Korku Benim Sahibim – Filiz Özdem

Filiz Özdem “Korku Benim Sahibim” adlı kitabında iç içe geçen arayışlarla iç içe geçen korkuları anlatıyor. Etnik kimliğinin peşine düşen Sude, dedesinin izini çocukluk anılarında sürerken, gerçek, anılar ve düşler birbirine karışıyor. Her uyanış ise, kaybedilmiş bir sevgiliye sonsuza kadar kavuşamayacak olmakla bir yüzleşme. Şimdiki zamandan üç kuşak öteye gidip gelen düşüncelerin dehlizinde ??taştan kapılar, her kapının üzerinde yazılar, yazılarda sesler var?? Yazar bu kapıları aralıyor.

Romanda genç bir kadın, sevgiyi kaybetme korkusuyla babasının gölgesinin saldığı korku arasında büyüyen bir çocuğun gözleriyle dünyaya bakıyor. Rüyaları da korku dolu. Ölüm korkusunu bile bastıran, arkadaşlarının, yakınlarının, ailesinin yok edilmesi korkusu, kimliğini ve geçmişini yitirme korkusunun izdüşümü olan kaybolma korkusu, bunlardan kaçmaya çalışmanın belleğindeki yansıması olan düşten çıkamama korkusu elinin yüzünün görünümü, konuşması, edası, davranışları, geçirdiği hastalıklar, geçireceği hastalıklar gibi genetik şifrelerle varlığına sızmış.

Yazar, kahramanının çocukluk anılarını onun hayal dünyasını da resmederek anlatıyor. Bağ evi, ot yastıklar, bahçelerin arasından geçen yollar, yazlık sinema, limonlu dondurma, haşlanmış mısır, uyumadan önce torununun sırtını kaşıyan dede… ve bir çocuk masalı, genç kadının sevgilisinin peşinde sonuçsuz kalan arayışıyla acılı bir tekerlemeye dönüşüyor. “Pusuda bekleyen yırtıcı bir hayvan gibi fırlayan ayrılık”, artık sadece düşlerde görülebilen sevgili, korkuların ve kâbusların eşlik ettiği, bütün duyuları ters yüz eden bir arayış daha, hayatı zamanın geçmesini beklemekten ibaret kılıyor.

Daha önce Saydam ve Seyirci adıyla şiirleri yayımlanan Filiz Özdem’in bu ikinci kitabı. Urfa, Balıkesir, Mersin, Mardin, Kars illeri için şehir monografileri hazırladı. Pasolini’nin Fildişi Kulenin Dışından ve Luigi Malerba’nın İçimdeki Şahmaran adlı kitaplarını İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirdi. Ressamlarla ilgili yirmiye yakın kataloğun metinlerini yazan Özdem’in birçok gazetede yayımlanmış yazıları, çeşitli dergilerde çıkmış şiirleri, yorumlayıcı sanat metinleri ve çevirileri var.
(Tanıtım Yazısından)

Kitaba Dair – Filiz Özdem
Korku Benim Sahibim?in kahramanı Sude?ye ödünç verdiğim, aslında benim dedemdir. Kitapta da yazmıştım bunu: Bütün hikâyelerimi aldığım dedem? diyerek? Dedem didaktik ya da emir kiplerinden oluşan konuşmalar yapmazdı. Her defasında şaşar kalırdım, her olay karşısında anlatacak uygun hikâyeyi şıp diye nasıl bulur da anlatır diye. Gerek çocuklarla, gerek büyüklerle her sohbetinde söyleyeceği her ne ise, sözü mutlaka bir hikâyeye bağlayıp anlatırdı ve herkes çok etkilenirdi bundan. Dolayısıyla her sohbet pek muhabbetli olurdu. Bu nedenle de ettiği her sözün bir ağırlığı, dönüştürücü bir boyutu olurdu. Ama sonradan, keşke dedem gerçek hayatını, anılarını anlatabilmiş olsaydı, anlatsaydı diye de çok hayıflandım.
(***)
Korku Benim Sahibim, bu kitap benim için bir borçtu. Yıllarca benim içimde, benimle birlikte yürüyen, büyüyen, bunu yazmazsam kendimi ölecekmiş gibi hissettiğim bir borç. Bu ?anlatma? güdüsünü, bu, dünyaya sözcüklerle bakma becerisini, farklı bir dünya algısını dedemden devraldım. Bu kutsal bir hediye. Hediyenin borcu olur mu? Olmaz tabii, ama kıymetini de bilmek gerek. Böyle düşünmekle birlikte yine de ben yazmaktan vazgeçmiştim. Önce bu kitabı yazmam gerekiyordu, bu hikâye mi olacaktı, roman mı bilmiyordum. Ama bir türlü yazamıyordum, daha doğrusu yazdıklarımın öz-biçim dengesinden memnun olmuyordum. Bir de insan gençken pek hoyratça bazı şeyleri erteleyebiliyor, ömür denen şeyin çok uzun bir zaman dilimine yayıldığını sanıyor. Buna da güvenerek gevşemek için çeşitli bahaneler bulabiliyor kendine. İş güç, hayat, çoluk çocuk, vakitsizlik bir sürü bahanesi oluyor. Ama kırk yaşımı geçince bir telaştır aldı beni. Ya anlatmak istediklerimi anlatamadan ölürsem diye? Bu arada çocuğum büyüdü, kitabımın kapak fotoğrafı da ona ait. Sonra ve en önemlisi, bir yazarla evli olmak hayatımı önemli ölçüde değiştirdi. Kitabımın editörü de olan eşim Ali Alkan İnal, haliyle yazmanın nasıl eziyetli bir süreç olduğunu bilen, buna çok içinden bakabilen biri, onunla yaşamak büyük şans, yazan bir kadın olarak özellikle? Bu anlamda hayatımı çok kolaylaştırdığını söylemeliyim. Bu işin bir yanı tabii, asıl önemli olan yan ise beni yazmaktan vazgeçmişlikten çekip alması.”
Kaynak: Hürriyet Gösteri, sonbahar 2007, Sayı 291 – Erdem Öztop söyleşisi

Kitaptan Bir Bölüm
Tarih makas değiştiriyor. Evler yer değiştiriyor, yataklar, hayatlar, hayaller, tapınaklar yer değiştiriyor. Acılar derinleşiyor, kayıplar büyüyor. Dualar, ilenmeler birbirine karışıyor. Bir kadının yüzü hiç gülmez oluyor. Dilini bağlıyor. Eve hapsediyor kendini. Şarıl şarıl sular akıyor, kazanlar kaynıyor, sakız gibi çamaşırlar iplerde sallanıyor. Sallana sallana kaskatı buz kesiliyor, giyilirken kırılıp dökülüyor, un ufak oluyor. Hiçbir şey üstünü örtmez oluyor kadının, öyle anadan üryan. Külle ovuluyor bakır tencereler. Fırçalar taşlara sürtülüyor, sürtülüyor. Ahşaplar ovuluyor. Lekesiz camlarda yansılar kırılıyor. Yünler tiftikleniyor, atılıyor, yorganlar sırınıyor, üstlere çekiliyor, ısıtmıyor, ısıtmıyor. Hep soğuk. Yünler yastıklara bir dolduruluyor, bir boşaltılıyor. Yıkanıyor, asılıyor. Öleceğini anlayıp da meleyen koyunların kanları kuruyan yünlerden sızıyor. Tırnak aralarına, duvar diplerine, taşların çentiğine, merdivenlere, raflara, çekmecelere, kapı altlarına, sokaklara… Kadın ellerini yıkıyor, taşları ovuyor yine, rafları döküyor, çekmeceleri, kapıyı örtüyor, çıkmıyor sokağa. Gül Hanım diyor herkes ona. Hanım gül. Gülmüyor. Dikenleri uzuyor. Kayıtlarda adı Ayşe diye geçiyor. Kâğıt üstünde bir isim. Kocası Melkon, Melkon?un babası Avadis, annesi İhsabet. İhsabet?in babası Garabet, annesi Nazlı. Gül Nine?in babası Agop, annesi Maryam. Peki ninemin asıl adı neydi? Aile adları neydi? Peki dedemin adı neydi? Anası ona hangi adla seslenerek ninniler söylemişti?

Kitaba Dair – A. Ömer Türkeş
(07 Eylül 2007 tarihli Radikal Kitap Eki)
Geçmiş nicedir yakasını bırakmıyor Türkiye toplumunun. En yüksek perdeden tehditkâr üsluplarıyla konuştukça tarihin karanlık yüzünü istedikleri renklere boyayabileceklerini düşünenler, demokratik bir toplum yaratmak için geçmişle yüzleşmek gerektiğini ileri sürenlerin seslerini boğmaya çalışıyor. Ne var ki hafızalar kefensiz hayaletleri taşıyamıyor artık. Köklerini arayanların kolektif hafızası göç, mübadele, sürgün, tehcir, baskı ve zulüm hikâyeleriyle başkaldırıyor resmi tarihe. Tarihsel olduğu kadar da güncel olan bu sürecin bir tek sonucu var; “tarih ile tarih bilincinin tartışmasız günbatımına; siyasal, toplumsal ve kültürel bellek yitimi konusundaki yakınmaya ve tarih sonrasıyla ilgili kutsayıcı ya da kıyamet tellallığı yapan söylemlere, benzersiz boyutlarda bir hafıza patlaması eşlik” ediyor. Nitekim geçtiğimiz günlerde Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun -en hafifinden söyleyelim- provakatif açıklamalarıyla Ermeni sorunu bir kez daha gündeme geldi. ‘Dönmelik’, bir kez daha, hem de resmi tarihin en yetkili sözcüsü tarafından bir dışlama, bir tehdit sözcüğüne dönüştü.

Dönenlere selam olsun
Tam da bu sıralarda yayımlanmıştı Filiz Özdem’in Korku Benim Sahibim romanı. Halaçoğlu’nun kerameti kendinden menkul bilimsellikteki açıklamaları tartılagelirken, aynı konuya bambaşka bir açıdan yaklaşan roman kitapçı raflarına sessiz sedasız yerleşti. Evet; ‘dönmek zorunda kalan’ bir ailenin hikâyesini anlatıyor Filiz Özdem. Çarşı esnafının Gavur Hacı adıyla hitap ettiği kuyumcu ustası dedesiyle, dedesinin annesi Gül Nine’nin, yani hayatta kalmanın bedelini kimlikleriyle ödeyen iki insanın, anılarını çocuklarından, torunlarından, çevrelerindeki herkesten ömürleri boyunca sır gibi saklayanların, kabul edildikleri evlerdeki ‘sığıntı’ yaşamlarının, dört kişi olarak ölüp iki kişi olarak gömülenlerin, dönmeliğin ya da ‘kılıç artığı’ olmanın iç dünyalarda bıraktığı derin izlerin acı hikâyesi bu. Halaçoğlu gibilerinin rakamların soğuk dilin sarılıp insani trajedileri gizleme gayretine inat, Filiz Özdem bu coğrayadaki nice ailenin belki hiç bilmedikleri, belki bilip de hâlâ sakladıkları tarihlerine, kimliklerine, o büyük travmaya edebiyatın diliyle, yazar olmanın duyarlılığıyla yaklaşıyor. Söz konusu travma sadece dinlerini ve etnik kimliklerini değiştiren birinci kuşaklarla sınırlı değil. Travma, onların Müslüman-Türk toplumuyla karıştıktan, isimlerini değiştirip ev bark kurduktan sonra dünyaya getirdikleri çocuklarına, torunlarına miras kalıyor. Dönmeden önceki kimlikler bir lanete dönüşüyor. Filiz Özdem de, torunun bakış açısından yaklaşmış ‘dönmelik’ meselesine. Sude’nin belleği çocukluk yıllarına kadar uzanıyor. Elbette seçici bir hatırlama; küçücük bir kızın belleğinde yaralar açan, hâlâ içinde taşıdığı korkuları yeşerten hatıralara temas ediyoruz. İki korku arasında büyüyor Sude; biri sevgiyi kaybetme korkusu, diğeri babasının her an önüne düşen gölgesinin saldığı korku. Ve Sude’nin içinde “evde çarpılmış bir anneyle kalakalmanın, onun göğsüne her sığınmak istediğinde iteklenmenin, karnını tek başına doyurmanın, ağabeyinin sorumluluğunu almanın, mutfak tezgâhının önüne tabure çekip bulaşık yıkamanın, düşünüp düşünüp durmanın, yanı başında ama çok uzağındaki anneyi özlemenin, onun gözlerindeki ifadesizliğin çocuk ruhunda yarattığı onulmaz boşlukta hiç de arzu edilmeyen bir erken olgunluk telaşı büyüyor.” Bir yandan ruhuna korku salan şiddetin, bir yandan erken olgunluk telaşının baskısıyla, Sude’nin bir yanı hiç büyüyemeyecek, sevmeyi yeterince öğrenemeyecektir. Babasından gördüğü şiddetin yegâne pansumanı dedesi ve hikâyeleridir. Muhtemelen bu sevgi nedeniyle irkilmeyecektir dedesinin Ermeni olduğunu öğrendiğinde. Annesi bu ‘dehşetli’ haberi ağlayarak verdiğinde, Sude, “Ermeniysek bunda ağlayacak ne var, e ne var bunda” diye düşünecektir genç aklıyla; “zaten dedem başka türlü bir adamdı, eh işte şimdi taşlar yerini buldu.” Ama bulmuş mudur gerçekten?

‘Hayatın gerçek ölçüsü hatırlamadır’
Taşları yerine koyma merakıyla yola koyulan Sude’nin etrafı inkâr duvarlarıyla, hafıza yitimiyle çevrilmiştir. Ölmüşleri rahat bırakması söylenir, dedesinin Müslümanlığıyla, Türklüğüyle barışık olduğu, Ermenilikle ilgisi kalmadığı söylenir. Oysa başka bir din, dil, ırk arayışında değildir Sude; insani saiklerle kayıpların peşindedir. Ama ne bir mezar taşı ne de bir belge kalmıştır geriye. On sekizinde cevap alamadığı sorular yıllar sonra bir kez daha düşecektir aklına Sude’nin. Üstelik yitirdiği sevgilisinin anılarının da itkisiyle, sanki karanlık bir dehlizin içinden kendisine bakan dedesinin ailesini bulmakta kararlıdır artık. Bu kendisini de aramak, bulmak çabasıdır… Filiz Özdem, roman kahramanının iç dünyasını, iç dünyasındaki çatışmaları, Sude’nin dağılmış, parçalanmış kişiliğini tarihsel bir parçalanmışlıkla bağdaştırırken bilincin katmanlarında dolaşıyor. Sude’nin aile tarihini arayışı hem bir kimlik arayışına hem de bir bedel ödemeye dönüşmüş. Bir yandan yitirdiği yakınlarına gösteremediği sevginin bedelini ödercesine hiç tanımadığı bir tarihin insanlarıyla somut bir bağ kurmaya çalışıyor, diğer yandan kendi varoluşuna bir başlangıç arıyor; “Göremediğim o boşluğun içinden ellerini uzattıklarını bile söyleyebilirim! Kimse adlarını bile bilmiyordu, kimse onlara seslenmiyordu. Donuk suretleri unutuşun sonsuz bahçelerinde öylece hapsolup kalmıştı. Hepsi adlarını istiyordu… Kim bilir, neler aldım onlardan? Saçımı atışımı, uyurken yan yatıp sol bacağımı karnıma çekişimi, çoktan toprak olmuş biri gibi mide ağrısı çekiyorum belki, yürürken sağa doğru seyirtişimi, adını bile bilmediğim biri gibi seviyorum belki, hem öfkeli hem yumuşak başlı olmayı, tezcanlılığımı, sağ elimdeki benin aynısından kim bilir kaç elde daha vardı, sabrımı kime borçluyum, gözlerimi -ki kim bilir başka yüzlerdeki akraba gözler neler neler gördü?- İşte o fotoğraflar da sızar genetik şifrelere…” ‘Hayatın gerçek ölçüsü hatırlamadır’ demişti Benjamin; “bellek, geçmişe bakınca bütün bir hayatı şimşek gibi bir hızla yeniden insana yaşatır.” Sude de, hayatı yeniden yaşatabilmek için başkalarının belleğine yerleşmeye çalışıyor. İşte burada hatırlama, yüzleşme, geçmişle hesaplaşma gayreti çıkıyor ortaya. Almanya’da Nazi dönemi sonrasında ortaya çıkan geçmişle hesaplaşma kavramı, bugün bütün dünyada insan hakları değerlerine yaslanan bir toplumsal barış ve demokratik bir siyasal kültür inşa etme sorunu haline gelmişken Türkiye toplumu ancak edebiyat metinleriyle yüzleşebiliyor geçmişiyle. Kuşkusuz tersine daha çok örnek var; ama yine de son yıllarda resmi tarihi sorgulamaya girişen, toplumlar arasındaki tarihi düşmanlıklara farklı bir perspektifle yaklaşan, yaşanan trajedileri haklı haksız, suçlu suçsuz, iyi kötü yargıları vermekten kaçınarak maddi temelleriyle birlikte ele alan ya da şiddetin her türlüsüne karşı çıkan romanların sayısı yavaş yavaş çoğalıyor. Korku Benim Sahibim, diliyle, kurgusu ve hikâyesiyle işte bu romanlar arasına yerleşti. Bir ilk roman, ancak Filiz Özdem edebiyatın acemisi değil. Anlatmak istediklerini zengin, imgesel bir dile yüklemeyi, tarihin kayıp insanlarını gözler önüne çıkarmayı, acılarını paylaştırmayı, sonuçta okuyucuları etkilemesini iyi biliyor. Son bir alıntıyla bitireceğim; “Tarih makas değiştiriyor. Evler yer değiştiriyor, yataklar, hayatlar, hayaller, tapınaklar yer değiştiriyor. Acılar derinleşiyor, kayıplar büyüyor. Dualar, ilenmeler birbirine karışıyor. Bir kadının yüzü hiç gülmez oluyor. Dilini bağlıyor. Eve hapsediyor kendini. Şarıl şarıl sular akıyor, kazanlar kaynıyor, sakız gibi çamaşırlar iplerde sallanıyor. Sallana sallana kaskatı buz kesiliyor, giyilirken kırılıp dökülüyor, un ufak oluyor. Hiçbir şey üstünü örtmez oluyor kadının, öyle anadan üryan. Külle ovuluyor bakır tencereler. Fırçalar taşlara sürtülüyor, sürtülüyor. Ahşaplar ovuluyor. Lekesiz camlarda yansılar kırılıyor. Yünler tiftikleniyor, atılıyor, yorganlar sırınıyor, üstlere çekiliyor, ısıtmıyor, ısıtmıyor. Hep soğuk. Yünler yastıklara bir dolduruluyor, bir boşaltılıyor. Yıkanıyor, asılıyor. Öleceğini anlayıp da meleyen koyunların kanları kuruyan yünlerden sızıyor. Tırnak aralarına, duvar diplerine, taşların çentiğine, merdivenlere, raflara, çekmecelere, kapı altlarına, sokaklara… Kadın ellerini yıkıyor, taşları ovuyor yine, rafları döküyor, çekmeceleri, kapıyı örtüyor, çıkmıyor sokağa. Gül Hanım diyor herkes ona. Hanım gül. Gülmüyor. Dikenleri uzuyor. Kayıtlarda adı Ayşe diye geçiyor. Kâğıt üstünde bir isim. Kocası Melkon, Melkon’un babası Avadis, annesi İhsabet. İhsabet’in babası Garabet, annesi Nazlı. Gül Nine’in babası Agop, annesi Maryam. Peki ninemin asıl adı neydi? Aile adları neydi? Peki dedemin adı neydi? Anası ona hangi adla seslenerek ninniler söylemişti?”

“Korku Benim Sahibim”e dair – Pakize Barışta
(Derleyen: bilgirizgah.com)

Ölüm de var. En değerli büyüme masalı diye yazan Filiz Özdem’in hayatı tarihselleştiren romanı, zamanın yüzeyi ile yetinmeyip, onu neredeyse altüst eden bir edebî güce sahip. İnsanın insana sığınması ne kadar zordur. Bu insani durumu gerçekleştirebilmek için ne aracılar, ne usuller, ne yöntemler bulmuş, geliştirmiş, ne çabalar sarfetmiştir bu yalnız insan. Kimi zaman şeyhlere, kimi zaman bilicilere, kimi zaman da ağalara ve dedelere sığınmış; bazen annesini aramış, bazen de bayrağıyla, devletiyle bütünleşmiş; dostluktan, arkadaşlıktan medet ummuş. Ama çoğunlukla hep bir eksiklik, bir sığınmacılık duygusu ve bir türlü giderilemeyen kozmik yalnızlık olgusu bir gölge gibi peşini bırakmamış insanın; felsefenin bile çözüm bulamadığı bir insani çaresizlik bu neredeyse. Edebiyat, insanın sığınabileceği tek dostu galiba; ona sığınarak kendini yeniden var edebileceği başka bir evren, başka bir kozmik alan. Edebiyat, insanı kabul eder. İnsan da, edebiyata derinden bir saygı duyar. Belki de kusurlu bir varoluşun; aklın egemenliği altında hayat sürdürme alışkanlığından bir türlü kurtulamama sonucu yaşanan acıların, korkuların, hüzünlerin, çaresizliklerin, isyanların, pişmanlıkların, hatta sevgilerin ve gelip geçici sevinçlerin tüm teslimiyetiyle insanın alış-verişsiz buluşabileceği ve nihayetinde arınabileceği bir sıcaklık edebiyat; yazarıyla, okuruyla, insanıyla, toplumuyla, küçüğüyle, büyüğüyle, geçmişi ve geleceğiyle, bu böyle bana göre. Edebiyat, insanın insan olarak aidiyet duyabileceği tek kucak galiba; yani, hayata bir de bu şekilde bakılabilir diye düşünüyorum. Korku Benim Sahibim adlı romanda, yazar Filiz Özdem; Ölüm de var. En değerli büyüme masalı. diye yazmış. Bu ifadeyi, bu çığlığı, bu acı ve korku yüküyle bir tek edebiyat kaldırabilir bence. Filiz Özdem, her şeyi içine gömdüğü bu trajik mesajla edebiyata sığınmış belli ki; insana, çaresizliğin çaresini, umutsuzluğun umudunu sunabilen yazıya. Edebiyat, Korku Benim Sahibim’deki korkular sarmalına paralel gelişen bir insani sarmal da ekleyerek, yazarı şefkatle kucaklamış görünüyor. Korkunun, asla ve asla insani bir şey olmadığını anlıyoruz bu romanı okurken; sonraları üretilip hayata yapıştırılmış o. Romanın ana karakteri Sude’yi sarmalayan acı ve korkular o kadar ama o kadar derinlere sızmış; aynı zamanda çukurlardan, yarıklardan, karanlık labirentlerden yükseliyor ki, bu korkular zenginliği içinde Sude, bir türlü karakterleşemiyor; kahramanın acısı, kahramanı silip süpürüyor adeta: Sohbet arasında geçen küçücük bir cümle, onlarca yıl yaslandığım yastığın yüzüne yeni bir yüz ekliyor. Bir kılıf, bambaşka bir kılığa bürünebiliyor. Ailenin hikayesini benim kadar merak eden küçük dayım ‘Biliyor musun bunun aslını Gül Nine örmüş, üstündeki figürlere hiç dikkat ettin mi?’ deyince birden sırtımı ateşe dayamış gibi hissediyorum. Dantelde bir kadın, iki erkek elele tutuşmuşlar. Kadın ortada. Erkekler öteki ellerinde birer asa tutuyorlar. Hepsinin göğsünde haçlar, omuzlarında kuşlar, kadının eteklerinden sarkan çiçekler var. ‘Haçları fark etmedin mi?’ diyor dayım. Yıllar önce benzetmişliğim olsa da motifi kimin çıkardığını bilmediğimden üstüne düşmemiştim. Demek aslen Hıristiyan olan Gül Nine’nin elinden çıkmıştı bu desenler. İnsanı kanı değil, geçmişindeki uygarlıklar kovalıyormuş meğerse; Korku Benim Sahibim’öe bu durumu çok net anlıyoruz. Ne zaman, ne erk, ne din, ne de bin bir türlü alicengiz oyunu, sahip olunan uygarlığı yok edemediği gibi, ölülerin duyarlıklarını da yok edemiyor romanda. Yazarın Tanrıyı gören ölümü de görür ama fısıltısı; kimliğin, hatta kişiliğin gizlenerek yaşandığı bir yaşama sanatının, aslında bir korkuyla yaşama sanatı olduğunu, okurun vicdanına kazıyor adeta. Dört kişi olarak ölüp iki kişi olarak gömüldüler. Müslüman Türk olarak büyütülen Sude’nin, aslında bir Hıristiyan Ermeni olduğunu algıladığında, Gül Nine’si ile dedesinin hayatlarını ve ölümlerini yorumladığı bir acı mısra sanki bu deyiş. 1915 bir vurmuş, pir vurmuş Sude’ye ( ve yazarına da) anlayacağınız: Gül Hanım diyor herkes ona. Hanım gül. Gülmüyor. Dikenleri uzuyor. Kayıtlarda adı Ayşe diye geçiyor. Kağıt üstünde bir isim. Kocası Melkon, Melkon’un babası Avadis, annesi İhsabet. ihsabet’in babası Garabet, annesi Nazlı. Gül Nine’nin babası Agop, annesi Maryam. Peki ninemin asıl adı neydi? Aile adları neydi? Peki dedemin adı neydi? Anası ona hangi adla seslenerek ninniler söylemişti? Filiz Özdem, yazısında isyan ediyor adeta. Ama bu isyan, edebî olarak gerçekler ve gerçekliklerden geçerken, son derece başarılı bir biçimde rüyalardan, hayallerden, yazarın kendine has edebi fantezilerinden de geçerek; korkuyu destanlaştırıyor -ne yazık ki-. Ama galiba yazarın başka çaresi de yok. Zira edebiyata sığınan her şey edebileşebilir neticede. Korku Benim Sahibim, zamanın yüzeyi ile yetinmeyip, onu neredeyse altüst eden bir edebî güce sahip. Bu arada, küçük Sude’nin, kendisine aşılanan dini öğretiye karşı olan isyanı yüzünden, babasının onun sırtında kırdığı oklavayı da anmadan geçmeyelim; korkunun dehlizlerinde daha fazla dolaşmadan tabii. Korku Benim Sahibim, Filiz Özdem’in ilk romanı. Olağanüstü olgun bir yazı bu. Filiz Özdem’in edebiliğinde bize ait; modern Türk edebiyatının beklentilerine karşılık verebilecek pek çok anlatım işaretleri var. Yazarın, aynı zamanda Batı edebiyatının anlatım özelliklerini de özümsediği görülüyor. Romanda, korkunun odaklarından biri olan Türk-Ermeni sorununun da -aslında sadece bir proje olan o spekülatif edebiyat yaklaşımlarından azade-, ne kadar sahici, duyarlı ve özenle işlendiğine dikkat çekmek isterim. Korku Benim Sahibim, bir roman. Ancak, klasik ve modern Batı roman formatından çok farklı bir yapıda; beni çok heyecanlandıran, bize yakın duran yeni bir roman formatı denemesi. Filiz Özdem’in, gelecekte yazacağı romanlarla dünya edebiyatında bir yer edineceğini düşünüyorum.

Filiz Özdem: ?Geçmişiyle yüzleşmesi gereken toplumun kendisi?
Ağustos ayında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ?Korku Benim Sahibim? adlı romanında Mardinyanlar?ın oğlu olan dedesi Majak ve Nakkaşyanlar?ın kızı olan dedesinin annesi Gülünya?ya gerçek isimleriyle yer veren Filiz Özdem, şunları söylüyor?

Romanınızın kahramanı Sude üzerinden anlattığınız romanda ?aile geçmişiyle yüzleşme?yi yazmaya sizi iten neydi?

Romanımın konusu Sude adında genç bir kadının iç içe geçen arayışları ve korkuları… Anlattığım arayış ve korkular kişinin varoluşunu çevreleyen unsurlar. Sude hayatın anlamına dair ipuçlarını sevgiyi elde etmek ve kaybetmek ikilemi arasında bulmaya çalışıyor. Ancak onun arayışı etnik bir kimlik bulma ihtiyacına dayalı değil. Ama etnik kimlik de hayatın bir parçasına dair ve hayata bir anlam ulamak isteyen kişi etnik kimliğinin de gerçeklerini bulmak ister. Burada geçmişiyle yüzleşmesi gereken tek tek kişilerden çok, toplumun kendisidir.

Romanda Sude?nin dedesi ve Gül Nine?nin Ermeni kimliğini öğrenmesine dayalı olaylar, yazar olarak size ek bir sorumluluk yükledi mi?

Yazarın sosyal ve tarihsel sorumlulukları herhangi bir insanınkinden fazla değildir. Yazmak ise bir sorumluluk alanı olmaktan çok bir özgürlük alanıdır. Bu özgürlük alanında insanlara sorumluluklarını hatırlatmaya değil, insanların yaşadıklarını anlatmaya çalıştım.

Aslında ailesinde Ermeni kökenli kimseler olduğunu bilenler sizce neden çoğunlukla bunu yadsıyor veya susuyor?

Birincisi, çok küçük yaşta Müslüman ailelerce sahip çıkılan çocuklar kökenlerinden habersiz büyümüşler. İkincisi, ailesinde mühtedi dede veya ninesi olan çoğu kişi, onların Ermeni kökenli olduğunu bilmiyor, çünkü geçmişi bilen yaşlılar hayatta kalmanın koşulu olarak susmayı benimsemiş ve hâlâ susuyorlar. Elbette bu durum kuşaktan kuşağa farklılaştı. Üçüncü, dördüncü kuşaktan genç insanlardan gerçeği öğrenenler etnik kökenlerini yadsımıyor. Ama suskunluk bir gelenek olarak sürüyor. Ben de romanımda bu susma duvarlarını anlattım. Ailemin kökeninde de Ermeni asıllı büyük nine ve oğlu var. Romanımın gerçeğe dayalı yanı ailemin kökenini araştırırken karşılaştığım, geçmişinde benzer öyküler olan pek çok insanın anlattıklarıdır. Bu romanda Sude?ye dedemi ödünç verdim.
Kaynak: http://gokcenbdinc.com/yazi_detay.asp?ID=8985582

Kitabın Künyesi
Korku Benim Sahibim
Filiz Özdem
Yapı Kredi Yayınları
İstanbul, 2007, 1. Basım
128 sayfa

Filiz Özdem (İstanbul, 19 Temmuz 1965)
İtalyan Lisesi?nden mezun olduktan sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü?nü bitirdi, aynı bölümde yüksek lisans programına devam etti. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, yazıları, yorumlayıcı sanat metinleri ve çevirileri yayımlandı. Urfa, Balıkesir, Mersin, Mardin, Kars, İstanbul üzerine şehir monografileri hazırladı. Yapıtları Şiir: Saydam ve Seyirci, Maltepe Sanat Galerisi Yayınları, 1999. Roman: Korku Benim Sahibim (YKY, 2007), Düş Hırkası (YKY, 2009), Yalan Sureleri (YKY, 2010). Çocuk kitapları: Kitap Kurtları İçin Hayvanlar Âlemi / Doğadaki Dostlarımız (YKY, 2010); Yeryüzünden Binbir Efsane / Bakır Dağlar, Kör Kuyular, Büyülü Kuşlar (YKY, 2010); Kuşlar Bize Neler Söyler? (YKY, 2010). Çeviri: Fildişi Kulenin Dışından, Pier Paolo Pasolini (Belge Yayınları, 1991); İçimdeki Şahmaran, Luigi Malerba (Telos Yayınları, 1998); Atalarımız, Italo Calvino, Çevirenler: Rekin Teksoy, Filiz Özdem, Neyyire Gül Işık (YKY, 2008); Dere Tepe Ters, Italo Calvino (YKY, 2009); Ağaca Tüneyen Baron, Italo Calvino (YKY, 2009); Pinokyo?nun Maceraları, Carlo Collodi (YKY, 2010); İstanbul, Edmondo de Amicis (YKY, 2010); Neşeli Hikâyeler / Büyümüş de Küçülmüş, Carlo Collodi (YKY, 2010).

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro