Laiklik Savunulmalıdır – Ergin Yıldızoğlu

Laiklik SavunulmalıdırBir darbe girişiminin ardından “temizlik” sürecinin gelmesi anlaşılabilir. Ancak burada iki olasılık var: Ya bu “temizlik” süreci devleti, gelişmiş bir kapitalist toplumun gereksinimlerine cevap verecek, gelecekte bir darbe tehlikesini ortadan kaldıracak yönde yeniden düzenlemeye yönelir ya da

darbenin hedefi olan kesim paranoya düzeyine ulaşan bir korkuyla, gelecekte ortaya çıkabilecek tüm tehlikeleri önleyebilmek için devleti tüm organlarıyla bir kişinin (grubun) elinde toplayacak, “her şeyi” yakından izlemeye olanak verecek yönde yeniden yapılandırmaya yönelir.

-Ergin Yıldızoğlu-
(Tanıtım Bülteninden)

Önsöz
“Tantum possumus quantum scimus”
“Ne kadar biliyorsak o kadar güçlüyüz” (Francis Bacon).

AKP’nin ilk seçimleri kazandığı günden bu yana, adım adım devleti ele geçirme, toplumu dönüştürme sürecinin amacını ve yönünü ne yazık ki çok az insan zamanında kavrayabildi. Bu nedenle de özellikle Gezi “Olayı”ndan sonra su yüzüne çıkan baskıcı, terörist, keyfi devlet yönetimi pratiklerine karşı etkin bir biçimde direnmek mümkün olmadı. Benim gibi çok az sayıda yazarın uyarılarıysa esas olarak, Hikmet Kıvılcımlı’nın bir deyimini kullanırsak “susuş kumkumasına” getirildi.
AKP iktidara geldiği noktada ve uzun süre, laik demokratik muhalefet kanadında ekonomizmin ve liberalizmin çakışmasıyla, ılık suya atılan kurbağanın rehavetini ve ölümcül iyimserliğini anımsatan bir ruh hâli egemen oldu. AKP askerî vesayeti kıracak, Kürt sorununu çözecek, ülkeyi demokratikleştirecek ve Avrupa Birliği’ne üye olma sürecini başarıyla tamamlayacaktı. Türkiye dün İslam âlemine demokrasiyle İslamın bağdaşabileceğini gösterecekti. Bu iyimserlik ve ham kanaatler AKP’ye, onun arkasındaki Siyasal İslam’a, en zayıf ve kırılgan oldukları, devleti henüz ele geçirmedikleri dönemde etkin biçimlerde direnmeyi engelleyen bir etki yaptı.
Ekonomist yaklaşımı benimseyenler, AKP hükümetinin neo-liberal politikaları benimsemesine bakarak, onun da önceki hükümete gelenler gibi, yerli ve uluslararası mali sermayenin sıradan bir partisi, belki önceki muhafazakâr partilerin biraz daha Müslüman ve muhafazakâr bir versiyonunu oluşturduğunu varsaydılar. AKP liderliğinin ve kadrolarının, kendilerinden önceki dönemde devletten sorumlu sınıflarınkinden farklı bir “habitus”un ürünü olduklarını, dayandıkları toplumsal hareketin tarihsel özelliklerini, hafızasını, dinci boyutun anlamını sorgulamadılar.
Sol, AKP hükümetlerinin ekonomi politikalarına bakarak, ekonomiyi yönetmeye başladığında liberal demokratik ilkelere uyum sağlamaya başlayacağını, sıradan bir muhafazakâr, hatta belki de Hristiyan Muhafazakâr partileri andıran bir Müslüman Muhafazakâr yapıya dönüşeceğini varsaydı, daha doğrusu kendini inandırdı: Ekonomik altyapı kültürel ideolojik üstyapıyı belirler, kültür ve ideoloji gayri maddi ve bağımlı değişkenlerdir!
Sol, bu yetersiz saptamaların tutsağı olarak, “AKP nedir?” sorusunun üzerine ekonomizmi aşan, tarihî, siyasi kültürel bir analize yönelmedi, bu tarihî, siyasi, kültürel zeminin toplumun yapısında yarattığı etkileri düşünmeye, AKP liderliğinin ısrarla “değişmedik”, “dinin ılımlısı olmaz” yönünde yaptıkları açıklamalara karşın yanaşmadı hâlâ da yanaşmıyor.
Dahası -ki bu sol açısından affedilmez bir zaaftır- AKP gibi bir partinin, arkasındaki hareketin özelliklerini dikkate almadığından, böyle bir hareketle karşılaşmadan yapılmış ve kapitalizmin yaygın (fordizm öncesi) sermaye birikim rejiminin bilişsel haritası (congitive map) içinde geliştirilmiş analizlerin sunduğu alet çantasıyla kendini sınırladı; Zizek’in işaret ettiği gibi Lenin’in Nisan Tezleri’ni geliştirirken “şimdi yeni bir durum var yeni şeyler düşünmek gerekir” yaklaşımını, Troçki’nin faşist hareketle karşılaştığında kendi yaratıcılığına güvenen, devrimci tavrını benimseye cesaret edemedi.
Liberalizm ise, yüzeyi, gerçekliği (simgeseli) gerçek kabul eden, analiz düzeyi olarak bireyi alan anlayışının kurbanı oldu. Liberalizm de AKP hükümetinin ekonomiyi yönetmeye başladığında uyum sağlayarak, sıradan muhafazakâr, hatta belki de Hristiyan Muhafazakâr partileri andıran bir Müslüman Muhafazakâr yapıya dönüşeceğini savundu.
Liberalizm, AKP liderliğinin kendi yaptıkları, yapacakları, amaçları üzerine yaptıkları açıklamaları, üstelik İslamcı siyaset geleneğinde “Takiyye” olarak bilinen bir kavramın varlığını unutarak ya da “stratejik cahillik” olarak tanımlanabilecek ve refleksle, olduğu gibi, herhangi bir analitik eleştiriye başvurmadan kabul etti. AKP liderliğinin kendisi hakkında söylediklerinin arkasındaki olası durumları sorgulamaya çalışanlar ise “niyet aramakla” adeta paranoyak olmakla suçlandılar.
İkincisi liberalizm, AKP’yi liderliğine, hatta Erdoğan gibi, Gül gibi, bir iki kişiye indirgeyerek düşünmeyi tercih etti. Partinin geri kalanın ruh hâlini, beklentilerini, partinin dayandığı toplumsal hareketin, Siyasal İslam’ın özelliklerini dikkate almak, bunlar üzerinde düşünmek istemedi. Nihayet liberal akım da AKP’nin seçimlerle gelen, seçimlerle gidecek sıradan bir parti olduğuna kendini inandırdı. Dahası, liberal kesim başlangıçta, AKP liderliği ile arasında oluşan diyaloğun içinde kendi önemini, “inter-subjektif” etkisini abartarak, AKP liderliğini, dayandığı kültürel, tarihî birikim ve kini unutarak, yönlendirebileceğini düşündü. Ama sonuçta, bu küçümsediği liderliğin, toplumsal hareketin, hegemonyasını inşa sürecinin araçlaştırdığı “yararlı salakları” olmaktan öte bir işlev üstlenemedi.
Kürt siyasi hareketine gelince, onun hem ekonomist hem de liberal yaklaşımların her ikisini birden, hatta kimi dinci unsurları yakın zamana, Haziran 2015 seçimleri sonrasına kadar, barındırdığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu zaaf, onun açısından kısa sürede çok daha sarsıcı sonuçlar yarattı. Tarihinin biriktirdiği kazançların getirdiği pazarlık gücünü değerlendiremeyerek ziyan etmesine yol açtı. Böylece barış süreci yerini çok kanlı bir savaş sürecine bıraktı, HDP işlevsizleşti.
Ekonomist ve liberal akımların yaklaşımları kesişerek, AKP ve Siyasal İslam’ın henüz hegemonyasını yeni inşa etmeye başladığı, dolayısıyla en kırılgan ve zayıf, özgüveni en düşük olduğu döneminde, etkin bir muhalefetle momentumunun kırılmasını engelledi. Dahası, bu yönde çabalayan ve uyaranlar, ulusalcı, laikçi, darbeci, değişimi anlamayan Kemalist dinozorlar, hatta ulusalcı sosyalist sözcüğünün arkasına saklanarak dolaylı biçimde faşist olarak mahkûm edildiler, susturuldular. Daha da vahimi, AKP devletin şiddet araçlarını kullanarak muhalefeti ve kendisinden önceki devleti yöneten sınıfları tasfiye etmeye başladığında, “böyle tarihi anlarda kurunun yanında yaş da yanar” acımasızlığıyla sustular.
Ben bu iki kesimin de dışında kalan, esas olarak soğukkanlı analizlere, kanaatler yerine teorik düşüncenin gücüne sığınmaya çalışan çok az sayıda insandan biriydim.
Bizler, 2007 seçimlerinden önce, AKP’nin seçimlerde momentumunun kırılmaması hâlinde, yükselen muhalefetin yarattığı korku ve kızgınlıkla, seçimlerden sonra çok daha hızlı, kararlı davranacağını savunuyorduk. Ancak çok endişeliydik. Çünkü AKP’nin “seçim” zaferinden sonra başlayan “yeni” bir sürecin daha başında olduğumuzu görüyorduk. Önümüzdeki dönemde, bu süreç, ilerlemeye, derinleşmeye, düş kırıklığına uğrattıklarının listesine yenilerini eklemeye devam edecekti.
Siyasal İslam, “pasif karşıdevrim” (restorasyon) sürecinin en önemli özelliklerinden biri, tüm “mevzi savaşlarında” olduğu gibi, ne kadar ufak olursa olsun sürekli kazanımlar elde etmeyi sürdürmek; bir alanda duraklama yaşanırsa, bir başka alana yoğunlaşmak, süreci oradan ilerletmeye çalışmaktı. Siyasal İslam o güne kadar “demokrasi”, “bireysel özgürlükler”, “AB süreci”, kavramlarını kullanarak ilerlemişti, Bu sayede kendine, solda ve liberal kesimde çok önemli “yol arkadaşları” edinmiş, bunlar sayesinde, geleneksel olarak kendisine ait olmayan çevrelere nüfuz edebilmiş, verili duruşlarda, kendisine doğru önemli dönüşümler (transformismo) gerçekleştirmişti.
AKP ilk kez seçimleri kazandığında, bu partinin, kendi toplumsal tabanından, bu tabanın taşıdığı sosyal projeden bağımsız bir varlığa sahip olamayacağını, etkisinden tümüyle ve uzun süre çıkmasının söz konusu olmadığını savunmuştuk. O yüzden 2007 seçimleri sonrası yaşananlar çok doğaldı. AKP’nin ait olduğu karmaşık, toplumsal hareket, Siyasal İslam, kendi toplumsal güçleriyle, yaşam tarzıyla, umutlarıyla, en önemlisi gerçek liderleriyle (bunlar AKP liderliği ile örtüşür ama aynı şey değildir) iradesini dayatmaya başlamıştı.
Şimdi bu iradenin, liberal “yol arkadaşlarının” iradesiyle çatışması kaçınılmazdı. AKP ve Siyasal İslam’ın dünkü “sevimli” yüzleri bugün, daha kalın sesle ve çatık kaşlarla, bu yol arkadaşlarına ya artık bize katılacaksınız ya da hareketin eteklerinden düşeceksiniz demeye başlamışlardı.
Artık Siyasal İslam’ın aile ile devlet arasındaki alanı (“sivil toplum”) sessizce ve adım adım ele geçirme süreci, medyanın etkisiyle görünür olmaya, “transformismo” süreciyle yakalanan tabakaların AKP’ye güvenini tehdit etmeye başladı. “Demokrasi”, “bireysel özgürlükler”, “AB üyeliği” kavramları Siyasal İslam açısından, artık işlevlerini kaybediyordu. Öyleyse, hareketin, aile ile devlet arasındaki alanı ele geçirme sürecini gizlemeye yardımcı olacak yeni bir kavrama, adeta yeni bir “destekleyici fanteziye” gereksinim doğuyordu.
Ve bu yeni kavram, yeni daha vahim düş kırıklıklarına yol açacaktı.
Bu yeni kavram acaba ne olabilirdi? Biz, seçim sonrası Meclis’te AKP-MHP işbirliğine, “Söğüt Şenlikleri” kucaklaşmasına, Cumhurbaşkanı’nın şehit ailelerine verdiği iftar yemeğine bakarak bu yeni kavramın “milliyetçilik” olacağını ileri sürdük. Tabii bu kavram da demokrasi ve bireysel özgürlükler kavramları gibi, içeriklerinden (özellikle anti-emperyalist potansiyelinden) soyutlanmış bir biçimde kullanılacak; nasıl “demokrasi” oy verme işlevine “bireysel özgürlükler” de türban özgürlüğüne indirgendiyse, bu kavram da Siyasal İslam’ın “mevzi savaşı” taktiğine hizmet edecek bir biçimde, sosyal, tarihsel ve jeopolitik özelliklerinden soyutlanarak tek bir özelliğine, “PKK” sorununa indirgenerek devreye girecekti.
Eğer bu beklentimiz gerçekleşirse, Siyasal İslam, AKP aracılığıyla yeni bir “trasformismo” süreci başlatarak, zaman içinde liberal entelijansiya safrasını atarken bu kez Türk-İslam sentezci, şoven-milliyetçi, entelijansiya içinden yeni yol arkadaşları kazanacak, bunlar aracılığıyla, askerin tepkilerini de dün liberallere yönelik olduğu gibi “istediğini ben verebilirim” söylemiyle yumuşatma şansına sahip olacaktı. Şimdi düş kırıklığına uğrama sırasının dün sorunlarının çözümü için AKP’den (hâlâ ABD’den) medet uman Kürt entelijansiyasına, burjuva-feodal, mülk sahibi sınıflarına, yerel seçkinlerine geleceğini düşünüyorduk. Bunları da birçok kez açıkça vurguladık, ortaya koyduk.
Ne yazık ki, o zaman ulusalcı, Kemalist paranoya olarak mahkûm edilen bu öngörülerimizin hepsi fazlasıyla, bizim dahi beklemediğimiz bir şiddetle gerçekleşti ve geldik bugüne.
AKP’nin yükselişte olduğu ve hegemonyasını inşa ettiği süreçte, toplumda belli bir saygınlığı ve inanılırlığı bulunan entelektüeller olarak liberal kesim, AKP’ye kuşkuyla yaklaşanları AKP’nin yanına taşıma (trasformismo), düşüncelerinin yayılmasını, muhalefetin susturulmasını kolaylaştırma açısından bir katalizör olarak, gerçekten çok önemli bir işlev üstlenmişlerdi. Ancak şimdi, özellikle Gezi’den ama esas olarak Haziran 2015 seçimlerinden sonra başka bir durum söz konusu.
Tabii ki bugün bu liberal entelijansiyanın, bir düş kırıklığı ile AKP’ye muhalefet etmeye başladığını görmek sevindirici. Ancak bu konuda da gerçekçi olmak, fazla bir şey beklememek gerekiyor.
Bu liberal entelijansiya, ne yazık ki bugün denenmiş, ihanete varan başarısızlığı kanıtlanmış bir kesimi oluşturuyor. Hem dün yaptıkları hataları kabul etmeye, dürüst bir biçimde nedenlerini anlamaya çalışmamakta ısrar ediyorlar, hem de sayıca çok az olduklarından kinetik bir etkileri söz konusu değil. Bu nedenle bu kesimin, bugün toplumsal olarak, muhalefete katacak bir işlevi kaldığını söylemek kolay değil.
Sol hareket ise, tüm renkleriyle birlikte, AKP işbirlikçiliği yapmış bir iki şaşkın ve müflisin dışında, başka bir anlama sahip. Sol gerek kitlesel olarak gerekse tarihi deneyimleri ve birikimi ile kendini canlandıracak bir hamleyi gerçekleştirebilirse, ülkenin, Kürt hareketinin geleceği üzerinde çok önemli olumlu etkiler yapabilme konumunu, kapasitesini koruyor.
Ancak sol hareketin kültürel alanı, dünün eleştirisini göz ardı etmeye devam etmesi, işçi sınıfı deyince aklına yalnızca sanayi proletaryası ve en yoksul kesimlerin gelmesi önemli bir handikap. Hızla somut durumun somut analizine, kapitalizmin, kriz döneminde yaşadığı gelişmeleri, ideoloji ve teknoloji alanında geliştirilen yeni düşünceleri değerlendirmeye ve düşünme süreçlerinin içine almaya başlaması, programın, çalışma tarzını ve çalışma tarzının alanlarını bu düşüncelerden çıkardığı sonuçlara göre, “Gezi Olayı” deneyiminin ışığında yeniden değerlendirerek güncelleştirmesi gerekiyor.
Elinizdeki kitapçık, böyle bir çabanın perspektifinden bakılarak yazılmış, daha önce çeşitli yerlerde yayımlanmış yazıların, bence çok başarılı bir editörlük emeğiyle derlenmesiyle oluştu.
Bu yazıların yazılmasına olanak sağlayan Cumhuriyet gazetesine, zaman zaman Pazar ekinin sayfalarını bana açan BirGün gazetesine, bu kitabın sonuç bölümünün bir versiyonunu önceden yayımlayarak kitabın gelmekte olduğunu duyuran ABC gazetesine, değerli dostum Merdan Yanardağ’a, Tekin Yayınevi çalışanlarına, kitabın editörlüğünü yaparken farklı dönemlerde yazılmış yazıları sabırla, başarıyla bir araya getiren Orhan Gökdemir’e teşekkür ederim.
Bu yazıların, 1992’den bu yana bu istikrarla karşınıza çıkmasını -çalışma temposu benimkine hiç uymasa da- Sema’nın on yıllardır verdiği sabırlı desteğe borçlu olduğumu da bu vesileyle vurgulamak isterim.

Ergin Yıldızoğlu

Kitabın Künyesi
Laiklik Savunulmalıdır
Yazar: Ergin Yıldızoğlu
Yayınevi : Tekin Yayınevi
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Dili: Türkçe
Yayınevi: Tekin Yayınevi

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro