Kapitalistin Yabancılaşması

YabancılaşmaŞu ana kadar yabancılaşma sanki öncelikle işçi sınıfına ait bir olguymuş gibi tartışıldı. Ancak, yabancılaşma insanlar ile canlı ve cansız doğa arasındaki bir dizi ilişki olarak alınırsa, o zaman proletaryada gözlemlenebilen birçok özellik, sadece birkaç değişiklikle diğer sınıflarda da bulunabilir. Proletaryanın yabancılaşması ve insanlığın geri kalanının yabancılaşması arasında Marx’ın gördüğü bağlantı şudur: “İnsanın tüm esareti, işçinin üretimle ilişkisinde mevcuttur ve bütün esaret ilişkileri, bu ilişkinin değişik bir biçimidir ve sonucudur.”438

Yabancılaşmış maddi nesneler üreterek ve aynı zamanda bu süreçte kendisini de yabancılaşmış bir sınıf olarak üreterek kendisiyle ve ürünleriyle ilişkide bulunan insanların yabancılaşmasını da ürettiği söylenebilir. Bu nedenle “işçilerin özgürleşmesinin insanın evrensel özgürleşmesini içinde barındırdığına” şaşırmamalıyız.439

Marx’ın kapitalistlerin de işçiler gibi yabancılaştığını söylediğini daha önce öğrendik.440 Ancak, sadece bir kez bu konudaki düşüncelerini düzenli bir biçimde sunmaya kalkmıştır. Konuyla ilgili yorumu aşağıdadır:

İlk olarak fark edilmelidir ki, bir yabancılaşma, yabancı olma etkinliği olarak işçide görünen her şey, işçi olmayanda bir yabancılaşma durumu, bir yabancılık durumu olarak görünür. İkincisi, işçinin üretimdeki gerçek, fiili tutumu ve de ürünü, yüzleştiği işçi olmayanda (zihinsel durumu olarak) kuramsal bir tutum olarak görünür. Üçüncüsü, işçinin kendi aleyhine yaptığı her şeyi, işçi olmayan da işçiye yapar; ama işçi aleyhine yaptığı herhangi bir şeyi kendine yapmaz.441

Analizine daha yeni başlamışken, bu ayrımları içeren elyazması garip bir şekilde sonlanır. Ancak Marx’ın burada ve sonraki çalışmalarında kapitalistler için söyledikleri temel alınarak, kapitalistlerin özgün yabancılaşması yine de parça parça bir araya getirilebilir.

Kendi etkinliğiyle kendini yok eden dinamikleri ortaya çıkaran işçiyle karşılaştırıldığında kapitalistin kendi yabancılaşmasındaki rolü pasif kalır. Kapitalist, daha ziyade başkasının yarattığı bir dalgaya kaptırır kendini. Ama “yabancılaşma alanında” yaşadığına göre, “yabancılaşma durumunda” olmalıdır. Çünkü işçiler kapitalistle insani ilişkiler kuramaz, kapitalist de işçilerle insani ilişkiler kuramaz: Hangi taraftan bakarsanız bakın sorun aynıdır. Kapitalistin yabancılaşma durumu belki de en açık biçimde işçinin etkinliğiyle bu etkinliğin sahibi, bu etkinliğe izin veren, biçimini ve süresini belirleyen kişi olarak kurduğu bağda görünür. Ortak bir uğraş olarak kendinden de bir şeyler katacağı yerde, başka birinin çalışmasını kabul etmekle yetinir ve sadece bu çalışmayı arttırmaya çalışır. Bu yağmacı rolüne rağmen kapitalistin işçiyle ilişkisi esas itibariyle “pasif” sömürücülüktür.

Benzer biçimde, proletaryanın emeğinin ürünüyle ilişkisi de kapitalisti yabancılaşma durumunun içine yerleştirir. Kapitaliste göre başka bir insanın yaşam etkinliğinin nesnesi, sadece satmak için, ondan kâr elde etmek için vardır. Ürünün ortaya çıktığı sürece ne kadar kayıtsızsa, ürünün aslında neye yaradığı ve nihai olarak kimin tarafından kullanıldığına da bir o kadar kayıtsızdır.

Üretici olarak kapitalist, (bu niteleme ona ne kadar uygunsa artık) ürünün hâkimiyeti altında oluşu işçiyle aynı biçimde değildir; o daha çok, ürünün üretildiği ve mübadele edildiği toplumsal koşulların hâkimiyeti altındadır. Bu hâkimiyeti sağlayan, Marx’ın çizdiği ilişkisel çerçeveye göre ürünün kendisinin bileşen bir ilişkisi olan, rekabettir. Rekabetin gereklilikleri kapitalistin girişimlerini ve de işçileri olumsuz yönde etkiler. Kapitalist, ürünle, piyasa ne talep ediyorsa onu yapmaya zorlanır; ürünü çoğaltır, azaltır, farklılaştırır, burada değil de şurada satar, bu paraya değil de şu paraya satar… Yani, kimi açılardan ürün kapitalistin kontrolünde, kimi açılardan da kapitalist ürünün kontrolündedir.

Aynı işçi gibi, bir tüketici olarak kapitalist de gereksinimlerinin karşılanmasında satın alabildikleriyle sınırlıdır. Aralarındaki tek fark, kapitalistin daha fazla şey satın alabilmesidir. Ancak, kârını çoğaltma arzusuyla sürüklenen kapitalist, zenginliğinden tam olarak yararlanamaz. Kısacası, ürünle ve aynı şekilde işçilerin etkinliğiyle ilişkileri, komünizmde bir insanın diğer insanların etkinlikleri ve ürünleriyle kuracağı ilişkilerden çok uzaktır.

İşçilerin “gerçek, fiili tutumları” ile karşılaştırıldığında işçi olmayanların “kuramsal bir tutum” içinde olduklarına dair Marx’ın ikinci iddiası, üretim süreciyle ilgili her bir grubun sahip olduğu birbirine zıt zihinsel tabloları ifade eder. Bu tablo ise, çalışıp çalışmadıklarının bir yansımasından ibarettir. Proletaryanın tutumu yabancılaşmıştır, çünkü yansıttığı “gerçek, fiili” etkinlik yabancılaşmıştır. Kapitalistin tutumu yabancılaşmıştır, çünkü hiçbir “gerçek, fiili” etkinliği yansıtmaz ve aslında bu etkinliğin yokluğunu yansıtır. Bu alandaki hareketsizliği kapitaliste, çalışmayla ve dolayısıyla da işçi ve ürünle ilgili tuhaf anlayışlar kazandırır. Marx’a göre üretimle kurulan doğrudan ilişki, insani gerçekleşmenin özsel bir unsurudur. Bu nedenle, kapitalistin (ya bedensel ya da zihinsel) tek taraflı gelişimi, kendine özgü yabancılaşmasının bir parçasıdır. Böylece Marx işçiden ve aynı şekilde kapitalistten “akli ve fiziksel açılardan insanlıktan çıkmış varlık” olarak bahsedebilmektedir.442

Kapitalistin yabancılaşmasının üçüncü yönü, “işçi olmayanın, işçinin kendi aleyhine yaptığı her şeyi işçiye yapması; ama işçi aleyhine yaptığı herhangi bir şeyi kendine yapmamasıdır.” Kapitalistin ayrıcalıklı konumu, fabrika tezgâhlarında kendisini etkin olarak yabancılaştırmanın yarattığı aşağılanmadan kurtarır. Ancak, işçilere birer sömürü nesnesi olarak davranması, işçilerde olduğu kadar kapitalistte de çürümeye neden olur.

Marx’ın kapitalistlerde gözlemlediği başlıca özellikler açgözlülük, zalimlik ve ikiyüzlülüktür. Açgözlülük birçok kapitalist eylemin itici gücü olarak görülür; zalimlik bunun gönüllü hizmetkârıdır ve ikiyüzlülük ise, amaçlarını ve araçlarını diğerlerinden gizlemek için kapitalistlerin taktıkları maskedir. Açgözlülük, kapitalistler betimlenirken en çok yer verilen özelliktir. Açgözlülük aslında, kapitalistin yaşam koşullarının gereksinimlerini biçimlendirmesinin bir yansımasıdır. Marx’ın gereksinimler ve güçler arasında olduğunu varsaydığı ilişki, bir kişinin gereksinimlerinin durumunun, her zaman güçlerinin durumunu yansıtmasını sağlar. İnsanın çeşitli güçlerinin kapitalist toplumda Marx’ın “sahip olma” diye adlandırdığı tek bir gücün içine sıkıştığını daha önce gördük. Bu güç için en uygun gereksinim nesnesi paradır. Kapitalistler insani güçlerden yoksun kaldıkları için (zira insanlıktan çıkmışlardır), nesneleri kullanabilmelerinin tek yolu onları satın almaktır. Sonuçta, bu nesneleri satın almalarını sağlayan para söz konusu olduğunda açgözlüdürler. Eğer satın almanın tek amacı nesnelere sahip olmaksa, basitçe para biriktirmek de aynı amaca hizmet edecektir (satın alma becerisi saklı tutularak tabii). Bu nedenle Marx açgözlülüğü, azılı bir tutku olmasının yanında, kapitalistin doğayı sahiplendiği öznel bir araç olarak da görür.

Kapitalistin açgözlülüğü, zalimliği ve ikiyüzlülüğü; işçilerle olduğu kadar, rakipleriyle ve müşterilerle kurduğu ilişkiden de doğar.443 Her bir durumda, kapitalistlerin toplumsal olarak ne derecede yabancılaştığını görmek için kapitalistlerin diğer insanlara nasıl davrandığına bakıp, bunu komünist toplumdaki insan ilişkileriyle karşılaştırmak yeterlidir.

O halde işçi gibi kapitalistin de yabancılaşması sadece ne olduğunda değil, ne olmadığında göze çarpar. Her iki sınıf için de komünist gerçekleşmeden aynı derecede bahsedilemez. Bu nedenle Marx, kapitalistlerin kimi kişisel amaçlarına ulaştığını ve işçiler özgür değilken kapitalistlerin bazı “özgürlüklerden” faydalandığını söylediğinde, bu sözlerini tamamen yabancılaşmış bir toplum bağlamında değerlendirmek gerekir.444 Kapitalistlerin proletarya karşısındaki üstünlüğü mutlak değil, görecelidir. Kapitalistin derdi, proletarya ile giriştiği ve aslında mahkûm edilmesi gereken bu yarışta, yüksek bir derece elde etmektir.

Marx’a göre İnsan Hakları, “(…) insanı dinden özgürleştirmez ama ona dinini seçme özgürlüğü verir; (…) insanı mülkiyetten özgürleştirmez, ama onun için mülk edinme özgürlüğü üretir; insanı kazanç elde etme pisliğinden kurtarmaz, ama ona geçimini seçme özgürlüğü verir”.445 Açıktır ki, İnsan Hakları’nda sözü geçen özgürlükleri kullanabilen insanlar kullanamayanlardan daha iyi durumdadır. Ama Marx’ın bu amaçları değerli görmediği de açıktır. Din, mülkiyet ve kazanç toplumsal yaşamdan silininceye dek, bunlarla temasa geçen herkes bir biçimde yabancılaşmadan zarar görecektir.446

438 1844 Elyazmaları, s. 82
439 A.g.e.
440 A.g.e., s. 126
441 A.g.e., s. 83
442 A.g.e., s. 85
443 Marx kapitalistlerin müşterilerine davranışlarını çarpıcı bir şekilde şöyle anlatıyor: “Hiçbir harem ağası egemenin elini eteğini sanayi ağasından daha alçakça öpemez; köreltilmiş güçlerini harekete geçirmek için, çok sevdiği Hristiyan komşularının altınlarını ceplerinden dışarı çıkararak kendi için birkaç kuruş aşırmakta kullandığından daha aşağılık yollara başvuramaz. Sanayi ağası kendisini diğerlerinin ahlaksız fantezilerinin hizmetine sunar; müşterileri ve onların gereksinimleri arasındaki aracıyı oynar, hastalıklı iştahlarını kabartır, zayıflıklarını suistimal etmek için pusuda bekler. Bunların hepsini, sunduğu hizmet karşılığında alacağı para için yapar.” A.g.e., s. 116
444 Marx şöyle söylüyor: “Varlıklı sınıf ve proletarya aynı insani yabancılaşmayı gösterir. Ancak varlıklı sınıf bu yabancılaşmada kendi doğrulanışını ve kendi iyiliğini, gücünü bulur; bu yabancılaşma içinde insani varlığının görüntüsü vardır.” Kutsal Aile, s. 51
445 A.g.e., s. 152
446 Yabancılaşmanın toplumun bütün üyelerini etkileyen sınıf ve devlet gibi yönlerinin yanında, bu yönler de ilerleyen bölümlerde daha detaylı tartışılacaktır.

Kaynak:
Yabancılaşma : Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı
Yazar: Bertell Ollman
Çevirmen: Ayşegül Kars
Yordam Kitap

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro