Karl Marx’ın büyük kişiliğine dair küçük ipuçları

karl marxDaha genç bir öğrenciyken babam, Karl Marx’ın ateşli bir hayranıydı. Marx’ın Londra adresini, kendisi gibi aynı öğrenci kulübünün üyesi olan Miguel’den alarak ona bir mektup yazdı. Marx bu mektuba babamı sevinçten uçuran bir yanıt verdi. Böylece aralarında yavaş yavaş· düzenli hale gelen bir yazışma başladı. Mektuplar Marx’a A. Williams adıyla gönderiliyordu; zira bu tür yazışmaları hükümet dikkatle izliyor, zarfları açıyor ve çoğu kez de yerine ulaştırmıyordu. Aynı nedenle babam mektuplarında Marx’a adıyla hitap etmiyor, ona, “Değerli ve Sevgili Arkadaşım” diyordu.

Birkaç yıl sonra, Marx, Avrupa’ya gelmek niyetinde oldu­
ğunu yazınca o sırada evlenmiş bulunan babam, Marx’ı kendi
evinde konuk olmaya davet etti ve o da bunu birkaç gün için
kabul etti.

Ren bölgesinden şen şakrak genç bir kadın olan annem bu
ziyareti bayağı endişe ile karşıladı. Politik fikirlerle yüklü, çağ­
daş toplum sistemine bu denli karşı olan büyük bir bilim adamını
nasıl ağırlayabilecekti. Doktor olan babam sabahları muayenehanesinde
olduğu gibi öğleden sonraları da çoğu zaman
işinin başında bulunuyordu; bu durumda annem Marx’ı nasıl
ağırlayabilirdi? Babama gelince o, annerne şu önümüzdeki
birkaç günün bütün ömrü boyunca keyifle anımsayacağı günler
olacağı konusunda güvence veriyordu. Hiçbir kehanet babamın
bu sözleri kadar doğru çıkmamıştır!..

Babamla Marx istasyondan gelince, ekşi suratlı bir devrimciyle
karşılaşacağını uman annemi, ona doğduğu ülkeyi anımsatan
sıcak bir Ren aksanı ile konuşan, alımlı ve keyifli bir beyefendi
selamladı. Kır saçların altında pırıldayarak çevresine
gençlik saçan kara gözler annerne gülümseyerek bakıyor ve yeni
tanışılan bu adamın hareketleri ve konuşması taze bir ruhu
yansıtıyordu. Babam politikadan söz etmeye kalkışınca o,
“Genç hanımların önünde bu sözlere ne gerek var, bunları
sonra konuşuruz,” diye sözünü kesiyordu. Daha ilk geceden
konuşması o kadar eğlendirici, zekice ve keyifliydi ki saatler
kanadanmış gibiydi.

Tesadüf bu ya, Kutsal Hafta’nın başlangıç günleriydi. Annemle
babam Marx’a, Kutsal Cuma’da kendileriyle birlikte
Bach’ın, Saint Matthew’ya göre Pasyon’unu dinlemek üzere kiliseye
gitmeyi önerdiler. Marx, müziği, özellikle de Bach’ın mü­
ziğini çok sevdiği halde, en geç perşembe günü buradan ayrılmak
durumunda olduğunu söyleyerek bu öneriyi kabul etmedi.
Yine de Marx Hanover’de dört hafta kaldı. – Annemle babamın
bu sırada onunla yaptıkları bütün konuşmaları sonradan
ayrıntılarıyla amınsadıkça nasıl keyiflendilrlerini bugün
bile hatırlarım; bu konuşmalar, günlük yaşamlarının üzerinde
yükselen pırıl pırıl tepecikler gibiydi ve hiç bir zaman geçmişin
sisleri arasında bulutlanıp gitmedi …

Marx’ın bu yapmacıksız ve dost hali yalnız bizim aile çevremizle
sınırlı da değildi. Aile dostlarımız içerisinde de bu teklifsiz
halini sürdürüyor, çevresindeki her şeyle, herkesle ilgileniyor
ve birisi özellikle dikkatini çektiğinde ya da zekice bir
söz duyduğunda manokiünü gözüne yerleştirerek söz konusu
kimseyi dostça bir ilgiyle inceliyordu.

Oldukça miyop olduğu anlaşılıyordu ama sadece uzun sü­
re okuduğu ya da yazdığı zaman gözlük kullanıyordu.
Bizimkiler en fazla sabahın erken saatlerinde, çoluk çocuk
henüz ayak altında değilken yaptıkları konuşmaları zevkle
anımsıyorlardı. Annem özellikle sabah erken kalkıp ev işlerini
kahvaltıdan önce bitirmeye çalışıyordu. Kalıvaltı masasında
saatlerce oturuyorlar, babam işe gitmek için evden hep üzüntüyle
ayrılıyordu.

Konuşmaların konuları yalnız Marx’ı yakından ilgilendiren
iç ya da dış politika ile sınırlı değildi; sanatın her alanı; bilim,
şiir, felsefe … konuşuluyor, tartışılıyordu. Büyüklüğü ölçüsünde
soylu ve samimi olan Marx asla en ufak bayağılık izi sergilemiyordu.
Annem, derin inceleme yapma fırsatı bulamadığı
halde felsefeye karşı büyük bir ilgi duyardı. Marx onunla konuşurken
Kant’a, Fichte’ye, Schopenhauer’a değinir, gençli­
ğinde izleyicisi olduğu Hegel’den sık sık söz ederdi. Hegel’in,
biricik öğrencisi Rosenkranz’ın onu anlayan tek kişi olduğunu
ancak ne yazık ki onun da kendisini yanlış anladığını sık sık
yindediğini aktarırdı. ..

