birbiriyle nasıl bağdaşabileceğini kavrayamıyoruz:
çabukluk ve yavaşlık, öbür dünya özlemini yansıtan elimizin
altındaki dünyaya katılma isteksizliği, öbür dünyada şimdiki
değerleri bulmayı tasarlayan cimrilik, kafamızı toplamayı
amaçlayan, ama bunun zorluğundan dem vuran tinsel yoksulluk;
büyülenme ile (dinsel dünyanın ozanı Kierkegaard)
mantığın (dinsel dünyanın mantıkçısı Kierkegaard) hem
kaynaşmasına, hem yıkımına yol açan tinsel gezginlik (Kierkegaard
olumlu bir şey sayıp “yineleme” adını verdiği dinsel
yıkımdır bu) ile bu gezginliğin doğurduğu bir tür baskıcılık,
kendini beğenmişlik…
Yalnız, bu irdeleme sırasında Kafka Kierkegaard’ın adını anmaz.
Hep İbrahim der. Kierkegaard’dan ilk Korku ve
Titreme’yi okuduğunu biliyoruz. Bu da, İbrahim imgesinin ardında
Kierkegaard’ı gördüğünü açıklar. Üstelik, çoğu kez
İbrahim’i ya da Kierkegaard’ı değil, kendini düşünür; ayrıca
Brod, başlangıçta, “tinsel yoksulluk” değil “tinsel yoksulluğum”
dediğini belirtir.

Şöyle ya da böyle, Kafka’nın gözlemlerinden, Kierkegaard’ın
yapıtıyla ilgili ikiyanlı bir güçlük saptaması kalıyor elimizde:
önce, anlatımdaki güçlük; okurun dikkatini yazara değil, gösterdiği
şeylere yöneltir. İkinci olarak, yapıtın özünde yatan
güçlük; yapıtın yazarı, öbür insanlara kazandırdığı bilincin tam
anlamıyla bilincinde değildir.

Ayrıca, belki aynı derecede önemli, yapıtın iki-yanlı kendini
beğenmişliği söz konusu; dünyanın “tekbiçimli,” “tek” olduğu
düşüncesi ile bu dünyadaki malı mülkü öbür dünyaya götürebileceğimizi
ummaya dayanan bir kendini beğenmişliktir bu.
Hıristiyan dünya yorumunun karşısına, Kafka daha dünyaya
dönük bir yorum mu koymak istiyor acaba? (Brod buna, Musevi
görüş der; Nietzsche’ci ya da doğacı görüş de diyebiliriz.)
Bütün bunlar bizi, Kafka’nın Kierkegaard karşısındaki tutumunun
ne olduğu sorusuna götürüyor. Bu konuda iki görüş
var: Biri, Kafka’yı düşünsel açıdan Kierkegaard’a yakın bulan
görüş; ötekiyse, Kafka’yı yakından tanıyan, aralarındaki yakınlığı
görmezden gelmeksizin, onu daha çok bir Kierkegaard
karşıtı sayan Max Brod’un görüşü. Var olan bir varlık olarak
Kafka, Kierkegaard’a epey yakındır; onun gibi sıradışıdır, yalnızdır.
Ancak, bu konudaki yorumu Brod’unkine benzeyen
Bayan Zylbelberg, Kafka’nın umudunun, isteğinin Kierkegaard’ınkilerden
apayrı olduğunu söyler. Kafka, bu yalnız
adam, aslında başını dayayacak bir omuz aramaktadır. Başka
bir deyişle, kaçınılmaz olarak bulunduğu dinsel dünyadan, tinsel
dünyaya dönmek istemektedir.

Burada sorun, Kafka’nın verdiği anlamda tinsel dünyanın
—Kierkegaard’ın terimleriyle söylersek— dinlerden önceki
evreyi mi, yoksa dinsel evreyi aştıktan sonra ulaşılacak, kılık
değiştirmiş olan ikinci ahlâksal evreyi mi simgelediğinin
saptanmasıdır.
Kierkegaard’ın Hıristiyan’ca bakışının karşısına Kafka’nın
dinsiz değilse bile, bilinen dinlerin dışında kalan bir dinselliği
koyduğu, o dünyaya inanmayı, onu “olumlama”yı önerdiği
söylenebilir mi acaba? Sorunu ve doğası, Kierkegaard’ın
sorunuyla doğasına yakındır. Ama sezdiği çözüm yolu
bambaşkadır.

Kaynak: Jean Wahl – Varoluşçuluğun Tarihçesi, Payel Yayınları, Çeviren: Bertan Onaran

Yorum yapın