Kürek Mahkumu Şair!

kürek mahkumuİnsanlık tarihi boyunca idamdan sonra verilen en ağır ceza kürek mahkumiyetidir. “Forsa” ya da “ayağı bağlı” anlamına gelen “payzen” olarak da adlandırılan bu ceza, gemiciliğin gelişimiyle 20. yüzyılın ilk yarısında ortadan kalkar. Gemilerde kürek kuvvetine gereksinim duyulmaması, idam cezasının bile yanında kurtuluş olarak kabul edildiği forsalığı tarih sayfalarına gömer.

İlk teknelerde kürek çekme işini belli bir ücret karşılığında özgür insanlar yapmaktaydılar. Ancak, savaş gemilerinde sayısız tehlikelerle kaşılaşıldığından bu işe kimse yanaşmıyor, canını tehlikeye atmak istemiyordu. Bu yüzden, savaş gemilerinin kürekleri esirlere ve ceza olarak da azılı canilere, katillere çektirilmekteydi. 1701 yılında kürek mahkumu olan Martelle de Bergerac, gemilerin alt kısmındaki yaşamı şöyle anlatır: “Bir oturağın üstüne çivilenmiş altı kişi olduğunu düşünün. Neredeyse analarından doğduğu gibi çıplak. Birer ayakları kendi bulundukları oturağa basmış, diğer ayakları önlerindeki oturağa dayalı. Ellerinde yaklaşık 15 İngiliz kademi uzunluğunda kürek bulunmaktadır. Mahkumlar bütün kuvvetleriyle küreği çekerken önlerinde bulunan kürekçileri de aynı şekilde eğilmeye mecbur ediyorlardı. Çünkü kürek öndekilerin oturak hizasına kadar ileriye götürülmekteydi. Bu halde küreklerin uçları suya girince, kürekçiler çatırdayan oturaklar üzerinde ve ayakta, bütün kuvvetleriyle geriye yatıyorlardı.”

Ayağındaki zincirle oturduğu yere bağlı olan bir forsa, küreğinin üstünde uyumak zorundadır. Savaş sırasında kürek çekerken geminin yara alarak ya da yanarak batması durumunda hiçbir yere kımıldayamayacağını da çok iyi bilir. Muhafızlar yorulan forsanın ağzına şaraba batırılmış bir parça ekmek atar. Kaptanın yukarıdan “Daha hızlı” diye bağırmasıyla kırbaç sesleri duyulur forsaların sırtında. Bu zulme dayanamayıp bayılanlar olursa, numara yapıp yapmadığının anlaşılması için daha çok kırbaçlanır. Küreğinin üstüne yığılı kalan zavallı forsa da bir hareket görülmezse çözülür ve denize atılır. Kürek mahkumunun sırtındaki kırbaç yaralarından sızan kan, köpekbalıkları için ziyafete bir çağrı olur!..

Forsaların yaşam koşullarına tanık olanlar bir konuda birleşirler. O da şudur: Kürek mahkumlarının çektikleri eziyet ne kadar anlatılırsa anlatılsın yine de yetersiz kalır. Ünlü tarihçi Morgan’a kulak verelim: “Bilhassa bir düşmanı takip veya ondan kaçarken bir kadırganın içinde bulunup da bu manzarayı görmeyenler, bu durumun en hassas kalplerde bile üzüntü meydana getireceğini kesinlikle düşünemezler. Bu durumu görmeyene kelimelerle anlatmak çok yetersizdir. Artık vücutları yaralardan simsiyah olmuştur. Altı ay kadar kütüğe bağlı kaldıktan sonra çözülen bu tahlihsizler en güçlü insanların bile tahammül edemeyecekleri en zor cezaları çekmiş olurlar. Bütün bu meşakkatli işler, devam eden tehditler, kırbaçlar, küfürlerle gece gündüz zorla sevk edilişlerini görmek gerçekten elemli ve korkunç manzaralardır!”

56 yaşında esir düşen Turgut Reis, 1543 yılında Cenova’yı kuşatan Barbaros Hayrettin Paşa tarafından 3.000 altın fidye karşılığında kurtulana kadar Hıristiyan gemilerinde forsalık yapar. Akdeniz’de üç yıl kürek mahkumu olarak gezinen Turgut Reis, küreğe zincirli olarak değil, 80 yaşında, savaş alanında ölür. Oruç Reis ve Salih Reis’in de uzun yıllar savaş esiri olarak forsalık yaptıkları bilinir. Türklerin eline esir düşen İspanyol yazar Cervantes de ünlü eseri Don Kişot’ta forsalara yer verir. Yolda, kürek cezasına çarptılan mahkumlarla karşılaşan Don Kişot, suçlarının ne olduğunu sorar askerlere. Mahkumların arasında bir kadın satıcısının olduğunu öğrenince de şunları söyler: “Bu pezevengi geminin kaptanı yapın!”

Bir şeye körü körüne inanmak anlayışına karşı olan ve olaylara eleştirel bir gözle bakan Voltaire 1758’de, Freney’de bir roman yazar. Yapıtlarıyla hoşgörü, sanat ve düşün özgürlüğünün yolunu açan Fransız düşünür, kitabına içindeki kahramanın adını verir: Kandid.

Fransız devriminin köşe taşlarından biri olan ve bilimin dinden bağımsızlaşmasınrn öncülüğünü yapan Voltaire’in bu yapıtı evrensel yazının başyapıtı olarak kabul edilir. Baron’un kızı Künegong’la seviştiği için kaçmak zorunda kalan Kandid, birçok kenti gezerken, tehlike üstüne tehlike atlatır. Kandid’in yolu sonunda İstanbul’a düşer. Burada, kırbaçlanan forsalar arasında Baron Tunder-ten Tronk ve iyimser felsefesini benimsediği öğretmeni Pangloss’la karşılaşır. Arkadaşlarını Türk kaptandan “elli bin akçe” karşılığında satın alan Kandid, onlara nasıl kürek mahkumu olduklarını sorar. Baron anlatır: “İstanbul’da Fransız elçisi yanında papazlığa atandım. Göreve başlayalı sekiz gün olmuştu ki, bir gün akşamüzeri güzel bir içoğlanına rastladım. Hava pek sıcaktı: Oğlan denize girmek istedi, ben de fırsattan yararlanıp denize girerek banyo yapmak istedim. Bir Hıristiyan’ın bir Müslüman genciyle çırılçıplak bir arada bulunmasının büyük bir suç sayıldığını bilmiyordum. Bir kadı, tabanlarıma yüz sopa attırıp, kürek cezasına çarptırdı beni. Dünyada bunun kadar korkunç bir haksızlık yapılabileceğini sanmıyorum.”

Pangloss’un öyküsü de, en az Baron’unki kadar ilginçtir: “Bir gün, canım camiye girmek istedi. Yaşlı bir imamla dua eden pek güzel genç bir kadın vardı camide. Kadının göğsü açıktı, memelerinin arasında lalelerden, güllerden, manisalalelerinden, düğünçiçeklerinden, sümbüllerden ve çuhaçiçeklerinden yapılmış bir demet vardı. Demeti yere düşürdü kadın, pek çabuk bir saygınlıkla yerden aldım, ancak yerine koymakta öylesine geciktim ki, imam kızdı ve Hıristiyan olduğumu fark edince, ‘İmdat!’ diye bağırdı. Beni kadıya götürdüler, o da tabanlarıma yüz sopa attırdıktan sonra, kürek cezasına çarptırdı beni.”

Kitabın sonunda İstanbul’da tanıştığı bir dervişin “Çalışma bizden üç büyük eksikliği, can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu uzaklaştırır” sözlerinden etkilenen Kandid, emeğin yüceliğine inanır ve mutluluğu çalışmakta bulur.

Aydınlanma çağının kapısını açan Voltaire’in roman kahramanı Kandid’i getirdiği son kent olan İstanbul’da yayımlanan Aydınlık adlı derginin yazarları, 12 Ağustos 1925 tarihinde düşüncelerinden dolayı ağır cezalara çarptırılırlar. Mahkemenin “on beşer yıl küreğe konulma” cezası verdiği insanlar arasında bir de şair vardır. Emeğin yüceliğine inandığı için yaşantısının büyük bir bölümü dört duvar arasında geçecek olan ve o gün ilk cezasını alan şairin adı Nazım Hikmet’tir!..

Sunay Akın
Önce Çocuklar ve Kadınlar
Türkiye İşbankası Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Denemeler, İnceleme
Titanic Gemisi ve Kürtler!

1925 yılında başlayan Şeyh Sair İsyanı'yla alevlenen Kürt ayaklanmaları dönemi, Korgeneral Abdullah Alpdoğan'ın yönettiği Dersim harekatıyla son bulur. Ayaklanmaların bastırılabilmesi...

Kapat