Marx, duygusallıktan nefret ederdi; bunun, gerçek duygunun
bir karikatürü olduğunu söylerdi. Ara sıra, Goethe’nin şu
sözlerini yinelerdi: “Duygusal insanlara pek itibar etmem; sı­
kışık hallerde bunlar hemen berbat bir arkadaş olduklarını ortaya
koyarlar. ” Birisi onun karşısında abartılmış bir duygusallık
gösterse, Heine’ın şu sözlerini anımsatırdı:

Ein Fraülein stand am Meere,
Ihr war so weh und hang,
Es gramte sie so sehre,
Der Sonnenuntergang.

(Durmuş kıyıda kız
Büyük bir acı ve dehşet içerisinde.
Acaba niçin bu büyük keder?
Sadece güneş battığı için. )

Marx, Heine’yi tanırdı; son hastalığında bu talihsiz şairi
Paris’te görmeye girmişti. Marx odasına girerken Heine’ın yatağı
değiştiriliyordu. Şairin ızdırabı o kadar büyüktü ki, vücuduna
dokunulamıyor, hemşireler kendisini çarşafla taşıyorlardı.
Ancak Heine’ın zek<1sı ve esprisi hala yerindeydi ve bu ara-

da Marx’a zayıf bir sesle, “Görüyorsun sevgiü Marx, hanımlar
beni hala kollarıyla yükseklere kaldırıyorlar.” diyordu.
Marx, Heine’ın o harika aşk şarkılarının hep bir hayal ürü­
nü olduğu düşüncesindeydi; kadınlarla başarılı bir ilişki içerisinde
olmamıştı ve mutluluğu evlilik hayatında aramıştı. Onun
şu dizelerinin, ölümüne çok uygun düştüğü kanısındaydı:

Um sechse ward er gehenkt,
Um sieben ward er Grab gesenki,
Sie aber schon un achte
Trank roten Wein und lachte. *

Altısında idam edildi
Yedisinde mezara kondu
Sekiz kapıyı çalarken
Sevinç türküleriyle
Çekti kırmızı şarabı.

Ne var ki Marx’ın, Heine’ın kişiliği konusundaki düşüncesi
hiç de olumlu değildi. Özellikle kendisine yardım eden dostlarına
karşı vefasızlıkla suçluyordu onu. Örneğin, Christiana
hakkındaki şu alaylı dizesini çok yersiz buluyordu: “Böylesine
cana yakın bir genç için hiç bir övgü yeterli değildir,” vb.
Marx için ‘dostluk’ kutsaldı. Arkadaşlarından biri bir seferinde,
Engels’in, hali vakti yerinde olduğu halde, para sıkıntısı
çeken Marx’a yeterince yardımda bulunmadığı şeklindeki bir
sözü ağzından kaçırmıştı. Marx şu cümleyle onun sözünü kesmişti:
“Engels ile benim ararndaki ilişkiler öylesine içtenlikli ve
sevgi doludur ki, kimsenin buna bumunu sokmaya hakkı yoktur.”
Herhangi bir kimse ona başlanmadığı bir şey söyleyecek
olsa genellikle esprili bir yanıt verirdi. Kabalığa pek başvurmaz
ancak sert ve keskin yanıtları doğruca hedefini bulurdu.
Onun derinlemesine nüfuz etmediği hiçbir bilim dalı yoktu
dense yeridir; onu heyecanlandırmayan hiçbir sanat, hayranlı­
ğını uyandırmayan hiçbir doğa güzelliği yoktu. Ama, yalancı­
lığa, övüngenliğe, bencilliğe ve ikiyüzlülüğe tahammül edemezdi.

Öğle yemeğinden bir buçuk saat önceleri, yatak odası dışın-
da kullanabilecegi tek odada mektuplarını yazar, çalışır ya da gazete
okurdu. Kapital’in birinci cilt çalışmalarını da burada yapardı.
Odada, Minerva Medica’nın, küçük sembolik baykuşu ile
birlikte heykelciği vardı; kibarlığı, hazır cevaplılığı neşesi ve yaşı­
na göre geniş bilgi birikimi ile büyük hayranlık duyduğu annerne
Marx bir gün şakayla karışık olarak, onun genç bir bilgelik tanrıçası
olduğu söylemişti. Annem bu iltifata şu yanıtı vermişti:
“Yok canım, ben sadece, Minerva’nın dizleri dibinde oturup hu
çeken puhu kuşu yum.” Işte bunun için sonraları, büyük sevgi
duyduğu ve saatlerce dizlerine alarak onun çocukça gevezeliklerini
dinlediği küçük kıza ‘Puhu Kuşu’ adını takmış, bu minik kız
onun sevgili küçük baykuşu olmuştu.

Anneme, toplum içerisinde kendine güvenli hareketleri, doğru
düzgün tavır ve hareketlere büyük önem vermesi nedeniyle “Madam
la Kontes” diyordu. Bu ada öylesine alışınıştı ki kim olursa
olsun onların yanında da annerne böyle demeye devam etti.
Marx ailesi içerisinde herkese bir ad takmak adetti. Ona
kızları da, dostları da hep ” Moor” derlerdi. İkinci kızı La ura,
Mrs. Lafargue, genelde “das Laura” diye ya da “Master Kakadou”
diye çağrılırdı; eski bir masaldaki usta terzinin adı Laura’ya,
giyiminde gösterdiği ince zevk nedeniyle takılmıştı.
Marx, en büyük kızı Jenny’yi, “Jennychen” diye çağırırdı. Annemin
de bir adı vardı ama şimdi unuttum. En küçük kız Eleanor’a
daima “Tussy” denirdi.

Marx, babama “Wenzel” adını takmıştı. Bunun nedeni, babamın
bir keresinde, Prag’da gezerken rehberin, Bohemyalı
kral ailesinden iki kişi hakkında ayrıntılı bilgiler vererek kafasını
nasıl şişirdiğini anlatması olmuştu. Bunlardan ‘kötü’ olan,
St. John Nepomucen zindana atılmış, ‘iyi’ olan ise çok dindarmış
. .,. Babam, sevdikleri ve sevmedikleri konusunda çok açık
sözlüydü, bu nedenle de Marx ona davranışlarına uygun olarak
‘iyi’ ya da ‘kötü’ Wenzel diye takılınayı adet edinmişti.

Sonradan gönderdiği bir fotoğrafının arkasına da, “Wenzel “e
diye yazmıştı.

Babamın dostları ile tanıdıkianna çoğu zaman çeşitli adlar
takar ve bunların o kişilere daha yakıştığını söylerdi; bunlar tipik
olmamakla beraber sıradan isimlerdi. Babam, tanıdıklarından
birisini Marx’a takdim ettikten hemen sonra, “Pekala
Marx, söyle bakalım bu adamın gerçek adı ne olmalıydı?” diye
sorardı.

Marx her zaman neşeliydi, şaka yapmaya, dalga geçmeye
bayılırdı ama kimseyle alay etmezdi; ancak, damdan düşer gibi,
‘doktrini’ konusunda soru sorulduğu zaman çok bozulur,
böyle soruları yanıtsız bırakırdı. Aile arasındayken bu merakı,
“gezginci düşünceler” olarak niteler ve pek önem vermezdi.
Bir defasında bir bay, geleceğin devletinde ayakkabıları
kim boyayacak diye sormuştu ve “sen boyayacaksın” yanıtını
almış, dangalak sorucu sesini kesmişti. Bu, Marx’ın sinidendi­
ğini belli ettiği nadir anlarındandı.

Dünyanın dört bir yanından Partili yoldaşlar ziyaretine gelirler,
bunların hepsini odasında kabul eder, politika üzerine
uzun konuşmalar yapılır ve bu tartışmalar babamın çalışma
odasında sürer giderdi.

Marx’ın şiir zevki gibi, bilim ve temsili sanatlar zevki de
çok inceydi. Okuma kültürü çok zengin, belleği olağanüstüydü.
Büyük Klasik Yunan şairlerine düşkünlüğünü babamla
paylaşırdı; Shakespeare, Goethe, Chamisso, Rückert onun
gözde yazar ve şairleriydi. Chamisso’nun, dokunaklı şiiri, Dilenci
ve Köpeği’ nden ezbere parçalar okurdu. Rückert’in yazı­
larına hayran olduğu gibi, Hariri’nin Maqamas çevirisini özellikle
beğenirdi ve bu yapıtı, yıllar sonra, o günlerin anısına anneme
armağan etmişti.

Marx, yabancı dillere karşı olağanüstü yetenekliydi. İngilizceden
başka, Kapital’i çevirecek kadar Fransızca bilir/· Yunanca,
Latince, Ispanyolca ve Rusçası o denli iyi idi ki, bu dil
lerden sözlü çeviriler yapabiliyordu. Rusçayı şirpençe acıları
çekerken “oyalanmak için” kendi kendine öğrenmişti.

Turgenyev’in, Rus ruhunun özelliklerini, Slav duyarlılığı
tülüne bürüyerek harika bir biçimde sergilediği düşüncesindeydi;
ona göre Lermantov’un betimlemeleri, aşılmak şöyle
dursun, ancak nadiren ulaşılabilecek nitelikteydi.
İspanyollar içinde Calderon gözdesiydi; yapıtlarından bir
kaçını yanından ayırmaz, bunlardan bize pasajlar okurdu …
Oturduğumuz evde, beş pencereli büyük bir oda vardı, biz
buraya salon derdik ve burada müzik yapardık. Eve gelip gidenler
buraya, dört duvarında Yunan tanrılarının büstleri sı­
ralandığı için Olimpos adını takmışlardı, bunların üzerine, Zeus
Otricolus taht kurmuştu.

Babam Marx’ı, bu son söylediğim Yunan tanrısına çok
benzetir, dostları da kendisine katılırlardı. Her ikisinin de gür
saçlı, güçlü bir başı, adeta içerisindeki düşünceleri yansıtan harika
alınları, otoriter olmakla birlikte nezaketi elden bırakmayan
ifadeleri vardı.

Marx’ın, dalgınlıktan ya da heyecandan uzak, sakin ama
sıcak ve canlı doğası, babama göre onun Olimpos dağında
oturan gözde tanrılarını andırırdı. Babam, Marx’ın, “klasik
tanrıların, tutkudan uzak bir biçimde ebedi İstirahat halinde
bulundukları” şeklindeki sözlere itirazını sık sık an ardı.
Marx’a göre, tam tersine, bu tanrılar, ebedi bir tutku içerisinde
huzursuzdular.

Babam, Marx’ı, kendi politik parti çekişmeleri içerisine sü­
rüklemeye çalışanlardan söz ederken büyük huzursuzluk duyardı.
O, Marx’ın, Olimpos dağındaki tanrıların ve insanların
babası gibi sadece dünyaya ışık saçmasını ve arada bir öfkesini
gök gürültüsü gibi belli etmesini ama hiç bir zaman değerli
zamanını günlük ajitasyonlar için harcamamasını dilerdi … Iş­
te Marx’ın bizimle geçirdiği günler, ciddi ya da keyifli konuş­
malada böylece aktı geçti. Marx’ın kendisi de sık sık bu dönemi,
yaşam çölünJe bir vaha gibi anımsadığını söylerdi.

İki yıl sonra babamlar Marx’ı yine birkaç haftalığına konuk
etme zevkini tartılar; bu kez yanında, büyük kızı Jenny de
vardı. .Jenny, siyah kıvırcık saçlı, incecik hoş bir kızdı; hem huyu
hem de görünüşü bakımından babasına çok benziyordu.
Keyifli, canlı, sıcakkanlı; hareketlerinde çok zarif ve özenli;
gürültü ve gösterişten nefret eden bir tipti.

Annemle hemen dost oldular ve bu dostluk ve karşılıklı
sevgi, yaşamları boyunca sürdü. Annem sık sık .Jenny’nin,
okumaya düşkün, geniş görüşlü; soylu, güzel şeylere eğilimli
olduğunu yinelerdi. Shakespeare’in hayranlarındandı; dramatik
kabiliyeri olmalı ki bir keresinde Londra’da bir tiyatroda
Lady Machbeth’i oynamıştı. Bir kere de bizim evde yalnız annemle
babam ve Marx’ın önünde bu şeytani rolü bütün incelikleriyle
canlandırmıştı. Londra’daki oyunundan kazandığı
para ile, Marx ailesi ile birlikte Trier’den kalkıp Londra’ya gelen
ve keyifli günlerde olduğu kadar üzüntülü ve hatta sefaler
çekilen günlerde de aileye aşkla ve sadakatic bağlı bulunan
Lenchen’e, kadife bir ceket satın almıştı.

Marx ailesinden hiç kimse, para konusunda tutumlu ya da
en azından pratik olamamıştır. Jenny, evliliğinden kısa süre
sonra annesinin, az miktarda bir miras aldığını ve bu parayı
iki kulplu bir çekınceeye koyarak evlilik gezisi boyunca otellerde
falan taşıdıklarını, dostları ya da yoldaşları ziyaretlerine
gelince bunu masanın üzerine açarak herkesin ihtiyacı olan parayı
buradan aldığını. .. ve söylemeye gerek yoktur ki, kutusunun
kısa zamanda boşaldığını anlatmıştı. Oysa sonraları bunların
Londra’da düştükleri feci sıkıntıları bilmeyen kalmamış­
tır. .. Marx, ellerinde bulunan değerli her şeyi rehine vermek ya
da satmak zorunda kaldıklarını anlatmıştır. Von Westphalen
ailesi, Argyll Dükü ile uzaktan akraba oluyordu. Jenny von
Westphalen, Marx ile evlendiği zaman çeyizinde, ailede uzun
yıllardır bulunan, Argyll arınasını taşıyan gümüş takımlar varmış.
Marx, bunlardan bir kaç değerli gümüş kaşığı rehinciye
götürünce, böylesine ünlü bir ailenin arınasını taşıyan şeyleri
nereden bulduğunu sormuşlar, o da bu soruyu dosdoğru yanıtlamış.
Biricik oğulları öldüğünde öylesine sıkıntı içerisinde
imişler ki, cenaze giderlerini ödeyememişler ve çocuğu kendileri
evin bahçesine gömmüşler. Marx’ın saçları işte o gece
ağarmış …

Hannaver’de kaldığı sırada Jenny, anneme, Itiraf Defteri
denilen bir defter armağan etmiş. O yıllarda bu İngiltere’de
bayağı yaygınmış ve daha sonra Almanya’da, Erkenne Dich
Selbst” adı altında yaygınlaşmış. Bunun ilk sayfası Marx ile
başlayacakmış; Jenny, ikinci sayfaya kendi yanıtlarını sıralamış
ve annem babam bu itirafları öylesine ilginç bulmuşlardı
ki ben bunları bu yazıma aynen alacağım.

Bunları, Almancadan daha rahat yazdığı için Ingilizce yazmıştı.
Dört sayfa Almanca yazacağına, bu yazdıklarını İngilizce
ile tek bir sayfada anlatabileceğini söylüyordu; çünkü diyordu,
İngilizce, aniatacağınız şeyi daha kısa, daha kesin ve dolambaç­
sız yazıya dökebileceğiniz bir dil. Samimi olduğu kimselere ise
Fransızca yazıyordu; ona göre bu dil, daha sıcak, düşünceleri,
duyguları anlatmaya daha uygundu. Almanca telaffuzu, tıpkı
babası gibi Ren’li aksanı taşırdı. Ren Eyaletinde hiç kalmamıştı
ama, çocukluğundan beri bu aksanı, annesi ve babası ile sadık
yardımcıları Helen’in konuşmalarından kapmıştı.

Jenny’nin itirafını iyi anlamak için birkaç açıklama gereklidir.
Jenny, kadında en gözde erdemin sadakat olduğunu söylüyor.
İtirafları yazdığı gece, konuşmaların konusu din idi.
Marx, Jenny ve babam, özgür düşüneeli kimselerdi; annem ise,
her türlü softalığa, önyargıya ya da dar kafalılığa karşı olmakla
beraber, farklı düşüncedeydi … Annem öylesine yalın, derin
ve duygusallıktan uzak bir içtenlikle konuşuyordu ki herkes
etkilenmişti. Işte bunu amınsayarak Jenny kadında gözde erdemin
sadakat olduğunu yazmıştı.

Baba da kızı da I. Napoleon’dan nefret ederler ve ona sadece
Bonaparte derlerdi, ama III. Napoleon’u öylesine küçük

görürlerdi ki, onun adını bile anmazlardı. Jenny bu nedenle,
en 8eYmediği tarihi kişiliğin “Bonaparte ile yeğeni” olduğunu
· yazmıştı.
Bu bana hep Marx’ın şu alaylı sözlerini anımsatır: “NapoIeon
le premier a eu genie, Napoleon le troisieme a Eugenie.
(I. Napolyon’un dehası, III. Napolyon’un Eugenie’i var. )

Gözde erdemim ….. ……………… lnsanlık
Erkekte gözde nitelik … …………. Medeni cesaret
Kadında gözde nitelik ………….. .Sadakat
Ideal mutluluk …………………… . ldeal sefalet
Bağışiayabileceğim Kusur ……… Müsriflik
Hor gördüğüm kusur …….. ……. Kıskançlık
Hoşlanmadığım meslekler ….. Şovalyelik, ralıiplik, C!skerlik
Gözde uğraş …………………. …… .Ok:.ımak
Tarihte en sevmediğim kişiler …. Bonaparte ile yeğeni
Gözde şair ………….. …………….. .Shakespeare
Gözde romancı … ……………… .. Cervantes
Gözde besteci …………… Hendel, Beethovcn, Wagner
Gözde renk …….. …………… ……. Kırmızı
Gözde özsöz . . . . . . . . …… “Kendine karşı dürüst ol”
Gozde slogan …. ….. …… . ………….. Aile für Einen, Einer für Aile.(Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için.)

Jenny babasının klasik müzik tutkusunu paylaşırdı. Hendel’in
yapıtlarını kesinlikle devrimci bulurdu. Wagner’i iyi tanımıyordu:
Tanhauser’i ilk kez Hanover’de dinlemişti; icra
mükemmeldi ve belki bunun için wagner’i sözde besteciler
arasında saymıştı. ltirafta seçtiği özsöz, alıntı işareti içerisinde
verilmiş, ben de öyle verdim. Mutluluk ve sefalet sorularını yanıtlamamış;
orijinal yazıyı buraya aynen aldım.

Dostlada birlikte olduğunda, mükemmel bir konser solisti
olan Joseph Risse bazen şarkılar söylerdi. Güçlü bariton bir
sesi vardı ve çok yetenckliydi. Diğerlerinin yanı sıra, Thomas
Moore’den yaptığı kendi çevirisi ve aranjmanı ile İrlanda halk
şarkılarını Erin’s Harp başlığı altında toplayıp yayınlamıştı.
Kitabın biri babama sunulmuştu. Marx, ailesi gibi, ezilmiş talihsiz
Irianda’ya karşı büyük sevgi duyar, bu içli şarkıları dinlemeyi
severdi. Tussy de, renk olarak yeşili yeğler ve çoğu zaman
yeşil giysiler giyerdi.

Irlandalı özgürlük savaşçılarından O’ Donavan Rossa hapse
atılmış ve İngilizler tarafından çok kötü muamele görmüştü.
Rossa’yı hiç görmemiş olan Jenny, ]. Williams takma adı altında
ona cesareti nedeniyle hayranlıklarını bildiren bir mektup
yazmıştı. Mektubu yazanın bir genç kız olduğunu öğrenen Bayan
Rossa, bundan büyük kıskançlık duymuştu. Bunu öğrenen
Marx’ı bu olay pek keyiflendirmişti. O’Donovan’a gelince, sanı­
rım daha sonraları Amerika’ya göç etmiş, unutulup gitmişti.
Bu dönemde Partili arkadaşlar Marx’ı sık sık görmeye gelirlerdi.
Bunlardan biri, Marx ile Jenny’nin çok değer verdikleri,
sakin ve seçkin bir insan olan Herr Dietzgen idi. Bu sakin
hali ile birlikte, büyük çalışma ve eylem kapasitesi bu sevginin
ana nedeniydi. Ona, “das Dietzchen ” adını takmışlardı; burada,
chen ile lein’in Almanca’da nötr takılar olduğunu anımsamak
gerekir.

Bir gün ziyaretçilerden biri, oldukça inatçı ve kaba bir davranış
sergilemişti. “Onu dinlerken,” demişti Marx, “soyluların
niçin olduklarından daha kötü olmadıklarını düşünüyorsunuz;
öyle ya, hiç değilse onların eğitimleri ile çevrelerini hesaba
katmak gerekir.”

Bir defasında, III. Napoleon tarafından utanmazca yalnız
bırakılan Meksika Imparatoru zavallı Maximilian’dan söz açılmıştı.
Marx bu konuda, “Halktan büyük kesiminin onu istemediğini
anlar anlamaz, Gotlieb’in Ispanya’da yaptığını yapması
gerekirdi” demişti. Bunu söylerken k astı, Savoy Prensi
Arnadeo’nun adını, İtalyancadan Almancaya çevirmesiydi. ­
Devrimci muhalefet ile karşılaşınca Amadeo, Ispanya tahtını
bırakmış ve halkın heyecana kapılmamasını, zira, zorla tahtta
oturmak niyetinde olmadığını söylemişti. Öyle görünüyor ki
Marx, bu oldukça düşüneeli ve makul prens hakkında pek de
iyi düşünceler taşımıyordu, böyle olmasa ona Gotlieb demezdi.
Marx’ın, çevresindekileri soy isimleri ile çağırmasında biraz
da alay vardı. Örneğin, Kinkel’e daima Gotfried derdi. Onu pek
değerli bulmaz, öğretmenlik mesleğine son veren Baden Ayaklanmasındaki
maceralı katkısından sonra yakalanmasını ve ardından,
sadık ve gözü pek Karl Schurz tarafından romantik bir
biçimde kurtarılışını, şair olarak tatlı ama önemsiz yeteneğini
gölgelemesini şükranla karşılaması gerektiğini düşünürdü.
Kimi kez, ama nadiren Liebknecht’i de soyismiyle çağırırdı.
Ancak ona büyük değer verir, reform yeteneğini doğrudan
Luther’den aldığını düşünürdü. Yine de onunla arada bir aynı
düşüncede olmazdı. Öyle zamanlarda, biraz serzenişli bir gü­
lümsemeyle, “PekaLJ., pekala, Wilhelm.” derdi.
Edgar ve Bruno Bauer’in, karşılıklı hayranlık derneği kurduklarını
söylerdi. Konuşma sıı:asında, hoşnutsuzluğunu hiç
bir zaman şiddetle ya da hakaretli biçimde ortaya koymazdı.
Rakibini, mızrak oyunundaki gibi atından düşürür ama asla
yere düşenin üzerinde tepinmezdi.

Yargılarında insaflı olmak adetinin aksine, Bakunin hakkında
çok katıydı. Onun sloganının: “her şeyi yerle bir et!” olduğunu
söyler, değerlerin mahvedilmesinin, kendi evi de dahil .
bütün evlerin yıkılmasının, üstelik de, bunları nerede ve ne zaman
yeniden yapacağını söylemeksizin ortadan sıvışmanın
tam bir budalalık olduğunu vurgulardı.

Lassaile’ın yeteneklerini kabul eder ?-ma ona hiçbir sempati
duymazdı. Onun hatipliği, dilinin peltekliği nedeniyle
Marx’ı pek eğlendirirdi. Sofokles’in Antigone’sinden Lassalle’ın
okuduğu pasajda dilinin nasıl sürçtüğünü, Sofokles’in dizelerini
onun taklidini yaparak yindernekten zevk alırdı.

Lassalle’ın, Helene von Doenniges’e karşı tavrının her bakımdan
gülünç olduğunu, küçümsediği bir kimse uğruna düelloya
kalkışmanın ahmaklık olduğu kanısındaydı. Yaptığı her
işte, aristokrat taklitçiliğine düştüğünü, bu yüzden de devamlı
hata yaptığını, misyonunu ciddiye almış olsaydı, düello gibi
bir soytarılık için hayatını tehlikeye sokmaktan kaçmacağını
düşünüyordu.

Lasselle’ın olağanüstü kendini beğenmişliği dikkate alınırsa,
daha uzun yaşamış olsaydı nasıl davranacağı konusumla
bir tahminde bulunulabilir. Bu bağlamda, işçi birliklerinin ba­
şında, kızıl saçlı Helene ile birlikte Berlin üzerine yürüyüşü her
halde onun için hiç de yadırganacak bir rüya olmasa gerekti …
Marx ile Jenny’nin, bizimle uzun süre kalmaları doğal olarak,
Londra’ya dönmelerinden sonra canlı yazışmalara yol aç­
mış oldu .

.Jenny’nin, mektuplarında Fransızcayı, kısa notlarda lngilizceyi
yeğlediğini daha önce söylemiştim. Eleanor daima İngilizce,
Marx ile eşi de Almanca yazarlardı. Bayan Marx, çok tatlı,
çok hoş mektuplar yazar, yalnız kendi yaşantısının canlı bir betimlemesiyle
yetinmez, annemle babamın hayatlarından ayrıntıları
da dile getirerek, eşiyle Jenny’nin kendisine anlattıklarından
bizi nasıl yakından tanıdığını ve bizimle ilgili her şeyi nasıl
canı gönülden izlediğini belli ederdi. Annem, Fransızcayı da lngilizceyi
de hem yazar hem de okurdu, fakat ana dilini yazışmalarında
kullanmak ona daha doğal ve akıcı gelirdi.

Noel için Marx ailesinin hepsi de bize, özenle seçilmiş anı­-
lar, güzel dantelalar gönderdiler. Bunlardan biri, kendi yaptıkları
çiçeklerle süslü ipek bir tiyatro şapkasıydı. Bu tür şapkalar
Almanya’da giyilmiyordu ama annem bunu anı olarak hep
sakladı. Bir kaç kez de bize, el yapımı kocaman bir erik pastası
göndermişlerdi.

Babam, Marx’ı tekrar görmek ve Bayan Marx ve Lafarguelar
ile tanışmak için, bu tür toplantılardan, konferanslardan
hoşlanmadığı halde, Hague’a Sosyal Demokratların Kongresine
gitti. *

Babam, Bayan Lafargue’ı, güzel, şık, hoş bir kadın olarak;
Bayan Marx’ı, zarif genç görünüşlü, Parti hayatına yakın ilgi
duyan ve bütün hayatını buna vakfetmiş görünen bir hanım
diye anlatmıştı.

Birkaç yıl sonra bizimkiler, Marx ve Eleanor ile Karlsbad’da
rastlaşmışlar ve böylece arada bir kısa mektuplarla selamlaştıkları
Eleanor ile yüz yüze tanışmışlardı. Jenny, artık Bayan Longuet
olmuş, eşini ve çocuğunu bırakamaz hale gelmişti.

Eleanor -yani takma adıyla Tussy- kardeşinden hem huy,
hem fizik olarak çok farklıydı. Yüz hatları ince olmamakla beraber,
onun, da babası gibi zeki, kahverengi gözleri vardı. Gü­
zel denilemezse de cazibesi tartışılamazdı; altın gibi pırıldayan,
güzel, koyu sarı saçları vardı. ..

Annerne göre en küçük kız, ailenin gözdesiydi, herkes onu
şımartıyordu, şımarık çocuklara özgü kaprislerini yerine getiriyorlardı.
O da tıpkı Jenny gibi babasına tapıyordu. Çok zeki
ve sıcakkanlıydı; öylesine açık sözlüydü ki, hoşlansınlar, hoş­
lanmasınlar herkese ne düşündüğünü dobra dobra söylerdi.
O sıralarda sanırım on dokuzundaydı ve kendini Lissagary
ile nişanlı kabul ediyordu ve onunla hararetli bir yazışma içerisindeydi.
Bir keresinde annem ondan aldığı ve “Ma pet i te
femme,” diye başlayan bir mektup göstermişti.

Babam, Lissegaray’ı Hague’de görmüş ve üzerinde pek de
iyi bir izienim bırakmamış. Görünüşü çok sıradanmış ve
Tussy’dan epeyce büyükmüş. Kontmuş ama bu unvanı reddetmiş,
sosyalist görüşleri nedeniyle de bütün ailesi tarafından
dışlanmış. Öyle anlaşılıyor ki Marx bu nişanı tanımarnıştı ve
ondan tek bir kere bile söz etmemişti.

Bu görüşmemizde de Marx hiç değişmemişti; görünüşü bile
aynıydı. Kaplıcanın uluslararası hayatını ilgiyle izliyor ve gelip
geçen gösteriş budalaianna uygun isimler takıyordu.
Ormanlada kaplı dağlardaki güzel yürüyüşlere bayılıyor,
özellikle romantik Egertal’ı pek seviyordu. Burada acayip şekiller
alan kayalar, efsaneleri canlandırıyor, bu nedenle de buraya
Hans Heiling kayaları deniyordu.

Söylenceye göre Hans Heiling, genç bir çobandı ve güzel su
perisi Eger’in kalbini kazanmıştı. Peri kızı ondan ebedi bağlılık
yemini etmesini istemiş, Hans Heiling de onu bırakmayacağına
yemin etmişti. Ancak bir kaç yıl sonra bu yemini bozarak bir
köylü kızla evlenmiş, öfkelenen peri kızı da aniden nehirden çı­
karak düğünü berbat etmiş, oradakileri taşa çevirmişti.
Marx, ellerinde borazanları ve trampetleri ile düğün alayı­
nın başında yürüyen çalgıcı figürleri ile gelin arabasını ve rengarenk
giysiler içinde, arabaya binrnek üzere eteklerini toplayan
yaşlı kadınları seyretmekten büyük zevk alıyordu. Aynı
zamanda, erkeğin vefasızlığına gözyaşı döken ölümsüz bir varlığı
temsil eden bu gizemli vadide, taşlar üzerinde sıçrayarak
akıp giden derenin şırıltısı da ona büyük bir keyif veriyordu.
Marx, Aich’daki porselen atölyelerini gezmekten büyük bir
zevk alıyor, porselen yapılışını dikkatle izliyordu. Önce, yumuŞak
gri kitle parçalara bölünüyar ve bunlar çeşitli kalıplara
dökülüyordu. İşçilerden biri, en zarif kupaların yapıldığı özel
bir tomada bunlara son şeklini veriyordu.

Marx işçiye, “Hep bu işi mi yaptın?” diye sordu, “yoksa
başka işlerle de uğraştın mı?” İşçi, ” Hayır uğraşmadım,” diye
yanıt verdi, “Yıllardır aynı işi yaparım. Eh, zor biçimleri düzgün
ve kusursuz yapabilmek için insanın bu makina üzerinde
uzun zaman pratik yapması gerekir.” Bunun üzerine Marx,
babama dönerek, ” Görüyorsun, işbölümü, insanı makinanın
bir parçası haline getiriyor; düşünme gücü ve yeteneği, kas belleğine
dönüşüyor … ” dedi.
.
Fırınlama ile bazı ayrıntılar ve ensonu, nesnelerin bayanması,
yaldızlanması, iyi aydınlatılmış geniş bir odada yapılı­
yor, eşyalar bir fırınlamadan daha geçirilerek, kusursuz olanlarla
az kusurlular seçiliyor, paketierne odası bile mükemmel
bir biçimde çalışıyordu. Buradan anı olarak çeşitli öteberi satın
aldık.

Marx, bu tatil yerindeki mükemmel orkestrayı dinlemekten
büyük zevk alıyordu; şef, Master Labitsky idi. Ciddi politik
konuşmalar ile, Parti konularının tartışılmasına gelince; Marx
bu konuları, babamla ya da ahbabı olan kişilerle yaptığı kısa
sabah yürüyüşlerinde en az düzeyde tutmaya özen gösterirdi.
Ciddi fikirleri ile tanınan Polonyalı devrimci Kont Plater ile ilgili
düşüncelerini, böyle hafif konuşmalada geçiştirrnek istemez,
bunlar üzerinde daha büyük topluluklarda ya da hanımlada
yaptığı tatlı sohbetlerde durmayı tercih ederdi. Kont oldukça
kısa boylu, siyah saçlı, sarsak görünüşlü biriydi. Babamın
arkadaşlarından sanatçı Otto Knille, eğer tanımayan birisine
Marx’ı ve Plater’i göstererek sorsak hangisi kont diye, hiç
kuşkusuz o oda Marx’ı gösterirdi diye dalga geçerdi. Marx
Knille ile sanat üzerine uzun konuşmalar yapardı… !şte böyle
çeşitli hoş uğraşlar ile günler geçti gitti.
Marx ile babamın, son günlere doğru birlikte yaptıkları
uzun yürüyüşler sırasında birdenbire aralarında bir görüş ayrılığı
doğdu ve bu hiçbir zaman da yumuşamadı. Babam bundan
pek de ayrıntılı söz etmedi. Bana öyle geliyor ki babam
Marx’ı, bütün politik propaganda çalışmalarından uzaklaşarak
zamanının hepsinin Kapital’in üçüncü cildini tamamlamaya
ikna etmek istemişti … Babam sık sık, “Marx, zamanından
en az yüz yıl ilerde bir insandır.” derdi. “Zamana ayak uyduranlar,
büyük olasılıkla hemen başanya ulaşırlar; uzak gelece­-
ğe gözlerini dikenler, miyopların daha açık seçik gördükleri
şeyleri pas geçerler … “

Belki de babam o sıralarda, yakın gelecekle fazlaca ilgiliydi;
yani “kötü Wenzel” gibi. Marx bu görüşü, kendisinden
çok genç bir insana yakıştıramıyordu ve bu öneriyi kendi özgürlüğüne
müdahale olarak algılıyordu. Bunun sonucu yazış­-
maları kesildi. Arada sırada Tussy yazıyordu ama Jenny’nin
yazdığım sanmıyorum. Tussy daima, babasının iyi dileklerini
iletir, Marx da daha önceki beraber konuşmaların anısına anneme
kitaplar gönderirdi: Hariri’nin Maqanıas kitabının Rückert
çevirisini; Chamisso’nun yapıtlarını; Hoffmann’ın Klein
Zaches gibi kitaplarını. Masal biçimindeki bu satır, Marx’ı
özellikle eğlendirirdi. Ama kendisi bize hiç yazmadı. Belki de
babamı görmezlikten gelerek incitmek niyetinde değildi ama
geçmişi de unutamıyordu.

Babam haLi aynı saygıyı duyduğu bir dostla arasının açılmasının
verdiği acıyı unutamamakla beraber, uzlaşma yoluna
da hiç gitmedi; yargılarından kolay kolay dönmediğini iyi biliyorum.
Marx’ın ölümünden sonra annem, Tussy’den nadiren
mektup aldı. Annemle babam ile Marx arasındaki birliktelik
-ki bunu her iki tarafta en ufak ayrıntılarıyla daima sevgiyle
anımsamışlardır..: belki Schiller’in şu sözleriyle açıklanabilir:
Unaufhaltsam enteilet die zeit- Sie sucht das bestandige; Sei
getreu, and Du legst ewige Fesse/n ihr an.
(Zaman durmaksızın akıp geçer, hep kalıcı olanı arayarak; sadık kal ve bir gün
onu sonsuza dek mutlaka zincire vuracaksın. -çev.)
Elyazmasından kısaltılarak alınmıştır: Franzisca Kugelmann,
Kleine Züge zu dem grossen Charakterbild von Karl
Marx.

Franzisca Kugelmann
Almancadan çevrilmiş, ilk kez yayımlanmıştır.

Marx -Engels Anıları
Hazırlayan: Marksizm-Leninizm Enstitüsü
Ingilizceden çeviren: Alaattin Bilgi
Evrensel yayınları

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro