Kolektivist (Marksist) bilinç ve kapitalist ilişkiler içinde fetişleşen sanatçı-şair üzerine – Berivan Kaya

Şairlik, ressamlık, heykeltıraşlık sanatsal üretim yapan insanlara verilen addır. Meta ilişkileri ve yabancılaşma sayesinde bu kavramlar bir hayli metafizik genişleme içerisine girerek, kişideki varoluşsal canlılık ve kendilik değeri oluşturma yerine yabancılaşmış emek içindeki paylarına göre anlam değişimine uğramış, fetişleşmiştir. Bu adlar dar anlamda bir işçi, fireze ustası, fastfood çalışanı, pazarlamacı ile aynıdır. Doğayı değiştirip nesne üreten işçi ile doğayı ve insanı gözlemleyip estetik nitelikte açıklayan sanatçı arasındaki fark emeğin üzerinde kurulan egemenlik (yabancılaşma) ve işçinin türsel (insani) özelliği olan zihinsel/ yaratısal özelliğini kullanamıyor olmasıyla ilgilidir.

Maddi üretimsel etkinliği yapan işçiler (hizmet üreten de dâhil) tamamıyla üretim araçları ve sermayeyi elinde tutanlara bağlıyken ve insani türsel özellikleri olan zihin ve zihne bağlı düşünsel- yaratısal özelliklerini kullanamıyorken -ki buna Marx, insani olarak özgürleşme sorunu der-sanatsal ve düşünsel alanda üretim yapanlar kısmen de olsa türsel özelliklerini kullanırlar. Fakat sanatçılar ve düşün insanları beyinsel emeklerini kullanırken, bu onların sermaye ve iktidardan tamamıyla bağımsız olduğunu göstermez. Verili bir zamanda burjuva ilişkilerin ve dünya görüşünün içine doğan ve sonrasında sanatla veya düşünle uğraşmaya başlayan kişiler yabancılaşmış, indirgenmiş kimliklerini kıramadıkları ve kendilik bilinçlerine- ki bu kolektif bilinçtir-ulaşmadıkları sürece insanı, kendi doğasında anlama, yaratma, iktidarın karşısında konumlanma, insandan ve insanın gerçek özgürlüğünden yana olma duruşları hep sorunlu olacaktır. Bu konuda muhalifliği yalnızca düzen içi içerikte sürdürenler sistem tarafından yakışır olanı yaptıkları için ürettikleri ürünler yoğun şekilde metalaştırılarak değerlenir. Bu iktidarın karmaşık ilişkileri içine oturan bir değerlemedir ve bu ilişki halka kutsal olarak yansıtılır. Kapitalist sistemde ” sanatın” değerlemesi güdümlüdür, bu güdümlülüğü metafizik ve idealist bakış açıları ve yöntemle başta akademiler sürdürür. Bu akademilerin kapısından içeri diyalektik ve tarihsel maddecilik diye bir bilimin girmediği gerçek değerleme konusundaki çarpıklığın bir de vicdana dayandırılarak savunulmasından apaçık görünüyor. Ve kolektivizm bilinci, şairi veya sanatçıyı, felsefeciyi dokunulmaz kılmaz; eserlerinin felsefi ve yaşamsal gericiliğini, durallığını varsa ortaya koyar; bu durum;- özeldeki konuya gelirsek -şiirin kolektivizm bilinciyle yani diyalektik ve tarihsel maddeci bilimle eleştirisidir. Fakat kolektivizm bilinci, sanatsal üretimin estetik gücünü değerler, ortaya koyar ve ideolojik eleştirisini yaparken şiir yazarı tamamıyla reddetmez, onun yaşam içerisindeki siyasi etkilerine bakar; bu konuda ortaklaştığı alanlarda birleşir, dayanışma gösterir. Bu siyasi etki, kişinin kolektif emeğe ve halklara yapılan haksızlıklara, sömürüye karşı ve birey üzerindeki trajik baskıya karşı tutumunu ve söylemini içerir. Bu durumda kolektif insancıl bilinç; ideolojik ve felsefi olarak geri olan ve aynı zamanda siyasi etkisi bakımından da tikel çelişkilerin içinde gerici-sömürücü olanın yanında olan bir “şair” ile dayanışma göstermez. Fakat kolektif bilinç, kolektiflik mücadelesine ve sistemine karşı açıktan şiddet içermeyen düşün ve sanat insanlarının tutsaklaştırılmasına karşı çıkar.

Hilmi Yavuz, Zaman gazetesindeki köşe yazarlığı ile neoliberal, gerici, ABD ajanı bir gazetenin yanındaki duruşuyla, yaşamdaki eyleyişe dair bir veri sunmuş oluyor. Bu durumda kolektif bilinçten yana olanlar için Hilmi Yavuz’un yanında olmak bir vicdan sorunu değildir. Vicdan ve direniş arasında olduğu gibi, direniş ve estetiksel yaratım arasında doğrudan bir bağlantı vardır ve bu kendini ezilen çoğunluğun kolektivizmi ile tanımlar. Vicdan ve poz arasında ise sadece iktidarın arzusu vardır. Aslında sahteliğin ve sürekli ürettiği fetiş anlamların iktidar tarafından bireye dayatılan indirgenmiş bilincin halkası olduğunu düşünürsek, “sanatçı dokunulmazlığı”, bugünkü egemen sanat anlayışının içerisinde iki eksene oturuyor. Birincisi, sanatsal üretimler, özden koparılarak yalnızca estetik, biçim üzerinden değerlemeler yapılarak açıklanıyor; şekil, motif, renk, ikon, ahenk, ritim, ses, dil, eğreltileme, imge, çok katmanlılık gibi özellikler üzerinden göstergelerdeki beceri öne çıkarılırken göndergenin(öz) içeriği, anlamı, bütünlüğü gereksizleştiriliyor. Öz üzerindeki varoluşsal tartışma; sorunsal dediğimiz birey ve toplum üzerindeki sınıfsal, tarihsel doğrudan diyalektik ve maddeci kavrayış yalnızca konu düzeyine indirgeniyor. Bu durumda sanatsal üretimin; burjuva ideolojisini yeniden ve yeniden üreten geri, dural, indirgemeci, doğalcı, ahlakçı yönleri hakkıyla bir eleştiriden geçmeyerek topluma dayatılıyor. İkincisi ise sanatsal ürün ile onun ait olduğu bilincin, dünya görüşünün ayrıştırılması, sanatçının yaşam içerisindeki duruşunun, kimliğinin ve ne eylediğinin göz ardı edilmesiyle, hoş görülmesiyle sanatçının her koşulda biricikleştirilmesi; onun kendi gerçekliğinin dışına çıkan metafiziği ve bunun sonucu oluşan illüzyonun toplum ile özdeşleştirilmesidir. Sonuç olarak genelde sanatçının, özelde şairin kutsanması, yukarıda da belirttik bir yabancılaşmış toplum ayrıcalığıdır. Kolektif toplumda tüm maddi gereksinimi üretenler yani işçiler, hem emekleri üzerinde özgür bir özne olacakları hem sanatsal düşünsel potansiyellerini özgürce gerçekleştirecekleri için bu “erişilmez rütbeler” ve dokundurtmayan yanılsamalı bilinç kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Önemli olan özdür o da biricik kolektivizm ve onun içindeki insanin tikel güzelliğidir.

Berivan Kaya

Yorum yapın