Kitaplara Kıymak Üzerine

kitap_yakmaRay Bradbury’nin 1966’da Truffaut tarafından filme de geçmiş “Fahrenheit 451” romanında geçen tüm kitapların yakılması bölümü vardır. Kimiler buna karşı insanlığın değerlerini, birikimlerini ihtivah eden bu eserlerin yok olmasını engellemek için başyapıtları aralarında paylaşarak ezberlemeye çalışmaktaydılar.

Fahrenheit 451’e konu edilen kitapların yok edilmesi sahnesi insanlığın gerçekliği ile örtüşür. Kanımca iktidar ve devlet olgusunun insanlığın üzerine kabus gibi çökmesinden başlayarak bugünlere değin insanlığın başına gelen en güzel şey yazının icadı olsa gerek. En akılsızlığı da bu kitapların imhası!
Yazı, ilk önce kil tabletler, papirüs üzerine yazılarak bildiğimiz kitaplara evrildi. Şimdilerde de hızla dijital kitaplara doğru basın olarak yol almakta. Çıkışında büyük ehemmiyet verilip kutsiyet atfedilen yazı aynı zamanda en çok korku da üretecekti. İşgal ve istilalarda, diktatörlük hedefleri güdenlerde, karanlığı dayatanlarda en çok ürküntü duyulanların başında kitaplar da vardı. Kitaplardı onları “Kral Çıplak ” diye teşhir edecekler. Elbette kitaplardaki bilginin toplumu bilinçlendirme gayesi güttüğü de tez elden öğrenilecekti. Bu yüzden kontrolde tutulması gereken bir işlevle başlayacaktı önce. Zira erk boşluk bırakmak istemez.
Kitaplar üzerinden açığa çıkacak boşluk ortadan yok edilmeye çalışılırken yakılan-yok edilen kitaplardı. Tehdit ve tehlike addedilmiş olan kitaplar ülkelere göre farklılıklar barındıracaktı. Toplumsal bilincin sahiplenme duygusuyla donanması kitaba yaklaşımı da olumlu yönde belirler. (Tabii böylesi aşamaya ulaşması envai çeşit yasaklama, engellemelerin aşılması vesilesiyle gerçekleşir.) Oysa bizatihi iktidar eliyle kitaba duyulan korkunun pompalandığı sistemlerde yasaklanma, yakılma, potansiyel tehdit algısının geliştirilmesi sıradanlaştırılacaktır. Hani denir ya, “Önce söz vardı ” diye söz yazıya dökülüp iktidar sürümünü meşrulaştırdığı oranda çalıntı haline dönüşmüştür. Sözün çalınmış olmasına gene söz ile karşı gelme olasılığı bile hegemonlar açısından katlanılmaz bir tehlike olarak ele alınmıştır.
Sözün gaspı iktidar ve devlet eliyle yapılır. Bu yüzden kitaba yazılan sözün anlamına ulaşması önem arz eder. Anlamına kavuşmuş sözün kitaplaşması elbette hegemonların durum değildir. Söz, yazı ve kitap bütünselliği insanlığın ezgili hayatının vazgeçilmezi oldu. İyi, güzel ve doğrudan yana bir muhteva arz eden bu yönlü edim, toplumsallaşmış insanlığın değerlerindendir.
Her daim önem atfettiğimiz kitap-yazımsal metinlerin tarihsel gelişim çizgisinin nasıl başlayıp korunageldiğini irdelemek farkındalığı artırır. Dolayısıyla ta Sümerlere, kil tabletlere çivi yazısı ile kayıt düşenlere gitmek bize ipucunu yakalamaya götürecektir.
Sümer Rahip devletlerinde göğe doğru yükseltilen zigguratlarında bir gereksinim olarak geliştirilmiş çivi yazısı tarihin bilinen ilk yazısıdır. Kil tabletlere dökülen bu yazının inceliklerini öğrenme uğruna yıllarca eğitim alınırdı. Büyük uğraş gerektiren bu edimden ötürü, Sümerler, bilgin ve okunmuşlarını büyük hürmet gösterilerdi dolayısıyla kil tabletlere de gözleri gibi bakarlardı.
Bunu Muazzez İlmiye Çığ’ ın “Sümerli Ludingirra” adlı kitabından öğrenmekteyiz. Bir şair olan Ludingirra şöyle demiştir. “Bizler kitaplık ve arşivlerimizi gözümüz gibi koruruz. Ülkemize zaman zaman saldıran düşmanları ilk işleri, saraylarda, tapınaklarda ve evlerde bulunan bu kitapları (kil tabletler) ve belgeleri kırıp parçalamaktır. Bu yüzden halkın korunmakta en çok özen gösterdiği şey, bu kitaplar ve belgelerdir.”
İşte ilk kez yazıyı icat eden Sümerler kil tabletlerine böyle değer veriyorlardı.(Günümüzde işe bakış açılarındaki yaklaşım farklılığının değer bilirliliğinin ölçütünü belirler.) İşgal ve istilacı güçler tarafından yok edilmeye çalışan kitap ve belgeler tarihsel-toplumsal akışta hızından bir şey kaybetmeden sürecekti. Yazılı kitapları olan tahammülsüzlük ve korku imha etmeye zemin hazırlıyordu. Söz konusu tahakküm ve boyunduruk olduğundan, iktidar zihniyetinin dışında gelişen kitaplar hep şüphe ile karşılanmayı doğurmuştur. Bu da korumaksız nesneler haline gelmesine neden olagelmiştir. Tarihin ak ve kara sayfalarında örnekleri çok olan vakıalar mevcuttur. Ak sayfalarda her türden yok etmeye karşı kitapları koruma-kollama var. Kara sayfalarında ise kitapların yakılıp yok edilmesi.
Dedik ya, kitap imhası her devirde yapılagelmiştir. Birkaç farklı örnekle zenginleştirmek bize kitapların başına gelenleri izah etmeye yetecektir.
Mesela, Çin Seddi’nin yaptıran imparator, kendinden önce yazılmış bütün kitapların yakılmasını emretmiştir. Birçok bilgenin öğretilerini içeren kitaplar da ne yazık ki kül olmuştur.
Ya İskenderiye Kütüphanesi? Romalıların döneminde, Hristiyanlığın yavaş yavaş başat hale gelip tahammülsüzlüğün zirve yapması sürecinde; filozof bilim kadını Hypotıanın katledilmesi ardından İskenderiye Kütüphanesi de büyük zarar görmüştür. En son da Halife Ömer döneminde, Mısır’ın Araplar tarafından alınmasıyla, kütüphane, içindeki tüm kitaplar ile yakılmıştır.
Büyük İskender’e değinmekte fayda var. İskender’in Persleri yenmesi yetmeyecekti. Diğer dinlere tolerans göstermesi ile tanınan İskender, Zerdeştilere bu toleransı göstermeyecekti. 12 bin öküz derisine yazılmış Avesta’nın 17 cilde tekabül eden toplamının büyük kısmını yakacaktı. Bu imha ve yakılmadan kurtarılmış bölümleri, Hindistan’ın Bombay bölgesine kaçırılabilmiştir. Ne yazık ki, şuan orijinal Avesta metinlerinin küçük kısmı mevcuttur.
Her zalim kendi dehşet yüzünü göstermek için etmediği kötülüğü bırakmaz. Moğol Hülagunun ordularının, Abbas Halifesinin merkezi Bağdat almasıyla katliamlar yapmalarının yanında hikmet evlerinin yıkılması kitapların kentle birlikte yakılması yaşanacaktı.
Özellikle kitapların yakılması savaşlarda büyük ivme kazanmıştır. Hegemonun iktidarını sürdürmesinde oluşan vahşet sahnelerine paralel seyreden kitapların yok edilmesidir.
Fazla ayrıntılandırmaya girmeden
Savaşların yol açtığı toplumsal kıyımların vahşet düzeyini aşmış iğrenç yüzünü 20. Yüzyıldaki 2. Emperyalist Paylaşım savaşına giden yolda yaşananlardan dem vuralım. Hintler faşizmi her halde en ibretlik durumu teşkil etmiştir. Hitler faşizminin karşısında tehdit olarak addettiği her şeyi yok ederken kitaplar da bundan nasiplenecektir. Almanya’nın 1933-1945 yılları arasında halka aydınlatma ve propaganda bakanlığı yapan Joseph Goebbels’in yaptığı ilk icraat, kitapların yakılması olacaktı. Özellikle 1920’lerin Ekspresyonist yazarlarının eserlerine, ‘soysuzlaşmış sanat’ gözüyle bakmış, yabancı ülkelere sığınan Thomas Mann, Bertolt Brecht’in de içinde olduğu yazarların yanı sıra Yahudi ve Nazi karşıtları tarafından yazılmış tüm kitapları Bebel Meydanın da yazdıracaktı. Elbette zulüm abad olmaz. Kitaplara ve yazarlara karşı yasaklamalar devreye sokup tahammülsüzlük gösteren her sistem gayrı meşrudur! Hani Çinin Kültür Devrimi denilen allanmış pratiği var ya, ona da değinmekte yarar var. Zamanında Kültür Devrimi diye lanse edilen şatafatlı nitelendirme, ‘ zararlı, burjuva’ kültürü diye yaftalanarak klasik müzik ile alakalı her şey ve sayısız kitap meydanlarda yakılarak arınıldığı sanılmıştır. Oysa zihnen fakirleşilmiştir.
Yazılan ve çizilenlere karşı tehditler savuranlar bitimsizdir. Zamanın İsrail ‘inde liderlik yapmış Moşe Dayan’ın Filistinli yazar ve şairlere dönük sarfettikleri mide bulantısından öteye gitmemektedir. Örneğin Filistinli direniş şairi olan Fetva tutan için; “ Onun Şiirleri on suikasttan daha yakıcıdır “ demiştir. Diğer direniş şairi Mahmut Derviş ise sanki Moşe Dayan’a cevap verir tarzda, şiirinin tesirini şöyle izah etmiştir: “Şiir bir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir.”
Orta Doğunun savaş meydanını olmaktan kurtulamamasından ötürü günümüzde de kıyım, kıran ve katliamların yanı sıra bin yılların arkeolojik sahalarının, müzelerinin imha edilmesini ekranlarını karşısında ibretle izlememizden öteye gitmiyor. Ortadoğu’ya, halklara musallat olan vahşet döngüsünün bugünkü sürümü DAİŞ! Daiş’in Musul Merkez Kütüphanesini yağmalamasıyla, yüz binden fazla kitabın ve elyazmasının yakılması sadece seyredilmekte kalınmıştır. 2015’in Şubat ayının başlarında UNESCO Genel Direktöre İrina Bokova’ nın , “İnsanlık tarihindeki en vahşi eylemlerden biri ” olarak tanımladığı kütüphane yıkımına karşı çağrıda bulundu. DAİŞ’in saldırılarının Musul’daki tüm müzeleri, kütüphaneleri ve üniversiteleri kapsadığını söyleyen Bokova’ nın çağrısına şu ana değin önleyici bir tedbir geliştirilebilmiş değil ve artık çok geç kalınmıştır.
Bu topraklarda Türkiye’nin de karnesi çok kötüdür. Bunun açımlamadan önce, Adday Şer’in Yaba yayınlarınca basılan “Siirt Vakayınamesi”nde geçen bir pasajı içim acıyarak anmak istiyorum. Zira 1915’te, Siirt’te de Süryani halkına yönelik toplu katliamlar gerçekleştirilirken, o katliam esnasında paha biçilmez sayısız kitap da yakılıp yok edilecektir. O topraklarda doğmuş bir Kürd olarak özür borcumuz vardır. Yaşatılmış katliamın vebali yakamıza yapışık bizleri de maktul haline dönüştürecekti.
İşin ironisi de kitaplar üzerinedir. Yakılan kitap ve belgeler arasında kürdlerle alakalı birçok tarihi, emsalsiz kitabın da olduğu yazılmıştır. Belki de mevcut Kürd kültürü-tarihi hakkındaki boşlukları doldurabilecek kaynakların bizzat Kürdler eliyle de yok edilmiştir. Bunu da not düşmek boynumuzun borcuydu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulumuyla da iktidarla arasına mesafe koymuş yazar ve kitaplarına her türden kovuşturma ve yasaklama sıradanlaşacaktı. Adeta rutine bilmişçesine, on yılda bir yapılmış darbeler neticesinde toplum çıplak şiddete maruz bırakılmıştır. Elbette kitaplar da bundan kurtulamayacaktı. Bu saikten ötürü her darbede ilk önce kitaplar oto sansürden geçirilecekti. Zira toplum için en büyük tehdit algısını kitaplardan geldiği empoze edilmişti. Yasak yayın diye yaratılan kabusta, yakalanma riski türlü zulüm politikalarının devreye girmesini tetikliyordu. ‘suç delili’ diye addedilen kitaplar ya çuvallara konulup dere yataklarında, metruk yerlerde, bir gün çıkarılır umuduyla gömülür ya da sobalarda yakılma talihsizliğine uğrardı. (acaba kaç sabi, anaların kitaplarla ısıttığı banyo kazanlarındaki sıcak suyla ısınmıştır? ) Çünkü muktedirler en çok kitaplardan korkuyorlardı! Birkaç kitap yakalatanların yıllarca zindanlarda çürütülmesine yol açan bir sistemin cenderesinde yaşanıldığından irrasyonelliği olağan sayılmıştır.
12 Eylül faşizminde o denli yaşamışlıklar var ki, bu sayfalara sığılmaz. Bilim ve Sosyalizm Yayınlarını çıkaran Süleyman Ege’nin yayınevinin deposundan çıkan 30 eserden yüz otuz üç bin altı yüz yedi(133607) adet kitabın 1985 Haziran’ında yakılmış olması faşizm vahşetinin bir başka boyutu değil midir? Oysa Nazi Almanya’sında bile 20 bin (20000) kitap yakılmıştı. Faşizmin kitaplara tahammülsüzlüğünün tavan yaptığı yerlerden biri Türkiye olmuştur. İktidar ve devletçi zihniyet yetmezmiş gibi bundan zehirlenmiş kitle toplumunda allarjen bir şeymişçesine kitapları “tu kaka” yapmışlardır.
Daha dün Türkiye’de Moşe Dayan’ın reenkarnasyonun vücuda gelmiş bir gatı muhteremi , Ahmet Şık’ın basılmamış kitabı hakkında sarfettiği sözde; kitabın (basılmamış) Bombay’la eş değer bir işlevi olduğu faş edebilmiştir. Sirayet eden kötülük toplumda adeta kitapların yasaklanması, imhasına zemin hazırlamıştır. En son 8 Eylül 2015 te, Kırşehir’de faşist güruhlar Gül Kitapevini kameralar önünde yakarken sayısı kitabı da yok ettiler. Onlar o ufacık zihinleri ile gerçeklerin ve insanlık değerlerinin yok edilebileceğini mi samdılar bilinmez. Fakat iktidar odakları tarafından başlarının okşanacağından kuşku yok.
Ah şu kitapların başına gelenler! İnsanlığın en büyük icadın yazı olmasına rağmen kitaplara karşı yasakçı zihniyetin yaptıklarını tarif etmek güç.
Çağlar ve yöntemler farklılık arz etse de özünde toplumlara dayatılan yıkımların bir boyutu da kitaplara ve onu yaratan yazarlara-şairlere karşı yapılanlar yer almakta.
Kişisel öykümde, serde müebbette yazgılatılmak varken, kitapların zindanda karşılaştığı uygulamalara değinmeden geçmek olmazdı. Tutsaklık koşullarında iktidarın görünür kılındığı ve kristalleştiği (kötülüğün kristalleşmesi!) mekanlarda akıllara durgunluk verecek düzeydeki yöntemleri tüm çıplaklığıyla yürürlüktedir. Baskı, işkence ve şiddetin yol açtığı yasaklamaların dönemsel ve mekânsal farklılıklar barındırsa da sayısız kısıtlama, hak ihlalleri ve mesleksiz yasaklamaların yanında kitaba karşı tahammülsüzlük adeta spontane bir hal almıştır.
Yakın zamanda tutsaklarla dayanışma içinde olan yazar-şair Adil Okay ve küçük kızı Öykü Can’ın mahkemelik duruma düşürülmesi yaşanmıştı. Trajikomik bu dava adeta Aziz Nesinlik bir vakaydı. Öykü Can’ın bir salyangoza bakarken çektirdiği fotoğrafın kart olarak siyasi tutsaklara dayanışma için yollaması zindanın birinde salyangozun kabuğundan kaçış planını gören bir aklı evvel tarafından soruşturmalık olunmayı getirmişti. Bir karpostaldan bu zorlama çıkarsamayı çıkaranların kitaplara yönelik bakış açıları elbette primitifliği barındıracaktır. Kitapları yasak diye zindana almama, alındıysa tutsağa vermeyip imha etme, yasak yayın diye tutsaklık koşullarında mahkemeye verme veya hak mahrumiyetini doğuran disiplin cezalarıyla karşı karşıya getirilme gibi bir çok yöntem, rutine bindirilmiş uygulamalar olmuştur. Bir de arama adı altında raflardan yerlere atılıp postallarla çiğnenmesiyle okunmaz hale getirilen kitaplar da vakti zamanında yaşanan gerçeklerindendi. Belki de zindanda kitap daha fazla okunuyordur.(En azından öyle tahmin ediyorum). Harflerle ifadelendirilen zindanların kimilerinde tutsağa verilecek kitabın yedi veya on ile sınırlandırılması gibi garabet örneği uygulamalar halen yürürlüktedir. Tabi kitap, kime geldiyse onunla sınırlandırılıp, bir başka odada, hücrede kalan arkadaşına okumak için vermek de yassakkk!
İşte, sırf kitap olduğu için türlü bahanelerle yasaklama yoluna gidilmesi en çok zindanda duyumsanır. Ne yazık, mantık aramak mantıksızlık düzeyine çıkmış durumda…
Hasılı içeride, dışarıda fark etmiyor. Temel insan haklarının askıya alındığı ceberrut devletlerde bombayla eşdeğer tutulan örümceklenmiş bir zihniyet kurulumu kurumsallık kazanmıştır. Bu olgu, üstten alta doğru toplumsal katmanlara sirayet ettirilmiştir. Nitekim elinde kitapla görülenlere kuşku ve korkuyla yaklaşılmaya davetiye çıkarılmış olur.
Kitabın tehdit algısıymışçasına özümsetilmesi hazindir. Fakat kitaba yasak koyanlar, kitaba imha dayatmanlar kendi zavallılıklarını tescilli hale getirdiğini bilmezden gelmektedirler. Söz konusu hegemonya kurmalarıdır. Zihniyet hegemonyasını egemen kılmak için kitapların imha edilmesini öncelikleri haline getirebilmişlerdir. Böylesi kötülük odaklarına karşı kazanacak kitaplardır elbet. Nedenli yasaklanıp, yakılıp, imha edilirse de tarihin ak sayfalarının vücuda gelmiş halini kitaplar oluşturmakta.
Toplumsallaşmış insanlık, yasakçı, tek tekçi zihniyetlerin panzehiridir. Bu panzehir, kitapların önündeki barikatları yerle yeksan edecek kinetik enerjiyi de bağrında taşır.
Kitaplara kıyanlara da geçit vermemeli. Zira insanlığın başına gelmiş en güzel edimin nadide çiçekleri kitaplardır…

AYHAN KAVAK
E Tipi Kapalı Cezaevi C-9 SİİRT

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla farkettiren yazılar, Makaleler
Romanlarını kahvelerde tasarlayan yazar: Orhan Kemal – B.Sadık Albayrak

Orhan Kemal, Bereketli Toprak Üzerinde romanını yazıp bitirdiğinde, ilkin onu, Nadir’in kahvesindeki arkadaşlarına okur. Romandan bölümler okunması sabaha kadar sürmüştür....

Kapat