Korkunun Toplumsal Fonksiyonu

korkuTarih içinde, kollektif korku nesnelerinin sürekli değişimine tanık olunur. Bununla birlikte, şu ya da bu döneme özgü koşulların ötesinde bu türlü bi­çimlere girme aralıksız olarak devam ederken, korku sürüp gider. Durum böyleyken, bu sürekliliğin bir anlamı olması ve her zaman bilincinde olunmasa da bu heyecanın tüm toplumun hayatı içinde önemli bir rol oynaması pekala mümkündür .
Oysa bu korkuların düzenli olarak ve ısrarla tekrarlanması olgusu iki hipoteze bağlanır: Kısır olan ve her şeyi rastlantıya indirgeyen birinci hipotez, vakaların çokluğu ve açıklanması gerekli miktar kar­şısında direnemez. Buna karşılık, bu kollektif heyecanların bir anlam, yani grubun varoluşu açısından bir fonksiyon taşıdıklarını belirten ikinci hipotez bize çok daha ilginç görünüyor.

Sonuçta, kollektif korkuların bu tek tek geri dö­-
nüşünü, bütün topluluklarda kronik olarak varolan
gizli bir tür “ihtiyaçla” açıklamak oldukça çekici gibi
görünüyor. Daha önce belirttiğimiz gibi bir korkunun
diğerini neredeyse hiç ara vermeden kovması
bir olgudur. H. P. Jeudy bu konuda şunları
söyler: “Çünkü toplumsal bünye sürekli olarak,
kaygısına sunulan figürlerin bekleyişi içindedir.”
Böylece neredeyse aralıksız olarak insan grupları­
nın zihnini kuşatan korkular bir açıklamaya kavu­
şacaktır: bu korkular, bu beklentiyi gerçekleştirmeye
yönelik içeriktir. Ve bu tür eğilim içinde kaygı
sözkonusu olduğuna göre, toplumsal hayatın korkularla
dolu olmasına şaşırmamak gerekir. Hatta topluluğun
imgesel ürünleriyle ilgili bir ihale açtığı ve
kendi iç sarsıntısına katkıda bulunduğu bile söylenebilir:
uzun çağlar boyunca, kollektif bilinçaltından
doğan korku nesneleri, bir kıyıya çarpan dalgaların
düzenli hareketiyle zihinsel tasarımlar sahnesine
çıktılar.
Böylece en tuhaf yaratıklar gün yüzü görebildiler.
Ne canavarlıkları ne de olasılıktan uzaklıkları
onları gözden düşürmeye yetmedi. Tam tersine, olanaksız
olana ve biçimsiz olana bir susamışlık vardı:
bundan o kadar çok korkulur ki, bir yerlerde olmaması
düşünülemez. Rasyonel garanti ve doğruluk
konusunda eli sıkı olan korku, bir düş gücünün,
hızla kargaşalara dönüşen bütün fantezilerini destekler.
Dönem bir savaşla, bir salgın hastalıkla,
ekonomik bir krizle birazcık sarsılsın ve korku sefaIete
ve güvensizliğe bağlansın, hemen korkutucu
canavarlar her taraftan belirirler. Duyarlılığın ve
çabuk kanıcılığın arttığı bu altüst olmuş dönemlerde,
hayatın güçlükleri, korku faktörlerınİ çoğaltmak
üzere gerçeküstünün ihtiyaçlanyla birleşirler. Şeytan
burada kendisi için bir yer bulur ve onunla birlikte
ona az çok körükörüne bağlı bir karanlık güç­
ler süiiisü, cinler, ejderhalar ve diğer büyülü güçler
devreye girerler. Bunların modern biçimleri de hala
oradan alınır.
Bununla birlikte bir “korku ihtiyacı”nı ortaya
atmak ne ölçüde doğrudur? Böyle bir “istek” ilk an-
da sağduyuya aykın düşer: bir grubun üyelerinin
keyifle biraraya toplanabilecekleri ortamlar (karnavallar
ve festivaller gibi) aradıkları veya bir olayı
birlikte kutladıkları (törenlerde olduğu gibi) düşü­
nülürse, açıkça hoş olmayan kollektif deneyierin de
bir “arzu”ya denk düştüklerini düşünmekte tereddüt
edilir.
Oysa daha yakından bakıldığında, paradaksun
belki de gerçek olmaktan çok görünüşte olduğu farkedilir.
Bu fenomen türünün fiilen gözlendiği durumlar
vardır. Örneğin vücutta iradi olarak yara
açma yöntemi (bazen vücuttan bir parçanın kesilmesine
kadar giden), bir bireyi bir grubun tam üyesi
yapmak için sıklıkla kullanılmıştır. Ve bir bahaneyle
bundan kaçmak sözkonusu kişilerden hiçbirinin
aklına gelmemiştir. Aksine her biri bunu şiddetle
istemişler ve sabırsızlıkla bu onurlandıncı yara
izlerine sahip olmayı beklemişlerdir. Gruba kabul
edilmek için gerekli bu yaraları korkaklığından
dolayı reddeden ‘bir kişi, yanında biyolojik ölümün
çok önemsiz kaldığı gerçek bir sosyal ölifme denk
düşen bir gözden düşmeye maruz kalacaktır. Bir
horgörü nesnesi haline gelecek ve arkadaşlarının
alaylarına ve hatta zulümüne hedef olacaktır. Bü­
tün değersiz işler ona verilecek ve çocuklar bile ona
saygı duymayacaktır. Sonuçta kanını akıtmak daha
tercih edilir bir şey olacaktır.
Şu halde bir korku bir topluluğu sardığında, dö­
nemin toplumsal hayatının özünü bir noktada toplar.
Bu sıfatla ve orada yaptığı etkilerle, korkunun
toplumsal hayat içinde bir roloynadığı ve bir fonksiyon
yerine getirdiği (neden olmasın?) varsayılabilir.
Bu, üç tamamlayıcı bakış açısından anlaşılabilir.
İlk olarak, bir korkunun tırmanışı bir belirti gö­-
revi görebilir ve gruba, imgesel ürünlerinin, umut-
larının ve umutsuzluklarının gızli içerikleri hakkında
bilgi verebilir. Politik sorumlular, bireyleri kuşatarak
heyecana bağlı altüst oluştan kişisel olarak etkilenmemek
için eleştirel anlayışlannı yeterince koruyabilirlerse,
bu korkunun, yönettikleri kişilerin
kaygılarını yansıtmasından faydalanabilirler. Muhtemelen,
korkulan şeyin gerçek veya varsayılan sakıncalarına
karşı önlem almak için dönemi kavrama
yeteneklerini kullanmalan mümkün olacaktır.
Sükunet ve tehlike yokluğu, hareketlenmeye .elverişli
deg-ildir: anlık sükunet nedeniyle riskler dikkate
alınmaz. Buna karşılık korku, hoşgörürlüğü ve
vurdumduyrnazlığı yokeder ve grubu uyuşukluğundan
kurtararak kendi aktivitesine ve dinarnizmine
sokar.
Öte yandan korku, politik veya dinsel iktidann
eksikliklerini veya taşkınlıklannı ortaya koymaya
yarayabilir. Bu iktidar güçsüz düştüğünde veya
baskı uygaladığında ve resmi temsilciler görevlerini
yerine getirrnediklerinde, yani kendileri ve görevleriyle
ilgili olarak, güçsüz, düşmüş, sarsılmış veya
baskıcı bir imaj verdiklerinde, gözlerini onlar üzerine
diken kitle içinde derin bir huzursuzluk başgösterir.
İktidar boşluğu veya iktidarın aşın sertliği de
toplumsal istikrarsızlık faktörleridir. Alıştıkları
ayar noktalarından yoksun kalarak, bu boşlukla veya
bu taşkınlıkla karşılaşan toplumsal grubun üyeleri,
kendi kaygıianna terkedilirler ve bu kaygı krizin
belirtisidir. Bu durumda, çılgına dönmüş bireyler
her yerden huzursuzlukianna çareler ararlar.
Benzer durumlarda buldukları çözümler her zaman
en iyi çözümler değildir. Bazen körükörüne boyun
eg-dikleri ikame çözümler de korkunun oğullarıdır
ve böylece korkuyu ertelerler ve çoğaltırlar. Fakat
her şey, boşluğun yarattığı başdönmesinden, hatta
belki de sımsıkı sarmanın boğuculuğundan daha
iyidir. Michelet, büyücü kadını hiç tereddüt etmeden,
“umutsuzluk zamanları”nın, yani “doğal görevlilerin”
artık işlerini yapmadıkları bu Orta Çağ dö­-
nemlerinin çağdaşı olarak görürken, bunu belirtmek
istiyordu: senyör veya rahip görevini yerine getirmediği
için bu işler, daha doğrusu bu işlerin deği­
şik biçimleri büyücü kadınlara düşüyordu. Senyar
kalesine kapanarak, kilise kesimiyle sertlik yarışı­
na girişirken, yarattığı ürküntüye rağmen büyücü
kadında güven verici güçler bulunması çok anlamlı
görünüyor: bu kadın tedavi eder, teselli eder, ölülerle
uğraşır, tartışmayı öğretir. Büyücü olarak büyü
yapmaktan çok doktorluk yapar, kehanette bulunur,
dahası bu düzenin yıkılacağı vaadinde bulunarak
yeni bir düzen umudu yaratır.
Bu şekilde anlaşıldığında korku, kurumsal sağ­-
lığın ciddi bir göstergesidir ve bu küçümsenecek bir
nitelik değildir.
Korkunun bir topluma sunduğu ikıncİ hizmet,
toplumun kendi bilincine varmasını sağlamaktır.
Ve bu önemli bir olgudur, çünkü bu tür bir deneyde
bulunmayan bir topluluk, bir bireyler koleksiyonundan,
kötü bir biçimde bağlanmış ve fonksiyonel
olafak işlemez bir kümeden başka bir şey deği1dir.
En ufak bir kriz bu yapay oluşumda, er ya da geç
çöküşe ve sözkonusu kitlenin yokolmasına neden
olan tamir edilemez çatlaklar yaratır. Tarih, zamanında
birliklerini sağlayamadıklan için, dağılan,
köleleşen veya bir başka halkın içinde eriyip giden
bu gruplann örnekleriyle doludur.
Bunları söylerken kuşkusuz tek kurtuluş yolunun
korkuda olduğunu iddia etmiyoruz, sadece korkunun
bazı yönleriyle yararlı olabildiğini söylüyoruz.
Bize göre aynı anda aynı endişenin paylaşılma-
sı, ortak olarak yaşanan durumun algılanmasını
kolaylaştırabilir: paylaşılan heyecan, aynı şeyleri
yaşayan, aynı şeylerden korkan diğerlerinin, benzerlerinin
varlığına tanıklık eder. Duygusal yakınlık
bireyleri birbirine yaklaştınr, oysa normal zamanda
doğal egoizmler uzak kalma eğilimindedir.
Normalde rakip olarak görülen öteki, zor dönemi
atiatmak için güvenilebilecek potansiyel bir müttefik
olarak görülmeye başlanır. Herkes korkar ve bazılan
diğerlerinden daha fazla korksalar da, birlikte
korkma olgusu ikili bir anlam kazanır: yalnızlık
azalırken, dostluk ve dayanışma bağlan ters orantı­
lı olarak artar. Sonuçta coşkulu bir topluluk sözkonusudur.

Son olarak, bütün insan gruplarının hayatında,
resmi takvimde yeralan ve grubun kendisi tarafından
düzenlenen bayramlar ve törenler gibi bazı
olayiann devresel bir önceden bilinen geri dönüşü­
mün önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Fakat bazen
hiç beklenmedik ve beklenmedik olduklan için
de bozucu nitelikte olan olayiann yaşandığı da olur:
savaşlar, ayaklanmalar, ekonomik krizler bu türdendir.
Bazen birtakım ön belirtilerin, özellikle
uyanık bazı kişilerin yaklaşan tehlikeyi öngörmelerini
sağladığı doğrudur, fakat bir yandan büyük ço­
ğunluk böyle bir algılama gücünden yoksundur ve
öte yandan olayın aniliği ona genellikle bir şok etkisi
kazandınr. Toplumsal hayatta şu ya da bu dö­
nemde birdenbire beliren korkular, bu ikinci kategoriye
girerler ve öyle sanıyoruz ki bunlann yarat-
tıklan sansıntıyı yeterince vurguladık
Bununla birlikte biraz mesafe koyarak, dehşet
anlan ve felaketler gibi bayramiann ve törenierin
de, grup hayatı için önemli anlan temsil ettikleri ve
grup için aynı derecede gerekli olduklan düşünülebilir.
Bunlar olmadan her şey donuk ve renksiz kalır.
Monotonluğu ve olağanlığıyla birlikte gündelik
olan hakimiyetini kurar. Bu evrelerde, eğer aktivitesi
bu karşıt etkilere maruz kalmazsa, kendi kü-
çük kaygılan içinde boğulan her birey bunaltıcı bir
sıkıntının kurbanı olur. Bu açıdan ve “makul”
oranlarda kalmalan koşuluyla, bir halkın tarihinin
en zor dönemlerinin bile onun için gerçek bir diriliş
gibi olduğu söylenebilir: bu dönemler yenilik getirirler
ve herkesin çok istediği rutinden kopuşu sağ­
larlar. Bu istek yalnızca aynı olanın sıkıcı tekrarıyla
değil, aynı zamanda, normal dönemde bireyi her
yönden kuşatan ve dolayısıyla kurtulmak istediği
zorunluluklar ve yasaklar ağıyla da açıklanır. İnsan
sürekli olarak varoluşunun gülünç veya ciddi
ağırlıgma bir alternatif arar. Genel olarak bunu,
eğlenceleriyle ve çılgınlıklanyla şenliklerde bulur:
neşe, düş kırıklığına uğamış ve günlük olaylardan
dolayı gerilmiş bezginliğe karşılık verir. Şu halde
zorlayıcı bir düzenden kopmak, kendi toplumsal rolünden,
kendi kişiliğinden sıynlmak sözkonusudur:
kendini yenilemek, kendi varlığının derinlerinde
unutulmak üzere (geçici olarak) oraya kapatılan bu
gizli boyutlan yeniden bulmak gerekir. Fakat itkilerimiz,
arzulanmız, en azından kısmi ve tekrarlamalı
olarak tatminleri gerektiren bir canlılığa sahiptirler

Festivaller ve karnavaller her dönemde, gevşe-
meyi ve değişimi, değişim yoluyla gevşemeyi getirme
görevini üstlenmişlerdir. Bunlar belli bir tarihte,
düzenin yerine geçici bir düzensizliği geçirirler,
sükuneti gürültü patırtı izler, çalışma kesintiye uğ­
rar, günlük kaygılar unutulur. Bütün enerjiler yeni
yollara yöneitilir ve normal zamanda uygulananın
tersi ifade biçimlerine kavuşur. Böylelikle insanlar
tanımasalar da birbirlerine yaklaşırlar, çekinmeden
birbirlerine dokunurlar, sokaklarda dans ederler,
kılık değiştirirler. Günlük hayatın ölçülü hareketlerinin
yerini bazen bitkinliğe kadar varan sınırsız
bir ajitasyon alır. Aşınlık öyle boyutlara varır ki, bu
neşe ve taşkınlık günlerinin ertesinde normal düzene
geri dönüş, Rio karnavalında veya Münih’deki
Bira bayramında olduğu gibi, bazen onlarca olabilen
ölülerin ve yaralıların sayımının yapılmasıyla
başlar.

Korku da, en azından belli bir biçimde, şenliklerinkine
benzer bir roloynamaz mı? O da, heyecanın
tırmanmasına ve alışkanlıklann altüst olmasına
yolaçarak, sıkıntı ve monotonluk çemberini kırar. O
da ilgiyi başka alanlara çeker ve duygusal hayatı,
dönüklüğün, yavanlığın, daha önce görülmüş olanın
dışına çıkanr. Şunu görmek gerekir ki, endişe verici
görünümlerine ve yarattıklan kaygıya rağmen
korku nesneleri, tekdüze bir evren içinde çıkış yaparlar.
Yaptıklan karşıtlık etkisi, duygusal hayat
karşısında, şenliklerinkine çok benzer bir roloynamalarını
sağlar. Her şey yavanlıktan daha iyidir.
Ve bunun bilincinde olmasalar da insanlar kendilerini
oyalayan şeyi minnettarlıkla karşılarlar. Korku
karşısında hiç kimse kayıtsız kalmaz: halk veya birey,
herkes kendini onunla ilgili hisseder. Konjonktür
tarafından kışkırtılan tasarım ve imgelem fonksiyonları
uyanırlar ve ne kadar kaygılandıncı olur-
larsa olsunlar (ve tam da böyle olduklan için), her
günün olaylannın donukluğuna son veren heyecanlan
beslerler. Bütün durumları için doğru değilse
bile, bir korkunun tırmanışıyla birlikte düşler (ve
aynı zamanda kabuslar) kanatlannı açarlar.
Yukandaki saptamalar, bir toplumun hayatı­
nın, düşük heyecan dönemleri ve duygusal olarak
yoğun dönemler arasındaki birarada geliş temeline
dayandığını düşünmeye iter. Canlı bir organizmanın,
temel fonksiyonlan açısından biyolojik ritmierle
yönlendirilmesi gibi (uyanıklık-uyku, çalışmadinlenme,
karşı cinsten bir eş arama-kayıtsızlık),
bir topluluk da, benzetme yoluyla “toplumsal ritmler”
olarak adlandırılabilecek şeye ihtiyaç duyar.
Bunlann dinamiklerini açıklamak için, yukanda
belirttiğimiz psikolojik nedenlere, daha sosyolojik
nedenler eklemek gerekir: bu sosyolojik nedenler
esas olarak, her grubun bu ihtiyacı içinde, grup hayatının
korunmasını sağlayan bireyler üstü bağlan
sürekli olarak güçlendirme görevini üstlenirler. İletişim
ihtiyacı, birlik ihtiyacı. İnsanın sapma kadar
toplumsal bir hayvan olduğu yeterince söylendi ve
tekrarlanmadı mı? Fakat grubun üyelerini birbirine
yaklaştıran, onlan birbirine bağlayan şey üzerinde
de düşünmek gerekir. D. Sibony’ye157 göre bu bağ,
korkudur. Bütün hayran bakışlan üzerinde toplayan
Freud’un İdeal Baba modelinin ileri süreceği
gibi “Şefi kızdırmaktan, onun sevgisini kaybetmekten,
cezalandınlmaktan, kınanmaktan duyulan
korku” değil. Bir başka korku sözkonusudur: “Şeften
duyulduğu iddia edilen korku, bir gözboyamadır,
çünkü Şefkorku yaratmaz: korkuyu yapan, birleştirdİğİ
korkuyu yapan gruptur: grubu birleştiren
ve kendisiyle birleştiren grup-korkusudur, her bireyin
gruptan korkması, aile ocağının dışında veya
içinde suçlu duruma düşmekten korkması, vb. anlamında
gruptan duyulan korkudur, fakat aynı zamanda,
bütün grubun hissettiği ve onun dokusunu,
hatta ilmiklerini oluşturan korkudur; her bireyin
taşıdığı ve onu taşıyan bu korkudur; her bireyi bağ­
layan ve buraya bağlanmaya iten, bütün bir grubun
dokuduğu bu korkudur”. Her bireyi endişe verici
dışlanma olasılığını ortadan kaldırmak için ilişki
aramaya iten şey kuşkusuz, olası ve ürkütÜcü dış­
lanma kaygısıdır, fakat aynı zamanda, grubun kendisinin
yarattığı ve yaydığı korkudur, “belli bir boş­
luk çevresinde” oluşan korkudur. Kollektif bilinçaltındaki
bu şaşkınlık, açık bir şekilde kaygı düzleminde
yeralır. Dolayısıyla bu kaygı, bir içeriğe kavuşmadığı
sürece, “bir boşluğun” algılanmasıyla
ilişkide olduğu sürece devam eder. III. bölümde
kaygının, “nesnesiz bir korku” olduğunu göstermiş­
tik: kaygı bir biçime kavuştuğunda, korku “nesneleri”
kollektif bilinçte su yüzüne çıktığında, şaşkınlık
yaratıcı boşluk dolduğunda, rahatsızlığın azaldığını
belirtmiştik. Korku veya kaygı, ne olursa olsun, belli
bir duygusal ortaklık ortaya çıkar.

Bununla birlikte bu boşluk, toplumsal bünye
içinde ortaya çıkan ve orada, kendi tarzlarında örtük,
fakat yadsınamaz bir dayanışmanın gelişmesine
katkıda bulunan çeşitli akımlan ve titremeleri
unutturmamalıdır: örneğin bu, grubun vicdanını
rahatsız eden ve grubun ortak olarak katıldığı ve
zarar gördüğü bir deneyimden veya bir dramdan
(savaş, yahudi kıyımı, soykınm) çıkan bir duygu
olabilir. Psikoloji bize insanın kendi bilinçaltına
karşı “hile yapmayı” ne kadar istediğini göstermiş­
tir: bu şekilde hastınlmaya çalışılan her şey, bizzat
ona uygulanan bu baskıdan yeni güçler kazanmış
olarak çıkar: örtük olan suskun değildir. Ve şu ya
da bu derecede, şu ya da bu sebeple, ona yolaçan
nedenler ne olursa olsun (dinsel, politik veya diğer),
güçlü bir suçluluk duygusu duymayan bir grup (ne
de bireyler) yoktur. Bu gerçekliği bastırmak ve yad­-
sımak için yapılacak her girişim başarısızlığa mahkumdur.
Bazı bireylerin başvurduklan rasyonel
söylemin yadsımaları, bu bireylerin kurtulmak istedikleri
bir suç ortaklığının ek bir kanıtından başka
bir şey degildir. Rahatsızlığa karşı tek olanaklı çı­-
kış yolu kollektif olarak aranmalıdır. Bu nedenle
sözkonusu grubun üyeleri, bütün herkesi aynı anda
rabatlatmaya yônelik genel bir sona erdirme yolunu
benintserler. Kollektif kaygının giderilmesi genellikle
bir suçlunun belirlenmesiyle gerçekleşir.
Bu suçlunun kovulması, kitlesel olarak uygulanan
sembolik veya fiili öldürülmesi, gerilim durumunun
çözümünü getirir. Topluluk çıkarına olan şey
açıkça belirir: korkuda birlikteyken, yeniden kavu­-
şulan güvenlik ortamında da birlikte olmaya devam
etmek. Bu, D. Sibony’nin, “dışlanan unsurun fonksiyonu”
adını verdiği şeydir. Ve bu yazar, Freud’dan
yola çıkarak şu hatıriatmada bulunur: “Grubun
üyelerinin birbirlerini sevdiklerine inanmalannı
sağlayan saldınlara hedef olacak kenarda kalan bir
kişi olması koşuluyla, bir grup mükemmeldir, üyeleri
birbirlerini sevmeye hazırdırlar. “Dışlanan” veya
kenarda tutulan eleman, grubun “teminatıdır”,
orada ısıtılan sevginin hayat sigortasıdır ( .. .)”. İnsan
gruplan her zaman kendiliginden bir şekilde,
vazgeçilmez toplumsal bağlannın onlara getirdiği
şeyi ararlar. Bu durumda, biraz beklenmedik bu rolü
yerine getiren, korkudur.

Şu halde, şenliklerle ardarda gelerek, düzenli
aralıklarla toplulukların tarihinde yeralan korkular,
organik olarak, toplumsal hayatın kendi dinamiğine
bağlı gibi görünüyorlar. Neşe ve korku toplumsal
sahne üzerinde sırayla belirirler, birbirlerini
izlerler, birbirlerini çağınrlar, grubun “solunumunu”
sağlarlar. Bunlar ortaya çıktıklarında, kollektif
duygusallığın aksaklıklan, toplumsal dokudaki ger­
çek çatlaklar tamir olurlar ve böylece toplum sürekli
olarak yeniden oluşur ve dolayısıyla kurtulur. Bü­
tün karşıt çiftler gibi korku ve şenlik de, birbirlerine
cevap kurarken, karşılıklı olarak birbirlerini de
kurarlar. Bu ritm canalıcı bir öneme sahip olduğu
ve onancı olduğu için, her toplum bu negatif deneyleri
yapmak zorundadır. Toplum kaygısını, korkunun
ona sunduğu figürler içinde saptayarak kronik
olarak kanalize edemezse, kaygıya hakim olmak
için sahip olduğu araçlan kaybedecektir: anksiyetesi
gelişecek ve hızla grubu kaplayacaktır. Yukarıda
bahsettiğimiz boşluk duygusu, şu ya da bu şekilde
giderilemezse, grubun yıkımına ve yokolmasına yolaçan
(kökünün kazınması, bir başka halkın içinde
erime, parçalanma) eksiklik duygusu ortaya çıkacaktır.

Bu ritmler, halkların tarihi içinde her yerde varolduldarı
olçüde bize çok gerekli gibi görünüyorlar
ve bunlara bağlanmayan ayaklanmalar ve devrimler
yoktur. Korkunun ve şenliğin, kollektif hayatın
uç noktalarını temsil ettikleri düşünülürse, ayaklanmalar
ve devrimler her iki uca da ait olan ara
türler olarak görülebilir. Çatışkının biçimleri veya
J. Baechler’ın 158 deyişiyle “karşı-toplumlar”; bu yazardan
yola çıkarak o sırada başvurulan şiddetin
bile kontrollü olduğunu belirtelim: ”bu karşı-top-
lumlar, yıkıcı, klSa ve yanm olmayan bir hareketle
patlamazlar; şiddet daha çok, anlaşmazlıklan kabul
etmeyen ve onlan ortadan kaldırmak isteyen
(neredeyse değişmez bir başanyla) düzenin bir olgusudur.
“Şu halde bu fenomenlerle birlikte ortaya
çıkan belirgin düzensizlik, katlanılmaz bir şaşkınlık
yaratan anominin kendini göstermesinden baş­-
ka bir şey değildir.

Bu durumda, toplumsal hayatı yoğunlaştıran
bütün bu olaylar arasında derin bir yakınlık kurmak
mümkün gibi görünüyor. Bunlann “eşözlülü­
ğünü” vurgulayan M. Ozoufun  belirttiği gibi devrimde
de şenlik vardır:” Şenlik ve devrim ancak birlikte
soluk alarak yaşayabilirler.” Aynı yazann kalemi
altında,160 “vahşi federasyonlar” adlandırmasıyla
şenlikle birleşe9 ayaklanmaya gelince, o, korkunun
eyleme dökülmesidir: sessiz sedasız başlayan
bir köylü gösterisi, ”korkulu bir sevinç gösterisidir,
korkunun ve gücün karışımıdır. Köylüleri evlerinden
çıkaran, onları silahlarla ve sopalarla donatan,
onlan sokaklara döken, korkudur ( … ). Bu
şenliklerin kendiliğinden sahneye çıkışında, korkunun
ve neşenin kanşımı -ve onu eylemlerde yansıtan
şiddetin ve boşalımın kanşımı- çok belirgindir.” Ve
yukanda belirttiğimiz gibi, korkunun şenliğin bizzat
bağrıodaki aldatıcı fakat çok reel varlığı yine de şaş­
kınlık yaratabiliyorsa da, halk hareketlerinin kayna­
ğında yeralanın, devrime yön verenin, politik gerilimlerin
gevşemesine katkıda bulunanın, toplumsal
talebin ve mücadelenin motoru olanın yine korku
olduğunun saptanması hiç de şaşırtıcı değildir.

Pierre Mannoni
Korku
Çeviren: Işın Gürbüz
Iletişim Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika, Psikoloji, Sosyoloji
Anayasalarda İlginç Maddeler – Cemal Süreya

Anayasalarda İlginç Maddeler Fransız Anayasasında başka hiçbir anayasada bulunmayan bir madde var: “Özgürlük uğrunda çalışmasından ötürü zor gören herkes Cumhuriyet...

Kapat