Kapitalist toplum, bencil dünyalardan oluşan anarşik bir galaksidir.

YabancılaşmaBİR DEĞER İLİŞKİSİ OLARAK SINIF
I
Yabancılaşma sadece iktisadi bir olgu değildir. Belirttiğimiz gibi, üretim araçlarında ortaya çıkan işçinin dört farklı yabancılaşması, yaşamının bütün alanlarında yansımasını bulur. Marx “din, aile, devlet, hukuk, ahlak, bilim ve sanat”ın her birinin, özel mülkiyet yasasının düzenlediği “özgün üretim tarzları” olduklarını söyler.576

Marx’a göre bir üretim tarzı;
(…) basitçe bireylerin fiziksel varlığının yeniden üretimi olarak düşünülmemelidir. Daha ziyade, bu bireylerin belirli bir etkinlik formudur; yaşamlarını ifade etmenin, kendine has yaşamlarının belirli bir formudur.577

Kapitalizmde, yaşamın bütün bu farklı ifadeleri, özel mülkiyetle ya da yabancılaşmış nesneler dünyasıyla içsel ilişkiler nedeniyle; insanın yabancılaşmasının farklı yüzleridir ve onun tam gelişimi için zorunlu bir adım olarak özel mülkiyet yasasına bağlıdır.

Yabancılaşmış bireyin yaşam etkinliği niteliksel olarak aynıdır. Dinsel, ailevi ve siyasi eylemleri de üretici etkinliği gibi çarpıklaşmış ve kabalaşmıştır. Bu farklı etkinliklere katılan da aynı insandır; güçleri ve gereksinimleri, gelişimlerinin belirli bir düzeyinde bulunur ve [bu düzey] doğayla yapılan tüm etkileşimler önüne belirli sınırlar çeker. Doğa, yani insanın kendisini gerçekleştirmek zorunda olduğu nesneler dünyası da bu güçlerle birlikte hızla gelişir ve neyin mümkün olup olmadığını kendi tarafından dayatır. Hiçbir insan etkinliği bu hapisane duvarlarının dışına çıkmaz; yani, tek taraflı gelişme olan kaçış, sadece çevresel ve geçici olabilir.

İnsanın bütün etkinlikleri aynı ise, ürünlerinin de böyle olması gerekir. Herhangi bir alandaki yabancılaşmış etkinlik, etkinliğe katılan bireyden yabancılaşan nesnelerle sonuçlanır. Yine, Marx siyaset, sanat ve edebiyattan “sıradan maddi sanayi içinde yabancılaşma biçiminde beliren, insanın nesnelleşmiş özsel güçleri”nin örnekleri olarak söz eder.578 Bu nedenle Marx sanayi ve sanayi ürünleri için “insanın özsel güçlerinin açık kitabı” dediğinde; bu, insanın yaşamının diğer alanlarındaki ürünleri için de geçerlidir.579

İnsanın çeşitli etkinlikleri ve ürünleri ile olan ilişkisi için doğru olan, insanın kendi türüyle ilişkilerinde de geçerlidir. İşçilerle kapitalistler arasındaki ilişkiye niteliğini veren kayıtsızlık ve düpedüz düşmanlık, toplumun bütününde yansır. Hiç kimse başkalarının gereksinimlerinin ya da kendi gereksinimlerinin karşılanmasında diğerlerinin oynadığı rolün farkında değildir. Marx’ın sözleriyle, kapitalizmde yaşayan bencil birey kendisini “bir atomun büyüklüğüne; bağlantısız, kendi kendine yeten, kayıtsız, mutlak olarak doymuş, kutsanmış bir varlık haline getirdi.”580 Sonuçlarına göre bir yargıya varacak olursak yabancılaşma, balyozla kırılan bir fındıktan geriye kalandır. İnsanın parçaları –etkinlikler, ürünler ve insanlar arasındaki zorunlu değişim anlamında– her yere dağılmıştır ve bu parçalardan oluşacak birlik tanınamayacak durumdadır.

Eğer yabancılaşmış etkinliği yer aldığı alana göre farklılaştıracak olursak; bu etkinliğin ürünlerini değer, sınıf, devlet, din vs. olarak ayırmak gerekecektir. Ancak, yabancılaşmayı bu biçimde bölümlere ayırmak, “hastalığın” bir belirtisidir; zira yabancılaşma hangi alanda meydana gelirse gelsin “özü itibariyle” aynıdır. Bu nedenle yabancılaşmış etkinliğin ürünleri, özel mülkiyet dünyasının eş unsurları olarak kimi temel benzerliklere sahiptirler ve özgül formları ne olursa olsun “değer” olarak nitelenebilirler. Kapitalist insanın bütün kazanımları altta yatan aynı ilişkileri yansıtmıyor mu? O halde para; yani ekonomik değerin taşıyıcı formu, sadece sanayi ürünlerini değil, yabancılaşmış etkinliğin sonucu olan bütün ürünleri satın alabilir. Kapitalizmde her şeyin bir fiyatı vardır.581 Dahası, üretimde işçilerin rolüyle ilgili Marx açıkça şöyle söyler: “Bütün tutsaklık ilişkileri bu [üretim] ilişkisinin sonuçları ve değişik biçimleridir.”582 O halde göründükleri formlarıyla sınıf, devlet ve din vb. sadece kapitalist üretimin ürünleri değil; aynı zamanda, “kapitalist üretim ilişkileri” ile anlatılanların (ya da anlatılabilecek olanların) da birer parçasıdırlar.

Yabancılaşmış üretici olmayan etkinliklerin bu ürünleri, emeğin ürünlerinin aktardığı aynı temel ilişkileri yansıtırlar ve fiyat biçiminde ortaya çıkan mübadele değerine sahip oldukları gibi, bir kullanım değerine de sahiptirler. Bu kullanım değerleri, daha önce incelediğimiz ürünlerde olduğu gibi yabancılaşabilirlik varsayımına dayalı olarak, bu şeylerin yaratılma amaçlarını yansıtır; yine, sanayi ürünlerinde olduğu gibi, bu kullanım değerleri içinden doğdukları yabancılaşmış ilişkilerin açık bir göstergesidir.

Benzer biçimde, yukarıda betimlenen değerin başkalaşımı, yabancılaşmış etkinliğin bütün ürünlerini kapsayacak şekilde genişletilebilir. Kapitalizmde paranın her şeyi almaya muktedir olduğunu kabul ettikten sonra, paranın özü olan aynı değerin nasıl paranın satın alabildiği bütün ürünlerin de özü olduğunu görebiliriz. Bir yasanın geçmesi için mecliste lobi yaparken ya da doğrudan bir dini makamı satın alırken, aynı piyasada olduğu gibi eşdeğerlerin mübadelesi söz konusudur. Marx’ın organik anlayışına göre, birinde ifade edilen yabancılaşmış ilişkiler, diğerinde ifade edilen yabancılaşmış ilişkilerle temel olarak aynıdır. Böyle olmasaydı, birini diğeriyle mübadele etmek imkânsız olurdu.

Son olarak meta fetişizmi, yabancılaşmış etkinliğin bütün alanları için geçerlidir. İktisatta gözlemlediğimiz, insanın ürünlerinin yeri ve rolüyle ilgili yanlış anlama her yerde karşımıza çıkar; gerçi kimi alanlara ve kimi ürünlere bu muameleyi yapmanın diğerlerine göre daha kolay olduğunu da itiraf etmek gerekir. İşte bütün bu açılardan; sınıf, devlet, din, aile, etik, bilim, sanat ve edebiyat, değerin bir yüzüdür ya da benim söylemeyi tercih ettiğim biçimiyle bunlar birer “değer İlişkisidir”.583

II

Bir değer İlişkisi olarak sınıf, yabancılaşmış insanların toplumsal ilişkilerindeki soyutlanmış ortak unsurdur. Kapitalist çalışmada ve bu çalışmanın zorunlu koşullarında ve sonuçlarında ortaya çıkan insanlar arasındaki bağlar, bir dizi benzerlik gösterir ve aslında Marx’ın ayrı bir kimlik atfettiği genel bir örüntü oluşturur. Ancak merkezî bir öneme sahip olan gerçek şudur: Toplumun her alanında, insanlar arasındaki ilişkiler bağımsız bir varlık kazanmıştır. Marx şöyle söylüyor: “Etkinliğin toplumsal niteliği; burada, bireyle ilişkisi açısından yabancı bir nesne olarak görünür (…) karşılıklı ilişkileri bireylere yabancı ve bağımsız bir şeymiş, bir nesneymiş gibi görünür.”584 Marx’ın temel olarak yabancılaşmayı ele almak için “sınıf” olarak kavramsallaştırdığı, görüldüğü çok sayıdaki sektörden çekip alınan işte bu niteliktir.

Sınıfın bir nesne olarak kavranabilmesi için, elbette, sınıfı ortaya çıkaran toplumsal ilişkiler bir etkinlik olarak anlaşılmalıdır. Marx’ın diyalektiğinin esnekliği düşünüldüğünde böyle bir anlayış meşrudur da. İnsanların, diğer insanlarla anlaşma etkinliğinin bir ürünü olarak sınıf, maddi üretimlerinin ürünleri gibi, yazgılarının da bir göstergesidir. Aslında sınıf ve meta, yüzeysel bakılmadığında kardeştir.

Yabancılaşmış etkinliğin ürünü olarak sınıf ile belirli nitelikleri paylaşan insanların toplamı olarak sınıf arasındaki ilişki nedir? Daha önce “sınıf” terimini, insanların üretim tarzıyla ve benzer ekonomik koşul ve çıkarlarla ilişkilerine, bu çıkarların bilincine, grup genelinde siyasi örgütlenmenin varlığına, kültürel yakınlığa ve karşıt gruplar arasındaki antagonizmaya dayanan toplumsal birimlere işaret etmek için kullandım. Şimdi ise “sınıf”ın aynı zamanda özel bir toplumsal bağa da işaret ettiğini ileri sürüyorum. Böyle olunca sınıfları sınırlamak için kullanılan ölçütler, bu biçimde sınırlanan sınıflar açısından tamamlayıcı ilişkiler haline gelir. Böylece insanların çalışırkenki etkileşimleri, sadece üretim tarzıyla kurdukları zıt ilişkilere dayanmakla kalmaz; aynı zamanda bu zıt ilişki, bu etkileşimin bir yüzü olur. Marx’a göre bu zıt ilişkinin, her yeni sahiplenme etkinliğiyle birlikte sürekli yeniden doğrulanan dinamik bir olgu olduğunu da hatırlamak gerekir. Benzer biçimde, burjuva kültürü sadece proletaryadan ayrı kapitalist bir sınıfın oluşmasına destek olmaz; aynı zamanda bu sınıfların birbirlerine aktif olarak verdikleri tepkilerin de bir parçasıdır. Özellikle, bir grubun, aynı biçimde oluşmuş diğer bir grubun üyelerine karşı sergilediği antagonizma, sadece sınıfın bir göstergesi değil; sınıfın özüdür de.

Grupları oluşturmak ve ayırmak için kullanılan ölçütler burada, içerilen kişiler arası ilişkilerin yüzleri olarak görülür. Böylece; etkinlik olarak, tek bir tip ürün üretirler. Bu ürün, somutlaşmış toplumsal ilişkiler anlamında sınıftır. Tersinden söyleyecek olursak, insanlar belirtilen biçimde etkileşimde bulunabilir; çünkü toplumsal ilişkileri, kendileri için çoktan bağımsız bir varlık niteliği kazanmıştır.

Hayatın her alanında gerçek maddi faaliyet, zihinsel faaliyetle örtüşür; hayattaki toplumsal ilişkilerin sınıf formu, insanın anlayışındaki “sınıf” formuna dönüşür. Her insanın bir sınıfın üyesi olarak kendisine yöneltilen ve de onun başkalarına yönelttiği yabancı ve düşmanca davranışlar; diğer insanları, o insanların gereksinimlerini ve çıkarlarını sınıfın süzgecinden geçirmesiyle ortaya çıkar. Ancak bu, toplumsal etkileşimleri sınıflar açısından kavradığı anlamına gelmez; zira bu kavrayış daha geç gelişen sınıf bilincinin bir yan ürünüdür. Bunun yerine, herhangi bir etkileşimde farkına varılan nitelikler, sınıfsal konumu aracılığıyla insana geçen niteliklerdir sadece. İnsanlar birbirlerine, bir türün üyesi olarak davranırlar. Bu nedenle aslında türe tepki gösterirler; bireye sadece dolaylı yoldan, türün bir yansıması olarak tepki gösterirler. Yaşayan gerçek insanlar, diğer insanların etkileşimde bulunduğu nitelikleri ve istekleri, türün bu sahte bağımsızlığından türetirler. Her bir bireyin benzersizliği görülmez, çünkü hiçbir zaman buna bakılmaz. Bir insanın diğer insanlara isteklerini dayatırken sadece kendisini düşünmesini olanaklı kılan, her şeyden önce budur.

