Kristin Ross: “Rüyaları ve fikirleri eylemler üretir, tersi değil.”

Ortak LüksOrtak Lüks teori ve pratiğin iç içe geçtiği bir çizgide kurgulanmış harika bir kitap. Yazarın başka türlü olmasının olanaksız olduğunun altını çizdiği anlatı, tarihî ve siyasî teoriyi, eylemleri ve fikirleri sımsıkı örüyor. Kristin Ross, 1871 baharında dünyayı sarsan yetmiş iki günün, mucizevi başlangıcı ve trajik bitişiyle, olmuş bitmiş tarihini yazmak iddiasında değil. Aynı şekilde, yazar Komün’ü anarşizm/ komünizm eksenlerindeki bir tartışmanın parçası, yani bir fikir olarak, sadece saf felsefi açıdan tartışmayı da seçmiyor. Paris Komünü’nü “yaşanan ile tasarlanan diyalektiğinde” bir noktadan inceleyen Ross, kitabını da aynı diyalektik yöntemi kullanarak, Komün’ün hem tarihini hem teorisini göz kamaştırıcı biçimde bir arada tartışıyor.

“Yaşanan ile tasarlanan diyalektiğinde – tabir Henri Lefebvre’in – bir hareketin düşüncesi ancak onunla birlikte ve ondan sonra yaratılır: Hareketin kendisinin yaratıcı enerjileri ve aşırılığı tarafından açığa çıkarılır. Rüyaları ve fikirleri eylemler üretir, tersi değil.” (s. 17).

Hem bir şiar hem de peşine düşülen şeyin kendisi

Kristin Ross öncelikle Komün’ü belli bir tarih aralığında yaşanmış (ve fakat bitmiş) çok güzel bir rüya gibi anlatan bir bakış açısını reddediyor. Olayı kronolojik ve coğrafi çerçevesinden çıkarıp, genellikle içine sıkıştırıldığı zaman ve mekânın ötesine taşıyor. Yazara göre Komün bir muhayyile ve deneyim olarak Paris’in 18 Mart’ta işgalinden çok önce başlamıştı. İmparatorluğun son dönemlerindeki halk toplantılarıyla, bunlardan türeyen çeşitli birlik ve komitelerle, devrimci kulüplerde Komün fikri – Komün’den epey önce – ortaya çıkmış ve gelişmişti. Bu toplantılar esnasında pedagoji ve eğlencenin iç içe geçtiği Ross’a göre neredeyse Brechtçi bir kaynaşma söz konusuydu. Herkesin evrensel cumhuriyet bağlamında (milliyetçilikten arındırılmış biçimde) yurttaşlar (citoyen/ citoyenne) olarak adlandırıldığı toplantılarda hatipler söz alıyor, tartışmalar yapılıyor, neticede insanlar birbiriyle temas ediyordu. Zamanla toplantı mekânları daha belirgin ideolojik konumları olan kulüplere dönüşmüş, çoğunun düzenli konuşmacıları olmuştu. Fakat her zaman “orateurs de hasard” denilen, ilk defa söz alan amatör konuşmacılar tartışmalara katılıyordu. 1869’un ilk aylarından itibaren bütün toplantı mekânlarında Komün talepleri yükselmeye başlamıştı. Belleville gibi devrimci kulüplerde konuşmalar “vive la Commune” nidasıyla başlayıp bitiyordu. Komün hem bir şiar hem de peşine düşülen şeyin kendisiydi. Ortak Lüks baştan sona bu ikisini birbirinden ayırmanın imkânsızlığı üzerine.

Aynı şekilde, birçok anlatının aksine Kristin Ross’a göre Komün Mayıs sonundaki katliamın ardından bitmedi. Katliamdan kaçmayı başararak İngiltere ve İsviçre’ye yerleşen Èlisée Reclus, André Leo, Paul Lafargue, Gustave Lefrançais gibi komünarların izini süren Ross, mültecilerin Marx, Kropotkin ve William Morris gibi insanlarla bir arada çalıştıklarını ve 1870’ler ve 80’lerde ürettikleri düşüncelerde ve eylemlerinde Komün’ün yaşamayı sürdürdüğünü (survie) ortaya koyuyor.

Marx Paris Komünü’nün en büyük başarısının “kendi işleyen varoluşu” olduğunu söylerken benzer bir şeyin altını çiziyordu. Komünarların gündelik hayatta yerleşik hiyerarşi ve ayrımları – öncelikle de bedensel emek ile sanatsal/ düşünsel emek arasındaki ayrımı– sarsmaları, Ross’a göre uygulamaya koyabildikleri bütün yasalardan daha önemliydi. Kelimeler ve imgelerle oynama lüksüne sahip olanlar ve olmayanlar gibi bir yarım aşıldığında, harekete geçirilen kabiliyetler yasalardan ya da kurumlardan daha önemli hale gelmişti. Kristin Ross bir yandan Marx’ın Komün’ü nasıl takip ettiğini anılar ve mektuplara dayalı bir tarihsel anlatıya dönüştürürken, öte yandan ardından yazdıklarında Komün’ün hayaletinin ne kadar ciddi bir yer tuttuğunun analizini yapıyor.

Ortak Lüks Komün’ün düşünce çizgisini (La Révolté ya da Commonweal gibi dergilerde yer alan yazılar ve fazlası) ve benzer eylem denemelerini (küçük ölçekli komün örnekleri) on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar takip ediyor. Kitap her ne kadar güncel örneklerle ilişki kurmak için bir çaba harcamasa da, altını çizdiği fikirler ve eylemler Paris Komünü’nün bugün hâlâ yeni (!) siyaset biçimlerine ilham verdiğini gösteriyor. Evrensel Cumhuriyet ideali, sömürgecilik eleştirisi, kent ve kır ikiliğinin reddi, müşterek mülkiyet ve ekolojist yaklaşımlar, eğitimin otorite ve disiplini yücelten yöntemlerden arındırılması, bu fikirlerin ve uygulamaların başında geliyor. Aşağıda sadece birkaç fikrin bugün hâlâ ne kadar güçlü yankı bulduğuna değineceğim, fakat bu harika kitabı okuyanlar daha onlarca başka patika izlemenin mümkün olduğunu görecekler.

Coğrafya dünya yurttaşlığının yolunu açar

Komün çerçevesinde geliştirilen siyasî fikirlere farklı kişiler farklı isimler (komünizm, anarşist komünizm, kolektivist anarşizm, vb.) verse de Ross ortak noktaların altını çiziyor. Komünarların tamamının benimsediği Evrensel Cumhuriyet fikri “bütün yerel inisiyatiflerin oluşturduğu gönüllü birlik,” “özerk kolektiflerin özgür birliği” veya bir “özgür halklar konfederasyonu” olarak tasavvur ediliyordu (s. 47). Komün’ün ardından Morris, Marx, Reclus, Kropotkin ve diğerlerini birleştiren ve aralarında sürekli bir etkileşim olmasını sağlayan, her birinin kendi için seçtiği ideolojik -izm’den bağımsız olarak, hepsinin devletin iktidar ve otoritesini reddi ve yerel düzeyde var olan özgür birliklerin gönüllü olarak meydana getirdiği büyük bir federasyona dayalı bir toplumsal dönüşüm anlayışıdır. Komünal özerkliğe ve bu özerk birimler arasında kurulan gevşek bir birliğe dayanan devrim.

Komünarlar ulus-devlet fikrini ve sınırları, milliyetçiliği ve sömürgeciliği, “milliyetin hücre rejimini” reddediyordu. Reclus, millî ve dinî nefretler bizi ayıramaz, diyordu, zira bizim tek dinimiz doğayı incelemektir ve tek ülkemiz dünyadır. Komünarlar devlete, parti siyasetine, millete ve piyasaya pek ya da hiç yer bırakmayan bir insan hayatı anlayışını paylaşıyordu. Doğa anlayışları çerçevesinde enternasyonalisttiler. Sadece bilimin ortak bir dil sunması anlamında değil, aynı zamanda da millete dayalı algıların ve sınırların doğal ortamın tüm kapsamıyla incelenmesine engel teşkil etmesinden dolayı. Yapay ulus-devlet sınırlarını reddeden bir coğrafya anlayışı, aralarında çok sayıda coğrafyacı olan Komünarlar için dünya yurttaşlığının anahtarıydı. Reclus’nün en önemli eseri olan birkaç ciltlik dünya tarihi kitabına Homme et la Terre (İnsan ve Dünya) ismini vermesi, enternasyonalist fikirlerin ekolojiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Son yirmi yıldır güçlenen anti-kapitalist hareketin de benzer bir çizgide ilerlediğini izlemek mümkün.

İnsanın doğayla (ve elbette insanın insanla) olan ilişkisini – birazdan daha detaylı göreceğimiz gibi – işbirliği ve dayanışma perspektifinden ele alan Komünarlar, yaptıkları ekolojik analizler ve önerdikleri doğal dünyayla sürdürülebilir bir etkileşime girmeyi sağlayacak uygulamalarda öncüydüler. Komün sırasında Batignolles bölgesinde hayata geçirilen müşterek mülkiyete dayalı deneysel bahçecilik yöntemleri bu uygulamalara örnekti. Bugün dünyanın bütün şehirlerinde kentli nüfusun minik de olsa bir bahçe sahibi olmaya çalışmaları, hafta sonlarını kiraladıkları küçük arazilerde çapa yaparak, sebze toplayarak geçirmeyi arzulamaları; kent ve kır ikiliğinin (modern– geri kalmış) bir kenara bırakılması bir yana, doğaya yönelmenin son derece makûl bir tercih haline gelmesi; birbiri ardına kurulan tarım kooperatifleri, ABD’deki coop tarzı taze meyve sebze pazarlarının başka şehirlerde de yaygınlaşması gibi yeni oluşumlar, Komün’ün attığı tohumların uzun süre kar altında kalsa da filiz verebildiğinin işareti.

Müştereklerimiz

Engels 1875’te August Bebel’e yazdığı mektupta Fransızca commune kelimesinin karşılığı olarak Almanca Gemeinwesen kelimesini önerir: tam anlamıyla bir devlet olmayıp “müşterek olarak var olan şey.” Versaylılar her ne kadar partageux (paylaştırıcılar) adını verdiği Komünarların ancak sefaleti paylaştıracağına dair propaganda yapsa da, “ortak lüks” fikri bambaşka bir dünya vadediyordu: herkesin her şeyin en iyisinden payını alacağı bir dünya (s. 79). Komün’ün önerdiği insan doğası ve evrim anlayışı bambaşkaydı, dolayısıyla bütünüyle farklı bir siyaset teorisi sunuyordu. Kropotkin’in Malthus ve Darwin’i eleştirdiği eseri Karşılıklı Yardımlaşma, doğadaki ve evrime içkin işbirliği ve yardımlaşmayı öne çıkarıyordu. İşbölümü, rekabet, pazar fikirlerinin belki Britanya’nın özgül koşulları için bir anlam ifade ettiğini ama komünal toplum biçimlerinin tarihini (örneğin Rusya’yı) göz ardı ettiğinin altını çiziyordu. Metchnikoff da insan toplumlarının evriminde asıl etkenin rekabet değil işbirliği olduğunu ileri sürüyordu. Anarşist coğrafyacı “her türlü varoluşun yasasının ortaklaşma” olduğunu yazıyordu. Morris’in İzlanda edebiyatına ve Kuzey’in kabile kültürüne hayranlığı bu örneklerin kapitalizm karşısındaki tahayyülü beslemesiydi. Başka bir dünya mümkündü!

İşbirliğini teşvik eden yeni tavırlar ve toplumsal yapılar günümüzde de siyasetin önemli parametrelerinden bir tanesi. Rekabetçi ve meta ilişkisine dayanan kapitalist toplumun sarsılmaz görünen iktidarı, farklı işbirliği ve yardımlaşma yöntemleriyle dönüştürülüyor. Piyasa paradigmasının tarif ettiğinden daha iyi, daha paylaşımcı ve daha fazla umursayan insanlar olduğumuzu fark etmeye başlıyoruz yavaş yavaş. Jay Walljasper’ın “müşterekler devriminin kıvılcımını çakmanın elli bir (çoğunlukla) basit yolu” dediği eylemler, aslında zaten parçası olduğumuz müştereklere yönelişimizi gösteriyor. İlk anda dünyayı değiştirmeyecek, basit bir eylem gibi görünse de piyasa mantığının ötesinde çeşitli fazla eşyayı paylaşmaya ya da ortak kullanmaya dayalı platformlar (örn. freecycle) bu noktada önemsiz değil. Günden güne güçlenen bu takas ve paylaşım ağlarında, yıllardır haber almadığınız bir arkadaşınızın mesajına denk gelmek başka türlü bir hayali cemaatin kurulmakta olduğunu hissettiriyor. Evet, bayandantemiz gibi onlarca klişe site olabilir, bunların binlerce üyesi olabilir. Öte yandan başka birileri, eski eşyalarını ihtiyacı olan birine hiçbir ücret talep etmeden vermeyi seçiyor! Değişim/mübadele değerinin ortadan kalkması ilk anda göründüğü kadar küçük bir adım olmayabilir. Herkesin birlikte katkıda bulunduğu zenginlikten herkesin pay aldığı bir dünya kolay kurulmuyor. Ancak bunun hayalini kurmadığımızı söyleyemeyiz.

Marangoz evlatlar yetiştirelim!

Komün’ün eğitim alanında yaptıkları en kalıcı sonuçlar doğuran yeniliklerdi. Kadınların eşit kol güçleri ve zekâlarıyla iş gücüne katılabilmesi için fabrikalarda ve iş yerlerinde kreşler açılması on dokuzuncu yüzyıl boyunca tüm dünyaya yayıldı. Bunun yanı sıra Jacotot’nun Evrensel Eğitim yönteminden hareketle geliştirilen bütünleştirilmiş politeknik ağırlıklı eğitimin de uzun vadeli etkileri olacaktı. Öğrenci ve öğretmen arasındaki mutlak hiyerarşi ve tek yönlü bilgi akışının faydasızlığına işaret eden Jacotot’nun fikirleri (Rancière’in Cahil Hoca kitabında mükemmel biçimde anlattığı gibi) sınıf ortamını eşitlikçi bir anlayışla yeniden düzenliyordu. Deneysel eğitimcinin Komün tarafından canı gönülden benimsenen birkaç düsturu vardı: her şey her şeydedir; yeni bir bilgiyi zaten sahip olduğu bilgiye bağlamaya herkes muktedirdir; herkesin zekâsı eşittir; zekâ bakımından cinsiyetler arasında tam bir eşitlik vardır; öğrendiğin şeyle başka her şey arasında ilişki kur. Bütünleştirilmiş eğitim çerçevesinde zihinle beden aynı anda gelişecek, herkes eksiksiz insanlar olabilecekti. Yani sadece elleriyle değil kafalarıyla da üretebilmek için bütün yetilerini kullanacaklardı. Eğitimliler-eğitimsizler ayrımına yol açmış olan uzmanlaşma zorlaması da ortadan kalkacaktı. Okullarda çocuklar neşeli ve genç öğretmenlerle oyunlar oynayacak, dine dair özellikle itaat ve korku aşılayan her şey okullardan uzaklaştırılıp, yerlerine hayvan ve ağaç resimleri, heykeller oyun alanları konulacaktı. Eğitimin temel hedefi şöyle tanımlanmıştı: “Çocuğa başkalarını sevmeyi ve onlara saygı duymayı öğretmek; çocukta adalet sevgisi uyandırmak; kendisine verilen eğitimin herkesin çıkarları düşünülerek verilmekte olduğunu öğretmek.” (s. 54).

Çocuğu ilkokula başlamak üzere olan endişeli ebeveynlerle temas halinde olanlar, şimdi, bugün, 2016 senesinde özgürleşmiş bireyler yetiştirmek arzusunda olan anne babaların gerçek hayalinin tam da böyle bir okul olduğunu yadsımayacaktır. Ev ödevi fikrinin bütünüyle reddedildiği, kesinlikle hiçbir ceza yönteminin kullanılmadığı, öğretmenlerin dışarı taşırmadan boyama ısrarlarının son bulduğu, çocukların okul süresi boyunca, sıralarında başı öne eğik oturma mecburiyetinin olmadığı, doğayla daha fazla iç içe, sanat derslerinin özgür işlendiği, bol bol spor yapılan, çocukların içinde mutlu oldukları bir okul düşlüyoruz. Sayısı azımsanmayacak anne baba, bir yandan çocuklarını millî eğitim müfredatı içinde maruz kalacakları otoriteye itaat, milliyetçi hamaset ve dinî yönlendirmeden kurtarmak isterken, öte yandan çoğu özel okulun sınav odaklı, yarış atı mantığından da kaçmaya çalışıyor. Kendi kuşağımda rastladığım iyi okullarda okuma, hukuk, tıp, mimarlığı kazanma gibi profesyonelliğe dair hayaller bugün tepetaklak olmuş vaziyette. O kadar çok insan “çocuğum matematik sevmeyebilir,” “isterse sadece resim yapsın,” “el işlerine yeteneği var, keşke marangoz filan olsa,” “herkes üniversite okuyacak diye bir şey yok” şeklinde cümleler kuruyor ki! Bu hayallerin büyük ölçüde şehirli ve orta sınıflara özgü olduğunu yadsıyamayız. Fakat çok daha geniş kesimler okulun “tabiattan tahtaya kalkacak” çocukları gömen bir mezar olmaması gerektiğini artık görüyor.

Dere kendi yolunu kendi açar

Kirstin Ross’a göre Komün’ü en iyi Reclus’nün Bir Derenin Tarihi kitabındaki dağdaki dereye atfettiği nitelikler anlatır. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyutlardadır, yüce falan değildir. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağdaki herhangi bir derenin gücü Amazon’dan fazladır (s. 19).

NAZAN MAKSUDYAN
26 Mayıs 2016 http://t24.com.tr/)

Ortak Lüks, Kristin Ross, Çeviri: Tuncay Birkan, Metis Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Felsefe, Makaleler
Germinal! Modern insanın kara yazısı…

Kara yazıyı, yazarlar, romancılar değil iktidar ve sermayenin işbirliği yazmakta nicedir. Ama geri sayım, Zola'nın başlattığı yerden, hâlâ devam ediyor....

Kapat