Kenize Mourad: “Bencillik, sözde demokratik toplumların canına okuyor” – Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Kenize MouradKenize Mourad:
“Bencillik, sözde demokratik toplumların canına okuyor”

Fransız gazeteci-yazar Kenize Mourad, bir padişah torunu. Bir prenses… Soyu, Osmanlı Hanedanlığı’na dayanıyor; Sultan Beşinci Murat ve Sultan Hatice’nin kızı Prenses Selma’nın Paris’te dünyaya gelen kızı… Mourad; uzunca bir süredir Ortadoğu konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacı.

Ülkemizde ve dünyada, annesi Selma Sultan’ın hayatını anlattığı “Saraydan Sürgüne” adlı biyografik romanı ile tanınıyor. Mourad’ın 2004 yılında yayımlanan “Toprağımızın Kokusu: Filistin ve İsrail’den Sesler” isimli kitabı, insanı derinden sarsan, İsrail-Filistin’de yaşanan insanlık dramını yansıtıyor. “Bütün büyük insanlık dramları bizi ilgilendirir” diyen Mourad, İsrail-Filistin’de yaşananlara kayıtsız kalmayarak, İsrailli ve Filistinli, kadın, erkek ve çocuklara söz vermek, “sıradan insanlar”ın yaşadıklarını dinlemek üzere, kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş topraklara gitmiş. Toprağımızın Kokusu, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaran o insanların ihtiyaçlarını, endişelerini, bugünü nasıl değerlendirdiklerini dile getiriyor, Filistin’de köylerinden kovulan ve mülteci kamplarına mahkûm edilen insanların hikâyelerini anlatıyor. Mourad, İsrail ve Filistin topraklarında yapılan iki yıllık bir araştırma sonucu ortaya çıkan kitabında, kuşaklar süren bu trajediyi tüm gerçekliğiyle gözler önüne sermek için, ayrım yapmadan herkesle görüşmüş: Filistinliler, İsrailli Araplar, Yahudiler… Kenize Mourad’la bu kitabı vesilesiyle Ortadoğu’yu ve masalsı hayatını konuştuk…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

İkinci Dünya Savaşı başlarında Paris’te dünyaya geldiniz ve iki yaşındayken anneniz Selma Hanım Sultan’ı kaybettiniz. Siz doğduktan kısa bir süre sonra, 19 yaşında, yoksulluk içinde hayata veda etti. İsviçreli bir aile tarafından Paris’te büyütüldünüz. Biraz o günlerden bahseder misiniz, annenizle ilgili hikâyeleri kimden dinlediniz?
Savaş sırasında zorunlu olarak Paris’teki İsviçre Konsolosluğu’na getirildim. Ailem yurttan sürüldüğü zaman da onları takip eden sadık bir haremağası sayesinde, annemin kim olduğunu biliyordum. Bu haremağası Paris’te anneme eşlik etmişti, daha sonra İsviçreli aileye tüm hikâyeyi anlattı.

Babanız Hintli bir Badalpur prensiydi. 21 yaşında gerçek babanızı buluşunuzun hikâyesini anlatır mısınız bize?
Babamın adresi elime ancak ben 18 yaşına gelince geçti. Ona mektup yazmaya başladım. 21 yaşımda rüştümü ispat ettiğimde Hindistan’a onunla tanışmaya gittim. Karşılaşmamız çok duygusal oldu. Onunla çok iyi bir ilişkimiz oldu. Politik düşüncelerimiz ve hayata bakış açımız birbirimizle uyum içindeydi. Aynı zamanda annemin ölümünden sonra babamın ikinci eşinden olan üç erkek kardeşim olduğunu öğrendim.

Osmanlı torunu olmak ne ifade ediyor sizin için ve ayrıca gittiğiniz yerlerde bir prenses ilgisi görüyor musunuz?
Bu bir onur, ama her şeyden önemlisi büyük bir ahlâki sorumluluk. Evet, bazı insanlar bana prensesmişim gibi davranıyor. Fakat pek çok kişi için ben gazeteci ve yazar olan Kenize Mourad’ım.

Kendinizi nereli/nereye ait hissediyorsunuz? Şu an nerede yaşıyorsunuz?
Şimdilik İrlanda’da yaşıyorum. Umarım İstanbul’daki boğaza ve Topkapı Sarayı’na bakan dairemde daha sık kalabilirim. Kendimi gerçekten bir dünya vatandaşı gibi hissediyorum, fakat Türkiye’ye karşı özel bir sevgim var.

Türkiye’de ve dünyanın değişik bölgelerinde bulunan akrabalarınızla ilişkileriniz devam ediyor mu?
Tabii ki… Fransa, Türkiye ve diğer ülkelerdeki akrabalarımla ilişkilerim çok iyi. Şu anda Osmanlı İmparatorluğu ailesinin yaşayan 230 kadar üyesi var.

Ortadoğu konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacısınız. Arafat’ın ölümünden sonra, Ortadoğu’nun geleceğine dair neler düşünüyorsunuz? “Kanayan yara Ortadoğu” kanamaya devam mı edecek ya da bu yara nasıl iyileşecek?
Sharon, Arafat’la konuşmayı reddetti. Fakat İsrail bundan pişmanlık duyabilir çünkü Arafat, tek başına İsrail’le anlaşma yapabilirdi ve Filistinlilerin onun yolunu izlemesini sağlayabilirdi. Şimdi ise kimseye yeterince saygı duyulmuyor. Özellikle de Abu Mazem’e; onun Amerikalıların adamı olduğu düşünülüyor. Filistinliler tarafından saygı duyulan tek kişi, genç bir lider olan Marwan Barghoui. Fakat O da İsrail’de bir hapishanede. Sharon, bulduğu her fırsatta tekrarladığı gibi Filistin Devleti’ni hiç tanımadı. Sonunda bir şeyler vermek zorunda kalacağını bildiği için görüşmelerden hep kaçındı. Baş belası olan Gazze’den çekilmek İsrail Hükümeti’nin oynadığı bir koz. Karşılığında ise gerçek Filistin olan Batı Şeria’nın büyük bir kısmını ellerinde tutmak istiyorlar. Bunu sağlamak için de, aksi yöndeki kararı Oslo’da imzaladıkları günden beri, gittikçe artan şekilde yeni yerleşim bölgeleri kuruyorlar. Son günlerde ise Filistin Devleti’nin var olmasını imkânsızlaştırmak için inşaatları iyice hızlandırmış durumdalar. İşgal altındaki topraklardan çekilmeyi reddeden İsrail’in bu politikası bölgenin güvenliğini tehdit ediyor. Buna bir de Irak’ın durumu eklendiğinde Ortadoğu, Türkiye’nin de dışında kalamayacağı bir kargaşa döneminin eşiğinde bulunuyor. Arafat’ın ölümünden sonra beklenilenin tersine ülkede hiç bir gelişim görülmedi. Onu seven ve saygı duyan bu kadar insan olduğu halde ve artık cevap veremeyeceğini bildikleri halde, düşmanlarının Arafat hakkında bu kadar korkunç yalanlar söylemesi gerçekten çok iğrenç.

İnsan hikâyelerinden yola çıkarak Filistin ve İsrail sorununu anlatan bir kitap yazdınız. Tanıklık ettiğiniz o insan hikâyelerinden/manzaralarından sizi en çok etkileyen neydi? Barışa dair bir umut var mı acaba oralarda?
Kitabımda şunu gösteriyorum; barış isteyen Filistinli ve İsrailli sıradan insanları. İnsanlar barış için her türlü tavize hazırlar, ancak aşırı sağcı İsrailliler bütün Filistin’i kapsayan “Büyük İsrail”i kurmak istiyorlar. Filistin tarafında bir azınlık evlerine dönmek istiyor. Fakat bugün İsrail’de bu neredeyse imkânsız. Filistinliler, yeni bir hayata başlamak, sefil mülteci kamplarında yaşamamak kaydıyla çektiklerinin telafi edileceğini düşünüyorlar. Fakat İsrailliler, Filistinlilere hiç bir şey vermek istemiyorlar. Birçok İsrailli arkadaşım, İsrailli politikacıların kendi kendilerine zarar vereceklerini düşünüyor. İsrail politikaları nefret üzerine kuruluyor, İsrailli siyasiler geri adım atmıyorlar. Kendilerini o nedenli güçlü görüyorlar ki, Filistinlilere neden bir şeyler vermek zorunda olduklarını anlayamıyorlar. İsrailli dostlarım hükümetlerinin politikasının ölümcül olduğunu, kendilerine yönelen kinin gitgide arttığını ve günün birinde rüzgârın yön değiştirip Amerika’nın İsrail’i kollamasının artık kendi çıkarlarına ters düştüğünü düşünebileceğini söylüyorlar.

İran’da Şah Rıza Pehlevi’nin çöküşüne ve 1970’li yıllarda Türkiye’deki siyasi olaylara tanık oldunuz. 70’lerde Türkiye’de tanık olduğunuz olaylardan bahseder misiniz?
Sokaktaki insanın siyasetle ilgilendiği yıllardı. Tercihler yanlış olabilse de, en azından dünyadaki sorunlara duyarsız kalınmazdı. Oysaki günümüz insanının parası, ailesi ve rahatı dışında pek bir kaygısı yok. Bu durumu üzücü ve tehlikeli buluyor, kayıtsızlık ve tepkisizliğin diktatörlüğün yolunu açtığını düşünüyorum. Bugün Amerika ve İngiltere’de insanlar, ülke güvenliği bahane edilerek, tutuklanıp yargılanmaksızın üç yıl boyunca hapsediliyor. Bu tip şeyler “muz cumhuriyetlerinde” olur. Yirmi yıl önce milyonlar sokaklara dökülür ve bu yasaları geçirmezlerdi. Bugün ise insanlar suskun, ucu kendilerine dokunmadıkça seslerini çıkarmıyorlar. Ne var ki bu bencillik, sözde demokratik toplumların canına okuyor.

Kenize Mourad Kimdir?
Kenize Mourad, İkinci Dünya Savaşı başlarında Paris’te doğdu. Beşinci Murat’ın torunu Selma Hanım Sultan, İstanbul’dan “hanedanca” sürgüne gönderildiğinde Kenize Mourad, daha beşik ya da kundaktaydı. Hint kökenli bir babanın kızı olan Kenize Mourad, iki yaşına geldiğinde, annesi Selma Sultan’ı kaybetti. İsviçreli bir aile tarafından Paris’te büyütüldü. Paris Sorbone Üniversitesi’nde psikoloji ve sosyoloji konusunda yüksek öğrenimini yaptıktan sonra, uzun süre Pakistan ve Hindistan’da bulundu. 1970 yılında Le Nouvel Observatuer’de çalışmaya başladı ve 15 yıl boyunca çeşitli Fransız basın organlarının Ortadoğu, Hindistan ve Yakındoğu muhabirliğini yaptı. İran devrimini, Etiyopya ve Lübnan’daki savaşları gazeteci olarak yakından izledi. 1983’te gazeteciliğe ara verdi ve annesi Selma Sultan’ın hayatını anlattığı “De la Part de la Princesse Morte” (Saraydan Sürgüne) adlı romanı yazdı. Bu romanı Fransa’da milyonlar sattı. Yirmiye yakın ülkede yayımlandı. Kenize Mourad halen İrlanda’da yaşıyor.

Not: Bu Kenize Mourad söyleşisi, kitabın yayımlandığı 2004 yılında yapılmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi, Yazarlarımızın son çalışmaları
Felsefi Notlar 3 – Nejdet Evren

../. “Ölçme” iki türlü bir değerlendirmedir; ilki benzer olanlar arasında bir ölçme, ikincisi ise benzer olmayanlar arasındaki ölçmedir. Her ikisinin...

Kapat