Bunu izleyen mücadelenin karakteri, Marx’ın “açgözlüler arasındaki açgözlülük ve savaş” olarak tanımladığı “rekabet”te su yüzüne çıkar.585 Bu nedenle rekabet, sınıfı üreten etkinlik olarak görülebilir. Toplumun her alanında hesap kitap yapan bir kişi, hesap kitap yapan bir diğer kişiyle kimin kimden daha fazlasını koparacağı üzerine bitmeyen bir mücadeleye girer. Kural, “karşılıklı sömürü”dür.586 İnsanlar birbirleri için, kullanılan nesnelerden ibarettir; istek ve duyguları dikkate alınmaz. Karşınızda bıçaklarını çekmiş duran insanlara karşı kibar davranmak da ölümcül sonuçlar doğurabilir. Bu koşullar altında, kalplerimizi sadece bütünüyle kaybeden insanlara açarız; böylece hayırseverlik, vermenin tek formu olur.587

İşçilerin artık değeri için, işçiler ve kapitalistler arasında süren sınıf savaşı ölümüne bir savaştır; işçilerin yavaş yavaş ve sonsuz ölümüne kadar yürütülecek olan bir savaş. Kapitalistlerin toplum içindeki üstün konumu ve bu mücadelede kullanılan en güçlü silah (para) üzerindeki hâkimiyetleri düşünüldüğünde; kapitalistlerin işçilerin gereksinimlerine karşı kayıtsız davranmaları, aynı biçimde işçilerin işverenlerinin gereksinimlerine karşı kayıtsız davranmalarından çok daha acı sonuçlar doğurur.

Herkesin hayatında ve bakış açısında bu kadar yer etmiş böylesi bir düşmanlık düşünüldüğünde, kendilerine düşen payı arttırmak için her bir sınıfın üyeleri arasındaki rekabetin daha az olmadığını öğrenmek şaşırtıcı olmasa gerek. Sınıfta toplanan toplumsal ilişkiler, zıt koşullarda yaşayan insanlar arasındaki bağları içerdiği kadar, aynı koşullarda yaşayan insanlar arasındaki bağları da içerir. Aynı sınıfın üyesi olan insanlar da birbirlerine türün üyeleri olarak tepki verirler, yaşayan gerçek bireyler gibi değil. Yine, kendi kişisel kazanımları için tüm güçlüklere katlanırken, diğer insanların içinde bulunduğu kötü duruma kayıtsız kalmalarına neden olan başlıca bu anlayıştır. Böylece, kapitalistler arasındaki bireysel servetler, rakiplerinin sönen umutları, hatta hayatları üzerinde yükselir. İş dünyasında iyi olmanın tek ölçütü başarıdır ve savaşta olduğu gibi iş dünyasında da zafer, genelde daha acımasız olana aittir.

Proletarya içindeki rekabet ise yüzünü ilk olarak fabrika kapısında gösterir; zira kimileri fabrikada çalışabilirken, kimileri çalışamaz. Fabrika içinde de işçiler işverenin kendilerine verebileceği ayrıcalıklar için örneğin daha kolay ve daha yüksek ücretli bir iş için birbirleriyle rekabet etmeye devam ederler. İş sonrasında, ceplerinde harcayacak fazla paraları yokken de işçiler, bu sefer kendileri için uygun ama az sayıdaki yiyecek, giysi ve barınak için birbirlerinin boğazına sarılmışlardır. Proletaryanın örgütlenmesini bu kadar zor yapan, her düzeyde devam eden işte bu rekabet ve buna eşlik eden davranışlardır.588 Ayrıca, grup içindeki kimliğine dair herhangi bir fikri olmadığından işçi tek başına (bu sadece sınıf bilinciyle elde edilebilecek bir fikirdir), kendi emeği ve diğer iş arkadaşlarının emeği arasındaki özsel bağı değerlendirme konusunda yetersizdir. Böylece, hem toplumsal etkinliğini hem de ürününü yabancı güçler olarak görür.589

Rekabetin bir ürünü olarak sınıfın aldığı formlar; insanın başkalarına sınıf üyesi bireyler olarak davranmasını sağlayan zihinsel yapılardan, siyasi partiler gibi antagonizmanın gerçek dünyadaki ifadelerine kadar uzanır. Bu ikinci grup formlarla birlikte, toplumsal ilişkilerimizden doğan bağımsız varlıklar kurumsallaşır ve sınıfın bir değer İlişkisi olarak işlevi belirginleşir. Marx’a göre herhangi bir sınıfın çıkarlarını dolaylı ya da doğrudan destekleyen bütün toplumsal kurumlar, örgütler ve benzerleri; bu antagonizmanın belirli yansımalarıdır. Özel mülkiyetin egemenliğindeki bir toplumda herhangi bir toplumsal hedefle ilgili olarak tarafsızlık ya da ortaklaşmacılık dışlanır; kapitalizmdeki bütün örgütler ve kurumlar sınıfsaldır ya da sınıf formlarıdır. Siyasi partiler yanında göze çapan diğer örnekler devlet, sendikalar, işveren federasyonları, medya, kültürel topluluklar ve okullardır.

Bütün sınıf formları, değer İlişkisi olarak, birbirleriyle ilişkili insanların yabancılaşmış etkinliğini yansıtır. Bu formların mübadele değerleri, bütün bu örgütlerde paranın oynadığı rolde kendisini belli eder: Hangi makamın, hangi kuralın, hangi uygulamanın fiyatı yoktur? Ayrıca bu formların kullanım değerleri de vardır. Bu kullanım değerleri, üretilme amaçları olan yabancılaşmış amaçların göstergesidir. Değerin başkalaşımı, bu formların sadece satılabilir olmalarında değil, aynı zamanda birbirleriyle değiştirilebilir olmalarında da görülebilir: Baskı grupları siyasi parti olurlar ve siyasi partiler de hükümet olurlar. Son olarak, şeyleşme; insanın yabancılaşmış ilişkilerinin bu ifadelerine insani nitelikler olan amaçsallık ve güç atfedildiğinde gerçekleşir. İnsanların kendi ürünlerine duydukları önünde diz çökmeye varan saygı, bu ürünlerin insanların yaşamlarına egemen olmasını olanaklı kılar.

III

Bireylerin birbirlerinden fiili kopukluğu bu kadar derin olmasaydı, bireyler bu kadar zor bir duruma düşmezlerdi. Parça içinde, yani sınıfta bir kimlik kazanmak (her bir sınıf diğer bütün sınıfların düşmanı olacak şekilde), bireyin bütün içindeki, yani toplumdaki kimliğinin gözden kaybolmasını gerektirir. İnsanlar kendilerini ve başkalarını, gereksinimlerinin yanıtlanması karşılıklı iş birliği gerektiren toplumsal varlıklar olarak değil, özel ve rekabet eden varlıklar olarak bilirler; sanki toplum, bencil dünyalardan oluşan anarşik bir galaksidir. Herkesi birleştiren, iş birliği içindeki evrensel bir topluluk olmadan, insanlar ortak antagonizmalara dayanan kısmi ortaklaşalıklar içine çekilirler. İnsanlar toplumsal doğalarının ne kadar az farkına varırlarsa, bu doğa sınıflara bölünerek o kadar çok bozulur. Bu biçimde Marx’ın “kişisel hayat” dediği (bireyin hiç kimseyi etkilemediğini ve hiç kimseden etkilenmediğini düşündüğü, kendisini çalıştığı yerde kurduğu toplumsal ilişkilerden ayrı tuttuğu) alanın büyümesi, sınıf ilişkilerinin tam olarak geliştiğinin dışa vurumudur.590 O halde insan, sınıf tarafından eksiksiz olarak belirlendiği zaman, sınıf tarafından en az belirlendiğine inanır.

Sınıf ilişkilerinden bu sahte bağımsızlık, tam biçimine ulaşmış haliyle kapitalizmin ayırt edici bir özelliğidir. Marx feodalizmde “soylu bir insan her zaman soylu; halktan biri de her zaman halktan biri olarak kalır; bunlar diğer ilişkilerinden ayrı olarak, benliğinin ayrılmaz bir niteliğidir” diyor.591 O dönemde insanlar kendilerini ya da başkalarını toplumsal bağlarından ayrı düşünemezlerdi; ayrıcalıklarını ve yükümlülüklerini belirleyen bağlar hiçbir zaman unutulmazdı. Marx’ın feodal dönemle ilgili yaptığı açıklama şöyle:

Mülk sahibi ile toprak arasında hâlâ, yalın bir maddi zenginlik ilişkisinden daha yakın bir ilişki görünüşü vardır. Toprak, toprak sahibi ile kişileşir:

Mülk sahibi ile toprak arasında hâlâ, yalın bir maddi zenginlik ilişkisinden daha yakın bir ilişki görünüşü vardır. Toprak, toprak sahibi ile kişileşir: Onun rütbesine (…) onun ayrıcalıklarına, yargılama yetkisine, siyasal konumuna sahiptir (…) Aynı şekilde, toprak mülkiyetinin egemenliği, doğrudan doğruya sadece sermayenin egemenliği olarak görünmez. Ona bağlı olanlar için toprak, kendi yurtları gibidir. Bu, sınırlı bir ulusallık tipidir (…) Aynı şekilde, toprağı işleyen kimseler ücretli gündelikçiler durumunda değillerdir; ama serfler olarak bizzat kısmen [toprak sahibine ait] mülktürler.592

Feodalizmde özel mülkiyetin ağları benlikleriyle o kadar iç içe geçmişti ki, ne lord ne de serf kendisini birey olarak ondan ayırabilirdi.593

Özel mülkiyetin bir soyutlama, yani değer olarak gelişimiyle birlikte, insanın benliğini özel mülkiyeti ile birleştirmek artık mümkün değildir. Özgün, sahibine bir kişilik veren niteliklerde, ayırt edici bir olgu olarak özel mülkiyet sonlanmıştır. Hiç kimse sahip olduğu değer formuna, feodal toprak sahiplerinin ve serflerin belirli özel mülkiyetlerine bağlı oldukları gibi bağlı değildir. Eski düzeni izleyen yükümlülükler, duygu ve özel bağlılıklar da benzer biçimde kaybolmuştur; üretim dışında kalan herhangi bir toplumsal ilişkiyi hak olarak görmek olanksızdır. Kapitalizmde işçi, fabrika dışında “özgür” bir insan olduğuna; toplumsal gereksinimleri ve görevleri olmayan bağımsız bir varlık olduğuna inanır. Ona göre, üretici olma niteliği, üretimdeki günlük işinin tamamlanmasıyla biter. Kapitalist için de durum budur. İşçi ve kapitalist, eşdeğerlerin mübadelesini tamamlar tamamlamaz ikisi de kendisini diğerine herhangi bir şekilde bağlı hissetmez. Toplumsal ilişkiler, toplumsal ilişkilerin var olmadığına inanılan bir bağlamda biçimlendiği için, sınıftan kapitalizmin özel ürünü olarak söz edilebilir.594

Ancak bireylere en büyük özgürlük gibi görünen şey, tam da bireylerin bu bağımsızlığıdır; yani “tam olarak sivil toplum köleliğidir”.595 Marx şöyle devam ediyor:

Sanayi ve ticaretin serbestliği; ayrıcalıklı tekelciliği ve bunun sonucunda ayrıcalıklı tekelciler arasındaki mücadeleyi kaldırdı. Onun yerine, ayrıcalıktan (bireyleri genel topluluktan yalıtan ama aynı zamanda onları küçük bir tekelci topluluk kurmaya da yönelten ayrıcalıktan) kurtulmuş insanı geçirdi; diğer insanlara, ortak bir bağın görünüşüyle bile bağlı olmayan insanı. Böylece sanayi ve ticaretin serbestliği, insanla insanı, bireyle bireyi karşı karşıya getiren evrensel mücadeleyi üretti.596

Feodalizmdeki toplumsal bağlar, ne kadar çürümüş olursa olsun, bütün insanlara ihtiyaç anında yardım elini uzatıyor ve insanın varlığına, hayatta kalma arzusunun ötesine geçen bir anlam veriyordu. Kapitalizmde ise, bu bağlar yok edilir ve yerine de bir şey konulmaz. Sonuçta ortaya çıkan insanlar arasındaki “eşitlik” düzmecedir; soyutlukta ortaya çıkan eşitliktir; insanların paramparça edilen bağların yokluğunda elde ettikleri yeni özgürlük ise, aslında mücadele etme zorunluluğudur; yaşama hakları, aslında hayatta kalmaya çalışma görevidir.

Oysa ki bir insanın diğer insanlardan bağımsız olması bir hayalden başka bir şey değildir. Ancak birey böyle bir hayal kurup bu hayale göre hareket ederek kendisini “talihin insafına” bırakır.597 Mücadele etmek, yalvarmak, ikna etmek, iş birliği yapmak, çalmak, yalan söylemek ya da başkalarının sırasını almak yaşam gerekliliklerini bir seferlik elde etmemizi sağlayabilir; ama herkesin böyle davrandığı ve malların kıt olduğu bir toplumda bu sonuca güven olmayacağı açıktır. Bu nedenle Marx “hayalimizde, burjuvazinin egemenliğindeki bireyler, eskisinden daha özgür görünürler, çünkü yaşam koşulları rastlantısaldır. Gerçekte ise, tabii ki daha az özgürlerdir; çünkü nesnelerin şiddetine daha fazla maruz kalırlar” demektedir.598 Kapitalizmde, insanların muhtaç oldukları nesnelerden yoksun kalma ihtimalleri daha fazladır. Zira feodalizmde insanların yaşamlarının sorumluluğu kurumsallaşmışken, kapitalizmde böylesi konularla ilgili sorumluluk ve kontrol dağıtılmıştır. Emeğin ürünlerine egemen olan bu ihtimal, emeğin eylemlerine de egemendir. Aç kalma korkusu yaşayan işçiler, sunulan her türlü işi kabul etmeye zorlanırlar; ama içinde bulundukları koşullarda, kendilerine bir iş sunulacağı bile belirsizdir. Kapitalizmde bütün insanlar koşulların esiridir ve koşullar içlerinden bazılarına (kim olduklarını bilmeden) yenilgi getirir. Yani “nesnelerin şiddetine” yenik düşerler.

Bir nefes alıp Marksist sistemi bir bütün olarak değerlendirirsek, Marksist sistemde sınıfın emek ve değerin konumuna benzer bir yer tuttuğu görünür. Emek (öncesinde iş bölümü) yabancılaşmış üretici etkinliği ve değeri (öncesinde özel mülkiyeti); yani bu etkinliğin ürünlerini kapsamak için tercih edilen İlişki iken; sınıf, üretici etkinlikte ve bu etkinliğin ürünleri aracılığıyla kurulan kişiler arası bağları kapsamak için tercih edilen İlişkidir. İlişkiler hiyerarşisi içinde sınıf, emek ve değer, üretim tarzının hemen altında yer alır. İşte bu temel İlişkilerle Marx topluma Marksist bir bakış açısı geliştirir.

Farklılaşmış olmalarına rağmen kapitalizmde insanın yabancılaşmasının bu ifadeleri, etkinlik, insanlar ve ürünler olarak birbirine bağlıdırlar ve aralarındaki nedensellik bağı karşılıklı olarak işler. Dahası, Marx’ın birimlerinin (İlişkilerin) esnekliği göz önüne alındığında, sınıf da İlişkilerin; emeğin ve değerin bir bileşenidir. Emek ve değer de sınıfın bir bileşenidir. Toplumsal bağları, bu bağların ifadesini bulduğu etkinlik ve ürünleri hesaba katmadan nasıl açıklayabiliriz ki? Böylece komünizmin en iyi bilinen tanımları (“sınıfsız toplum”, “iş bölümünün olmadığı” ve “özel mülkiyetin kaldırıldığı” tarih dönemi) sadece birbirlerini tamamlamazlar; birbirlerinin yetkin birer alternatifidirler de. Zira her bir tanımda aynı bütün, farklı bir konumlanma noktasından resmedilir. Bu durumda, doğru anlaşıldığında “sınıf” da “emek” ve “değer” gibi, kapitalizmin bütün hikâyesini aktarır.

576 1844 Elyazmaları, s. 103
577 Alman İdeolojisi, s. 7
578 1844 Elyazmaları, s. 109-110
579 A.g.e., s. 109. Marx “siyaset, sanat, edebiyat”a atıfla sanayi “genel hareketin bir parçası olarak düşünülebilir; aynı, bu hareketin, sanayinin özgül bir parçası olarak düşünülebileceği gibi; zira geçmiş bütün insan etkinliği emektir, yani sanayidir, kendisine yabancı emektir” dediği zaman, alanlar arasındaki ayrım da ortadan kalkar. A.g.e., s. 110. “Üretim tarzı” ile birlikte “sanayi”, daha önce sadece ekonomide kullanılan ama Marx’ın yaşamın diğer alanlarına işaret etmek için de kullanabileceğini hissettiği kavramlara örnektir.
580 Kutsal Aile, s. 162
581 Kapitalizmle ilgili Marx şöyle söylüyor: “Son olarak, insanın vazgeçilemez olarak düşündüğü her şeyin mübadelenin, alım satımın nesnesi olduğu ve vazgeçilebildiği bir zaman geldi. Bu, o zamana kadar başkasına iletilebilen ama mübadele edilmeyen, verilebilen ama satılmayan, edinilen ama satın alınmayan şeylerin (erdemin, aşkın, sadakatin, bilginin, bilincin) kısaca her şeyin ticaret içine çekildiği bir zamandır. Bu, genel yolsuzluğun, evrensel yiyiciliğin ya da ekonomi politiğin kelimeleriyle konuşacak olursak, ahlaki ya da fiziki her şeyin piyasa değerine sahip olduğu; gerçek değerinin belirlenmesi için piyasaya sürüldüğü bir zamandır.” Felsefenin Sefaleti, s. 36
582 1844 Elyazmaları, s. 82
583 Marx, “değer İlişkisi” (Wertverhaltnis) ifadesini, değerin temelini oluşturan geniş toplumsal koşulların bir kısmına işaret etmek için kullanır. Böylece kavram ile, bu örnekte, sermaye ve ücretli emek arasındaki karşıtlık aktarılır. Grundrisse, s. 592
584 A.g.e., s. 75. Ayrıca bakınız Alman İdeolojisi, s. 76
585 1844 Elyazmaları, s. 68. Ayrıca rekabetten “burjuvazinin bakış açısına göre özgürleşme” olarak bahsedilir. Alman İdeolojisi, Werke III, s. 395
586 Marx bu “karşılıklı sömürünün” “bütün bireylerin birbirleriyle olan genel ilişkisi” olduğunu açıklar. A.g.e. Bu, insanın insan tarafından zorunlu sahiplenilişinin kapitalist versiyonudur.
587 Böyle bir toplumda bireyin de “kendi içine çekildiği, tamamen kendi özel ilgileri ile meşgul olduğu ve kendi özel geçici heveslerine göre hareket ettiği” söylenir. “Yahudi Sorunu Üzerine”, Werke I, s. 366.
588 Alman İdeolojisi, s. 58
589 Kapital III, s. 85
590 Alman İdeolojisi, s. 58
591 A.g.e., s. 77
592 1844 Elyazmaları, s. 61-62. Marx şöyle ekliyor: “Gelenekler, kişilik, vs. bir yerden diğerine değişir ve ait oldukları yere özgüymüş gibi görünürler.” A.g.e., s. 62
593 Aynı şekilde, özel mülkiyetleri de kendilerinden tamamen koparılamaz. Bu nedenle Marx feodalizmle ilgili şöyle söyler: “O halde, bu toplumdaki farklı sınıftan insanların oynadıkları rol hakkında ne düşünürsek düşünelim, çalıştıkları zaman bireyler arasındaki toplumsal ilişkiler, bütün olaylarda kendilerine ait karşılıklı kişisel ilişkiler olarak görünür; yani emeğin ürünleri arasındaki toplumsal ilişkiler biçiminde kendilerini gizlemezler.” Örnek vermek amacıyla Marx “zorunlu emek de meta üreten emek kadar hassas bir şekilde zaman ile ölçülmüştür; ancak bütün serfler, lordları için harcadıklarının, kişisel emek güçlerinin belirli bir miktarı olduğunu bilir” diyor. Kapital I, s. 77

Kaynak:
Yabancılaşma : Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı
Yazar: Bertell Ollman
Çevirmen: Ayşegül Kars
Yordam Kitap

Yorum yapın