Mezar Bekçisi – Franz Kafka

kafka.Mezar Bekçisi
Bu oyunun üç değişik özgün metni var. Bunlardan biri mavi renkte büyük boy defterlerden birine yazılmıştır. Ayrıca, Kafka’nın üzerinde düzeltmeler yaptığı bir manüskri de daktilo yazısıyla elimizde bulunuyor. Daktiloyla yazılmış manüskri, elle yazılmış manüskriye göre birkaç değişikliği, ayrıca kimi kısaltmaları içeriyor, örneğin büyük boy defterdeki manüskri şu sözlerle başlıyor:

“Pek dar bir sahne, yukarı doğru serbest.” “Mabeyinci” yerine “Yaver”, “Mezar” yerine “Mauseleum” v.b. yer alıyor bu manüskride. Daktilo manüskrisinin ötekisine göre daha sonraki bir zamanda yazıldığı kuşkusuz; bu manüskri, oyunun temize çekilmiş varyantının başlangıcını oluşturuyor. Oyunun gerek ilk, gerek daha sonraki temize çekilmiş varyantında bir başlık yoktu. Mezar Bekçisi başlığını ben ekledim. Temize çekilmiş manüskri, arka tarafı ve sağ yanını boş bırakılmış küçük boy altı yaprak kâğıt üzerine sık yazıyla yazılmıştır. Altıncı kâğıtta oyun şu sözlerle kesiliyor: “Otuz yıldır geldiğine göre Dük Frederik olamaz, çünkü o öleli daha on beş yıl geçti. “Ama kendisi”. Altıncı yaprağın en alttaki satırla son bulduğuna bakılırsa, temize çekilmiş manüskri bu kadarla bitmeyebilir. Ama manüskrinin arkası bulunamadı. Dolayısıyla, oyunun ilerisi için büyük boy mavi defterden yararlanılmıştır; bu defterde oyun daha uzun bir süre, yani Isabelle epizoduna kadar sürdürülür. (Oyun metninin ikinci evresi). Prenses’in kendisini çağırdığını Prens’e ileten uşağın sahnede görünmesinden sonra büyük boy mavi defterdeki metin çizilmiş ve yer yer birbiriyle kesişen birden çok çeşitlemeler art arda dizilmiştir. (Metnin üçüncü evresi). Oyunun bu son bölümü, ancak birleştirme (kombinasyon) ve metinsel onarım yoluyla, var olan parçalar elden geldiği kadar çelişkiye yer vermeyecek gibi bir araya toplanarak verilebilirdi. Benim burada başvurduğum böyle bir girişimin kesin başarıya ulaştığı asla söylenemez; ama kimi yerleri daha kesin çizgiler taşıyan birbirine aykırı çeşitlemelerin sözcüğü sözcüğüne basılması, hatta fotokopilerinin verilmesi de yeterli bir çözüm oluşturamaz; dolayısıyla, bu fragmanın yayınlanması (sanatçının bazı ölüm sonrası yazılarındaki gibi), Kafka’nın işlediği temalar içerisinde pek baskın yer tutan o asla sona erdirilemeyecek ödevlerden birine, o “Çin Seddi” surlarından birine benziyor.

Max Brod

MEZAR BEKÇİSİ
Küçük bir çalışma edası, yüksek bir pencere, pencere önünde bir ağacın kel tepesi. Prens çalışma masasının başında oturmakta, koltuğunda arkasına yaslanmış, pencereden dışarı bakmaktadır. Beyaz top sakallı mabeyinci, üzerine genç biri gibi dar bir ceket geçirmiş, orta kapının yanı başında, duvara yakın durmaktadır.

PRENS: (Pencereden başını çevirerek) Eee?

MABEYİNCİ: Salık veremeyeceğim, efendimiz.

PRENS: Neden?

MABEYİNCİ: Sakıncalarını şu anda tek tek açıklayamayacağım. Ancak, bütün diyeceklerimi anlatmasa da, herkesin bildiği bir sözü burada tekrarlamak isterim: Ölüleri rahat bırakmalı.

PRENS: Benim de niyetim o.

MABEYİNCİ: Demek sizi yanlış anlamışım, efendimiz.

PRENS: Öyle gözüküyor.

(Sessizlik.)

PRENS: İşi kestirip atmayarak durumu size açıklayışımı tuhaf buldunuz belki; bu da aklınızı karıştırdı biraz.

MABEYİNCİ: Durumu bana açıklamanız, kuşkusuz daha büyük bir sorumluluk yüklüyor omuzlarıma; bu da beni ilgili sorumluluğa uygun davranmak zorunda bırakıyor.

PRENS: Bırakalım şu sorumluluk lafını.

(Sessizlik.)

PRENS: İşi başından alalım: Şimdiye kadar Frederik Parkındaki mezarı, park girişindeki kulübede yatıp kalkan bir bekçi bekliyordu. Buraya kadar bir diyeceğiniz var mı?

MABEYİNCİ: Elbette yok, efendimiz. Dört yüz yıldan eski bir mezar ve hep böyle beklenegelmiş.

PRENS: Gereksiz de olabilirdi. Ama değil sanırım?

MABEYİNCİ: Zorunlu bir şey.

PRENS: Zorunlu. Evet, bunca zamandır saraydayım; bugüne kadar, üstlerine düşen görevi gereği gibi yerine getirmeyen yabancıların eline bırakılmış işlerin ayrıntılarını öğrenmeye çalışıyorum; sonunda şu karara vardım: Parkta mezar dışında bir bekçi bu işe yetmez, birinin de aşağı inip mezarın içinde beklemesi gerekiyor. Belki hoş bir görev değil, ama bilindiği gibi her iş için gönüllü ve elverişli adamlar bulunabilir.

MABEYİNCİ: Gerekliliğine akıl erdirilemese bile, her buyruğu kuşkusuz yerine getirilecektir efendimizin.

PRENS: (Yerinden fırlar.) Gereklilik! Park kapısındaki bekçi gerekli mi sanki? Frederik Parkı, saray parkının bir parçasıdır ve baştan aşağı saray parkıyla çevrilidir; saray parkında ise pek çok bekçi, hatta askerlerden nöbetçi varken, ne diye Frederik Parkında ayrıca bir bekçi bulundurulur? Bir formaliteden başka nedir bu? Orada bekleyen zavallı ihtiyarın ölmeden son günlerini rahat geçirmesi için, öyle değil mi?

MABEYİNCİ: Bir formalite, evet, ama zorunlu bir formalite. Büyük ölülere karşı bir saygının açığa vurulması.

PRENS: Ya mezar içinde bir bekçi beklerse.

MABEYİNCİ: Bilmem ama, böyle bir davranış zabıtayla ilgili bir art düşünce kuşkusu uyandırır; gerçekliğini yitirmiş, insanlardan uzaklaşmış şeylerin gerçek bir bekçiliği olur.

PRENS: Ailem içinde bu mezar, insanların dünyasıyla öbür dünya arasında bir sınırdır ve ben de işte bu sınıra bir bekçi dikmek istiyorum. Ancak, buna zabıta açısından gerek bulunup bulunmadığını parktaki bekçinin kendisinden öğrenebiliriz. Onu buraya getirttim. (Zili çalar.)

MABEYİNCİ: Müsaade buyurulursa, efendimiz, bunamış bir ihtiyar; artık iyice çökmüş.

PRENS: öyleyse bu da, benim istediğim gibi, mezardaki bekçi sayısını çoğaltmak zorunluğunu gösteren bir başka kanıttır.

(Uşak görünür.)

PRENS: Getir şu mezar bekçisini!

(Uşak bekçiyi getirir, sımsıkı koluna girmiştir, yoksa yığılıp kalacak bir görünümü vardır bekçinin. Eski, kırmızı renkte, vücudundan sarkan pek bol bir üniforma giymiştir; pırıl pınl parlatılmış gümüşten düğmeleri vardır üniformanın, çeşitli madalyalarla donatılmıştır. Bekçi kasketini elinde tutar, salondaki beylerin bakışları karşısında titrer.)

PRENS: Divanın üzerine yatırın!

(Uşak bekçiyi divanın üzerine yatırıp gider. Salonda bekçinin hırıltılı soluyuşundan başka ses işitilmez.)

PRENS: (Yeniden koltuğa oturur) Beni işitiyor musun?

BEKÇİ: (Doğrulup cevap vermeye çabalar, ama başaramaz, fazlasıyla bitkindir, kendini koyverir, gerisin geri divanın üzerine yığılır.)

PRENS: Hele biraz toparlan bakalım. Biz bekleriz.

MABEYİNCİ: (Prense doğru eğilir.) Bu adamdan ne bilgi alınabilir ki efendimiz, üstelik güvenilir ve önemli bilgi. En iyisi, onu bir an önce götürüp yatağına yatırmaktır.

BEKÇİ: Hayır hayır — henüz gücüm yerinde — oldukça yerinde — henüz iş gelir elimden!

PRENS: Elbet gelecek! Dur bakalım, daha altmışındasın. Ama kuşkusuz düşkün görünüyorsun.

BEKÇİ: Şimdi toparlanırım, şimdi toparlanırım.

PRENS: Hani seni yermek için söylemedim, böyle kötü dununda bulunmana üzülüyorum da ondan. Bir şikâyetin falan var mı?

BEKÇİ: İş ağır, — iş ağır — şikâyet etmiyorum — ama pek dermansız bırakıyor insanı — her gece güreş, her gece güreş.

PRENS: Anlamadım?

BEKÇİ: İş ağır.

PRENS: Hayır, başka bir şey söyledin?

BEKÇİ: Güreş

PRENS: Güreş mi? Kiminle?

BEKÇİ: Toprağı bol olsun, atalarımızla.

PRENS: Anlamıyorum ne diyorsun? Kâbus mu görüyorsun yoksa?

BEKÇİ: Ne kâbusu, efendimiz. Gece hiç uyuduğum yok ki!

PRENS: Öyleyse şu güreşi — güreşi anlat bakalım.

BEKÇİ : (Susar.)

PRENS: (Mabeyinciye) Niye susuyor bu?

MABEYİNCİ: (Bekçinin yanına koşar.) Her an ölmesi beklenebilir, efendimiz.

PRENS: (Masanın yanı başında dikilmektedir.)

BEKÇİ: (Mabeyinci kendisine dokunur dokunmaz.) Çekil karşımdan! Çekil! Çekil! (Mabeyincinin parmaklarıyla savaşır, derken ağlayarak kendini divanın üzerine atar.)

PRENS: İşkence ediyoruz adamcağıza.

MABEYİNCİ: Ne gibi?

PRENS: Bilmiyorum.

MABEYİNCİ: Saraya getirilmesi, huzurunuza çıkarılması, efendimizi karşısında görmesi, sorgulanması, bütün bunlara aklı erecek gibi değil artık.

PRENS: (Gözlerini bekçiden ayırmaz.) Öylesi değil. (Divana yaklaşarak bekçinin üzerine eğilir, küçük başını ellerinin arasına alır.) Ağlama! Ağlama! Ne diye ağlıyorsun bakayım? Biz senin iyiliğini isteyen kimseleriz. Bana da sorsan, senin işe kolay demem doğrusu. Sarayımda bana çok hizmetin dokunduğu kuşkusuz. Ağlama da anlat haydi.

BEKÇİ: Ama oradaki adamdan çok korkuyorum (Korkudan çok tehditkâr bir ifadeyle Mabeyinciye bakar.)

PRENS: (Mabeyinciye) Anlatması için gitmeniz gerekiyor.

MABEYİNCİ: Görüyorsunuz işte efendimiz, ağzı köpük içinde, ağır hasta.

PRENS: (Dalgın.) Evet, gidebilirsiniz, konuşmamız çok sürecek değil.

(Mabeyinci çıkar.)

PRENS: (Divanın kenarına ilişir.)

(Sessizlik.)

PRENS: Niçin korktun ondan?

BEKÇİ: (Kendini epey toparlamıştır.) Korkmadım ki! Bir uşaktan ne diye korkacakmışım?

PRENS: Uşak değil o. Bir kont; bağımsız ve zengin.

BEKÇİ: Olsun, bir uşak yine; buranın efendisi sizsiniz.

PRENS: Peki! Peki! Ama sen kendin söylemiştin korktuğunu.

BEKÇİ: İlk bugün görüyorsunuz beni; görevimin (işaret parmağını havaya kaldırır) sarayın en önemli işi sayılacağım öteden beri biliyorsunuz. Bana bu “Ateş Kırmızısı” madalyayı vermekle böyle olduğunu resmen kabul ettiniz. İşte bakın! (Madalyayı ceketin üzerinde havaya kaldırır.)

PRENS: Hayır, saraydaki yirmi beş yıllık hizmetine karşı verilen bir madalya bu. Bunu sana dedem verdi. Ama dur, ben de sana bir nişan vereceğim.

BEKÇİ: Nasıl dilerseniz, gördüğüm hizmete nasıl layık bulursanız, öyle yapın. Otuz yıldır sizin hizmetinizde mezar bekçiliği yapıyorum.

PRENS: Benim hizmetimde olmasa gerek; ben yönetimi ele alalı bir yıl geçti ancak.

BEKÇİ: (Düşünceli.) Otuz yıldır.

(Sessizlik.)

BEKÇİ: (Yarı dikkati prensin sözlerinde.) Geceler yıllar gibi akıp gider orada.

PRENS: Görevinle ilgili bir rapor henüz geçmedi elime. İşin nasıl bakalım?

BEKÇİ: Her gece aynı. Her gece boyun damarları çatlayacak gibi oluyor insanın.

PRENS: Yalnız gece mi çalışıyorsun peki? Senin gibi yaşlı biri için gece işi, ha?

BEKÇİ: Zaten bütün sorun bu değil mi, efendimiz. Gündüz işi, bir aylağın yapacağı şey. Kulübenin kapısının önüne çök, ağzını güneşe açıp bekle. Zaman zaman bekçi köpeği ön ayaklarını pat kaldırıp dizine kor, sonra uzanıp yatar yine. İşte bütün değişiklik bu kadardır.

PRENS: Ya!

BEKÇİ: (Başıyla doğrular.) Ama artık gece işine çevrildi.

PRENS: Kim çevirdi?

BEKÇİ: Mezarda yatanlar.

PRENS: Onları tanıyor musun?

BEKÇİ: Hiç tanımaz olur muyum?

PRENS: Senin yanına geliyorlar mı?

BEKÇİ: Geliyorlar.

PRENS: Peki, dün gece de geldiler mi?

BEKÇİ: Evet.

PRENS: Nasıldı?

BEKÇİ: (Oturduğu yerde doğrulur.) Her zamanki gibi.

PRENS: (Ayağa kalkar.)

BEKÇİ: Her zamanki gibi. Gece yarısına kadar ses yok. Uzanıyorum — affedersiniz — yatağa, pipomu tüttürüyorum. Yanı başımdaki yatakta kızım yatıyor. Gece yarısı ilkin şöyle bir tak vuruluyor pencereye. Saate bakıyorum, hiç sekmiyor. Derken iki kez daha tak tak; kuledeki saatin vuruşlarına karışıyor sesler, onlar kadar tok ve güçlü. İnsan parmaklarının kemikten boğumları değil bunlar. Ama ben işin farkındayım, kımıldamıyorum yerimden. Derken dışardaki öksürür gibi yapıyor, böyle vurup etmesine karşılık pencereyi açmayışıma şaşıyor. İstediği kadar şaşsın, prens hazretleri. Bu eski bekçi ölmedi henüz.

PRENS: Benim gözümü mü korkutuyorsun?

BEKÇİ: (İlk anda Prens’in ne dediğini anlamamıştır.) Sizin değil, pencere önündekinin.

PRENS: Kimmiş o?

BEKÇİ: Hemen çıkıyor ortaya. Birden pencereler, pencere kepenkleri açılıveriyor. Kızımın üzerine yorganı çekip kapayacak vakti zor buluyorum. Bir fırtına ıslık çalarak dalıyor içeri, der demez ışık sönüyor. Bir de bakıyorum ki, Dük Frederik’in saçlı sakallı yüzü benim sefil penceremi tümüyle dolduruyor. Yüzyıllar nasıl da değiştirmiş kendisini. Konuşmak için ağzını açmaya görsün, rüzgâr ağarmış sakalım aşarak dişlerinin arasından içerlere doğru esiyor.

PRENS: Dur bakayım, Dük Frederik diyorsun, hangi Frederik bu?

BEKÇİ: Dük Frederik, bayağı Dük Frederik.

PRENS: Öyle mi söylüyor kendisi?

BEKÇİ: (Ürkek.) Hayır, kendisi söylemiyor.

PRENS: Ama gene de sen — (cümlesini yanda keser.)

BEKÇİ: Konuşmama devam edeyim mi, Prens Hazretleri.

PRENS: Tabii, tabii! Beni çok ilgilendirdi söylediklerin. Görev dağıtımında bir hataya düşülmüş bakıyorum. Senin sırtına pek fazla iş yüklemişler.

BEKÇİ: (Yere diz çöker.) İşimi elimden almayın, efendimiz. Bunca zaman sizin için yaşadım, bırakın şimdi yine sizin için öleyim. Kavuşmak için o kadar uğraşıp didindiğim mezardan beni ayırmayın. Seve seve hizmet ediyorum yanınızda ve daha hizmet edecek gücüm var. Bugünkü gibi beni huzura kabul etmeniz, efendimizin yanında birazcık dinlenme, bana on yıl yetecek kadar güç verir.

PRENS: (Bekçiyi yeniden divanın üzerine oturtur.) İşini elinden alan yok. Böyle bir iş, senin deneyimlerin olmadan nasıl yürütülür. Ama bir bekçi daha verdirteceğim yanına, sen bekçibaşı olacaksın.

BEKÇİ: Ben yetmiyor muyum? Hiç şimdiye kadar koyverdiğim bir kimse çıktı mı?

PRENS: Parka mı?

BEKÇİ: Hayır, parktan dışarı. Parktan içeri kim girebilir ki? Parmaklık önünde diyelim biri durdu, pencereden el ederim, savuşup gider. Ama dışarı, dışarı çıkmak ister hepsi. O mezardan gelen bütün seslerin sahiplerini gece yarısından sonra evimin çevresinde toplanmış görebilirsin. Sanırım birbirlerine pek sokuluyorlar da, onun için hepsi birden dar pencereden sığışıp içeri giremiyor. Baktım pek azıttılar işi, yatağın altından aldığım feneri havaya kaldırıp sallıyorum. O zaman bu anlaşılmaz yaratıklar gülüp ağlaşarak birbirlerinden ayrılıyor. Derken parkın sonundaki ağaçlıkta çıkardıkları hışırtılı sesleri işitiyorum. Ama çok geçmeden gene toplanıyorlar.

PRENS: Ve ricalarını söylüyorlar sana.

BEKÇİ: İlkin emrediyorlar. Başta Dük Frederik. Sağlar arasında bile hani bu kadar kendine güvenenler yoktur. Otuz yıldır Dük Frederik, ha bu gece, ha yarın gece güçsüz bir ânımı ele geçireceğim diye bekliyor.

PRENS: Otuz yıldır geliyorsa, Dük Frederik değildir; çünkü o öleli henüz on beş yıl’ geçti. Mezarda ise Dük Frederik adında bir başkası yoktur.

BEKÇİ: (Kendini fazlasıyla anlattıklarına kaptırmış.) Nerden bileyim, efendimiz, okumuş biri değilim ki! Bildiğim tek şey sözlerine nasıl başladığı: “Koca köpek seni!” diyor pencerenin önünde. “Beyler pencereye vuruyorlar da, pis yatağından kalkmıyor sun sen!” Yatak görmesin, hep içerler de. Eh işte, her gece hemen aynı şeyleri konuşup duruyoruz. O dışarıda, ben sırtım kapıya dönük. Ben diyorum ki: “Ben yalnız gündüz çalışıyorum.” Dük, o zaman dönüp parkın içine sesleniyor: “Yalnız gündüz çalışıyormuş.” Bakıyorum, parkta toplanmış soylular hep birden gülüşüyor. Sonra Dük gene bana dönüp diyor ki: “Ama işte gündüz şimdi.” Derken aramızda şöyle bir konuşma geçiyor. “Yanılıyorsunuz, Dük Hazretleri.” Dük Hazretleri: “Gündüz gece, her neyse, sen kapıyı aç!” “Ama görevim dışında bu.” Bu arada pipomla duvardaki bir kâğıdı gösteriyorum. Dük Hazretleri: “Sen bizim bekçimiz değil misin?” diye soruyor. Ben: “Sizin bekçinizim ama, şimdi ülkeyi yöneten Prens koydu beni bu işe.” Dük Hazretleri: “Bizim bekçimizsin ya ona bak. Haydi aç kapıyı şimdi, hem de o saat.” Ben: “Açamam.” Dük Hazretleri: “Budala, işinden olacaksın sonra; bugün Dük Leo’ya davetliyiz.”

PRENS: (Çabuk çabuk) Bana mı?

BEKÇİ: Evet, size.

(Sessizlik.)

BEKÇİ: Ben de sizin adınızı işitmeye göreyim, yumuşayıveriyorum. Onun için ne olur, ne olmaz, kapıya yaslanıyorum; denebilir ki, yalnız kapı tutuyor beni ayakta. Dışarıda hepsi tempoyla sizin adınızı söylüyor. “Neredeymiş bu davet?” diye soruyorum, güçsüz bir sesle. “Seni yatak hayvanı seni!” diye bağırıyor, Dük Hazretleri. “Benim gibi bir Dükün sözüne güvenmiyorsun demek?” Ben de diyorum ki: “Kimse bir şey söylemedi bana, onun için açamam, açamam, açamam.” “Açmıyormuş!” diye bağırıyor, Dük Hazretleri dışarıda. “Madem ki açmıyor, haydi ileri, hep birden, bütün sülâle, kapıya yürüyelim, biz kendimiz açmasını biliriz.”

(Sessizlik.)

PRENS: Hepsi bu kadar mı?

BEKÇİ: Bu kadar olur mu? Asıl şimdiden sonra başlıyor benim iş. Kapıdan dışarı çıkıyor, evin çevresini dolanıyorum; derken Dük Hazretlerini buluyorum karşımda; kapışıyor, sağa sola sallanıyoruz. O koskocaman, ben küçücük. O iri gövdeli, ben pek sıska. Yalnız ayaklarıyla becelleşiyorum; ama bazan beni havaya kaldırıyor, o zaman yukarıda da savaşıyorum. Yanındakiler çevremizde halka yapıyor, bana gülüyorlar. Biri, sözgelişi arkadan pantolonumu kesip açıyor. Bunun üzerine hepsi, ben orda boğuşup dururken, gömleğimin ucuyla oynamaya başlıyorlar. Neden güldükleri anlaşılacak gibi değil, şimdiye kadar hep kazandım çünkü.

PRENS: Ama nasıl olur kazanırsın? Yanında silah mı taşıyorsun yoksa?

BEKÇİ: Yalnız ilk yıllar silah alıyordum yanıma. Dük Hazretleri karşısında silah ne işime yarar ki? Yükümü ağırlaştırır, o kadar. Biz onunla yumruk yumruğa, daha doğrusu soluk soluğa boğuşuyoruz. Ve aklımda hep siz varsınız boğuşurken.

(Sessizlik.)

BEKÇİ: Ama kazanacağımdan da hiç kuşkuya düştüğüm olmaz. Yalnız zaman zaman bir korku sarar içimi: Ya parmakları beni kaybediverir de, Dük Hazretleri savaştığını bilmezse, derim.

PRENS: Peki ne zaman yeniyorsun Dükü?

BEKÇİ: Sabah olunca. Beni o vakit kaldırıp atıyor yere ve arkamdan tükürüyor, bu da işte yenildiğini itiraf etmesidir. Ama ben tekrar kendime gelip doğru dürüst bir soluk alabilmek için, çaresiz bir saat yatakalıyorum yerde:

(Sessizlik).

PRENS: (Ayağa kalkar.) Ama asıl niyetleri neymiş, biliyor musun?

BEKÇİ: Parktan dışarı çıkmak

PRENS: Peki niçin?

BEKÇİ: Ne bileyim.

PRENS: Sormadın mı kendilerine.

BEKÇİ: Hayır.

PRENS: Neden?

BEKÇİ: Çekindiğimden. Ama siz istiyorsanız bugün sorarım.

PRENS: (İrkilir. Yüksek sesle.) Bugün mü?

BEKÇİ: (İşten anlar bir edayla.) Evet bugün.

PRENS: Peki, ne istediklerini sezmiyor musun?

BEKÇİ: (Düşünceli.) Hayır.

(Sessizlik).

BEKÇİ: Bazan, belki bunu da anlatmam doğru olacak, erkenden, ben öyle soluksuz yatadururken, hani böyle zamanlar gözlerimi açacak gücü bulamam kendimde, narin, ıslak, dokununca kıllıymış hissini veren bir şey bana yaklaşıyor; gelmekte geç kalmış biri: Kontes Isabella. Oramı buramı, bir sürü yerimi elliyor, sakalıma uzanıyor, boynumun yanından, çenemin altından boylu boyunca kayıyor ve diyor ki hep: “Ötekileri değil ama, beni, beni bırak çıkayım dışarı!” Ben, hayır anlamında gücüm yettiği kadar başımı sallıyorum. “Bırak gideyim Prens Leo’ya, ona elimi uzatayım.” Ben, başımı sallamaktan geri durmuyorum. “Ama yalnız beni, beni!” diye hâlâ onun söylendiğini işitiyorum, derken kayboluyor. O anda battaniyeler ve yorganlarla kızım çıkageliyor, sarıp sarmalıyor beni, yürüyebilecek duruma gelinceye kadar başımda bekliyor. Çok, hani çok iyi bir kızdır.

PRENS: Isabella yabancı bir ad.

(Sessizlik).

PRENS: Bana elini uzatacakmış ha. (Pencere önüne gidip durur, dışarıya bakar. Orta kapıdan uşak girer.)

UŞAK: Efendimiz, Sayın Prenses sizi istiyorlar.

PRENS: (Dalgın, uşağa bakar, sonra bekçiye döner.) Bekle, şimdi geliyorum.

(Soldan çıkar.)

(Hemen orta kapıdan Mabeyinci girer, sonra sağdaki kapıdan Başmabeyincinin girdiği görülür; genç bir adamdır, bir subay üniforması giymiştir.)

BEKÇİ: (Sanki hayaletlerden kaçar gibi divanın arkasına geçip siner ve ellerini havada sağa sola oynatır.)

BAŞMABEYİNCİ: Prens gitti mi?

MABEYİNCİ: Öğüdünüze uyarak az önce Sayın Prenses çağırttı.

BAŞMABEYİNCİ: Güzel. (Birden dönerek divanın arkasına eğilir.) Ya sen, sefil hortlak, ya sen, Prens’in sarayına girmeye cüret ediyorsun, ha? Seni kapı dışarı edecek güçlü tekmeden korkun yok demek?

BEKÇİ: Ben — ben —

BAŞMABEYİNCİ: Sus, önce sus, hiç sesin çıkmasın — şuraya geç bakayım, şu köşeye. (Mabeyinciye döner.) Prensin bu yeni kaprisini bana bildirdiğiniz için teşekkür ederim.

MABEYİNCİ: Siz öyle istemiştiniz.

BAŞMABEYİNCİ: Olsun. Şimdi açıkça bir şey konuşalım sizinle. Bilerek şu adamın önünde konuşuyorum ki, o da işitsin. Siz sayın Kont, siz muhalifler grubuyla flört ediyorsunuz.

MABEYİNCİ: Bir suçlama mı?

BAŞMABEYİNCİ: Şimdilik bir kuşku, o kadar.

MABEYİNCİ: Öyleyse size cevap verebilirim: Muhalifler grubuyla flört etmiyorum, çünkü böyle bir grup göremiyorum ortada. Çevrilen entrikaları seziyor, ama uzağında kalıyorum hepsinin. Dük Frederik zamanında değer verilen açık politikadan geliyorum ben. O zamanlar sarayda prense hizmet tek politikaydı. Prensin bekârlığı dolayısıyla da daha kolay görülen bir hizmetti. Ama zaten asla güç olmamıştı.

BAŞMABEYİNCİ: Pek güzel sözler. Ama insan ne kadar sadakatle hizmet ederse etsin, duygu hiçbir vakit doğru yolu sürekli göstermez. Bu işi akıl yapabilir ancak. Akla gelince, önce karar vermesi gerekir. Tutalım ki, prens aykırı yollara saptı, ona bu baş aşağı gidişte eşlik ederek mi, yoksa bütün sadakati bir yana itip kendisini yeniden doğru yola çekip alarak mı hizmet edilir? Kuşkusuz doğru yola çekip alarak.

MABEYİNCİ: Siz buraya Sayın Prenses’le yabancı bir saraydan geldiniz; hepsi altı aydır buradasınız; sarayların çapraşık koşullarında iyi ve kötünün ne olduğunu hemen kestirip atıyor musunuz?

BAŞMABEYİNCİ: Kim gözlerini kırpıştırırsa, çapraşık durumlar görür yalnız. Gözlerini açık tutan, daha ilk saatte bile her vakit açık seçik kalacak şeyi görür. Bu sarayda kuşkusuz üzücü bir açık seçiklik var; ama bugünlerde umarım iyi bir sonuca ulaşacak.

MABEYİNCİ: Sizin sağlamak istediğiniz, bana ise yalnız sağlayacağınızı söylediğiniz sonucun iyi bir sonuç olacağına inanmıyorum. Korkarım Prensimizi, sarayı ve buradaki herşeyi yanlış anlıyorsunuz.

BAŞMABEYİNCİ: Yanlış ya da doğru; şimdiki durum katlanılır gibi değil.

MABEYİNCİ: Öyledir belki; ama olayların özünden geliyor bu, bize de sonuna kadar katlanmak düşüyor.

BAŞMABEYİNCİ: Ama ne Prenses, ne ben ve ne de bizden olanlar katlanacak.

MABEYİNCİ: Peki durumun katlanılmazlığını nerede görüyorsunuz?

BAŞMABEYİNCİ: Alacağımız kesin kararın arefesinde açık konuşmak isterim. Prens ikili bir yaratık. Biri yönetimle uğraşıyor ve halkın önünde dalgın sallanıp duruyor, kendi haklarını küçümsüyor, ötekiyse, itiraf etmeli ki pek titiz, kendi temelini sağlamlaştırmaya bakıyor. Bunun için de geçmişe dönüyor ve geçmişin gittikçe derinliklerine dalıyor. İşin içyüzünü bu ne görmezlik? Öylesine bir görmezlik ki, bir büyüklük taşımıyor değil, ama hatalı yanı daha büyük. Bunu nasıl olur da farketmezsiniz?

MABEYİNCİ: Ben durumun bu türlü ortaya konmasına değil, verilen yargıya karşıyım.

BAŞMABEYİNCİ: Yargıya karşı mı? Ama ben sizin haklı bulacağınız umuduyla gerçekte istediğimden daha yumuşak verdim yargımı. Sizi kolladığım için hâlâ bekliyor, yargımı açıklamıyorum. Yalnız şu kadarım söyleyeyim: Prensin gerçekte temelini sağlamlaştırmasının hiç gereği yok. Elindeki bütün yetkileri kullansın, görecektir ki, Tanrı ve insanlara karşı o alabildiğine ağır sorumluluğun kendisinden beklediği herşeyi yapmaya elverecektir bunlar. Gelgelelim, Prens yaşamın dengesinden çekiniyor, bir despot elma yolunda.

MABEYİNCİ: Peki o alçakgönüllülüğü?

BAŞMABEYİNCİ: Kişiliklerinden bir tanesinin alçakgönüllülüğü bu, çünkü olanca gücü ikinci kişiliği için gerekli, nerdeyse Babil Kulesi’ne yetecek bir temel kazmaya çalışan ikinci kişiliği için. Böyle bir şeyi engellemenin de, kendi yaşamlarına, prensliğe, hatta belki Prense önem verenlerin biricik politikasını oluşturması gerekirdi.

MABEYİNCİ: Hatta belki de… — Pek açık yüreklisiniz. Ne yalan söyleyeyim, açık yürekliliğiniz, alacağınızı söylediğiniz karar konusunda pek korkutuyor beni. Hani esefle söylüyorum ki, son zamanda da günden güne artıyor eseflenmem, kendimi hiç gözetip kollayamayacak kadar Prense sadığım.

BAŞMABEYİNCİ: Herşey açıklığa kavuştu. Siz yalnız muhalifler grubuyla flört etmiyorsunuz, hatta bir elinizi ona uzatıyorsunuz. Yalnız bir elinizi, ama bu da sarayın eski bir hizmetkârı için takdire değer bir davranış doğrusu. Ancak tek umudumuz, bizim büyük bir örnek oluşturup sizi de birlikte sürüklememiz.

MABEYİNCİ: Buna karşı elimden geleni yapacağım.

BAŞMABEYİNCİ: Sözleriniz beni korkutmuyor artık. (Bekçiyi göstererek) Ee, sen öyle güzel güzel, sessiz sedasız oturmasını biliyorsun; anladın mı bakalım burada konuştuklarımızı?

MABEYİNCİ: Mezar bekçisi mi?

BAŞMABEYİNCİ: Evet. Onu tanımak için yabancı bir ülkeden gelmiş olmak gerekli sanırım, öyle değil mi, delikanlı! Koca kukumav kuşu seni! Onu akşamleyin görseniz, korulukta nasıl uçarak gidiyor! Hani usta bir nişancı bile vuramaz. Gündüzün de bir işaret üzerine hemen siniveriyor.

MABEYİNCİ: Anlamıyorum.

BEKÇİ: (Nerdeyse ağlayarak.) Beni paylıyorsunuz bey, ama niçin bilmiyorum. Ne olur bırakın, evime gideyim. Kötü bir kimse değilim ben, mezar bekçisiyim.

MABEYİNCİ: Ondan kuşkulanıyorsunuz?

BAŞMABEYİNCİ: Kuşkulanmak mı? Hayır, kendisinden kuşkulanılmaya değmez biri o. Ama yine de iyi bir insan olduğuna yemin edebilirim. Çünkü sanıyorum — siz buna ister kapris, ister bâtıl inanç deyin — o kötünün elinde bir araç değil, kötünün hizmetinde tam bir sadakatle çalışan biridir.

MABEYİNCİ: Aşağı yukarı otuz yıldır kendi halinde saraya hizmet edip duruyor, belki şimdiye kadar hiç saraya ayak atmamıştır.

BAŞMABEYİNCİ: Bırakın Allah aşkına, bu gibi köstebekler gün ışığına çıkmadan kendilerine uzun dehlizler kazar. (Birden bekçiye döner.) Önce defolsun şu buradan! (Uşağa.) Al, Frederik Parkı’na götür şunu, yanından ayrılma, ikinci bir buyruğa kadar dışarı da salayım deme!

BEKÇİ: (Pek korkmuş.) Efendimiz Prens Hazretleri bana beklememi söylediler.

BAŞMABEYİNCİ: Yanılmış olacaksın. Savuş haydi!

MABEYİNCİ: Ona biraz daha kollayarak davranırsanız iyi olur. Hasta, yaşlı bir adam. Sonra, Prens nedense tutuyor kendisini.

BEKÇİ: (Mabeyincinin önünde yerlere kadar eğilir.)

BAŞMABEYİNCİ: Nasıl? (Uşağa.) Bir yerini incitmemeye bak. Yeter artık, çıkar şunu dışarı, kımılda biraz!

UŞAK: (Bekçiyi tutacak olur.)

MABEYİNCİ: (Araya girer.) Hayır hayır, bir araba getirsinler.

BAŞMABEYİNCİ: İşte saray havası. Zerre kadar tadı tuzu yok. Pekâlâ, bir araba getirin. Şu pek değerli malı arabaya atıp götürün. Ama yeter artık, ikiniz de çıkın odadan. (Mabeyinciye.) Davranış biçiminizden şunu anlıyorum ki…

BEKÇİ: (Kapıya doğru yürürken bir çığlıkla yere yığılır.)

BAŞMABEYİNCİ: (Ayaklanın yere vurur.) Şu adamdan kurtulmanın yolu yok mu! Madem öyle başaramıyorsun, kucaklayıp götür. Senden yapman istenen şeyi anla artık.

MABEYİNCİ: Prens!

UŞAK : (Sol kapıyı açar.)

BAŞMABEYİNCİ: Ah! (Bekçiye bakar.) Bilmeliydim, hayaletler bir yerden bir yere taşınamaz.

PRENS: (Arkasında dişlerini birbirine bastırmış, genç ve esmer prenses vardır; acele adımlarla girer, kapıda durur.)

PRENS: Ne oldu?

BAŞMABEYİNCİ: Bekçi fenalaştı da, onu dışarı çıkarmalarını söylemiştim.

PRENS: Neden bana haber vermediniz? Doktor çağrıldı mı?

MABEYİNCİ: Şimdi çağırtıyorum. (Orta kapıdan acele çıkar ve hemen döner.)

PRENS: (Bekçinin yanına diz çöker.) Bir yatak hazırlayın! Bir sedye getirin! Doktor gelmedi mi daha? Nerde kalır bu kadar zaman? Nabzı pek zayıf. Kalp atışı duyulur gibi değil Şu sefil kaburgalara bakın! Nasıl da yıpranıp aşınmış hepsi. (Ansızın ayağa kalkar, bir su bardağı alıp gelir, çevresine bakınır.) Bu ne hareketsizlik böyle! (Hemen gene yere diz çöker, bekçinin yüzünü ıslatır.) Eh, biraz iyi nefes alıyor şimdi. Durumu pek de kötü değil, ne de olsa eski toprak, sefaletin son kertesinde bile pes etmiyor. Peki doktor, şu doktor nerde kaldı? (Prens kapıdan bakarken bekçi elini kaldırır ve okşayarak Prensin yanağına sürüp çeker.)

PRENSES : (Gözlerini pencereye çevirir. Sedyeyle uşak gelir; bekçi sedyeye konurken Prens yardım eder.)

PRENS: Yavaş! Hoyratça tutmayın öyle! Öf, sizde bu pençe gibi eller varken. Başını biraz kaldırın şöyle! Sedyeyi biraz yaklaştırın, sırtının altına gelsin. Kolu! Kolu! Olmaz olsun sizin gibi hastabakıcılar, olmaz olsun! Siz de günün birinde sedyedeki bekçi gibi serilip kalacaksınız. — Tamam. — Şimdi çok, ama çok yavaş götürün! En başta düzgün atmaya bakın adımlarınızı. Ben de arkanızdan geliyorum. (Kapıda Prenses’e.) İşte mezar bekçisi bu.

PRENSES: (Başıyla onaylar.)

PRENS: Sana onu bu durumda göstermek istemezdim. (Bir adım daha atar.) Sen de gelmiyor musun?

PRENSES: Öyle yorgunum ki!

PRENS: Doktorla konuşur konuşmaz sana uğrarım. Sizlere gelince baylar, söylemek istediğiniz şeyler varsa, ben dönene kadar burada bekleyeceksiniz. (Çıkar.)

BAŞMABEYİNCİ: Sayın Prenses’in bana ihtiyaçları var mıdır acaba?

PRENSES: Her zaman için. Uyanıklığınızdan ötürü teşekkür ederim. Bugün sonuçsuz kalsa bile siz gene uyanık bulunmayı elden bırakmayın. Herşey buna bağlı çünkü. Siz benden daha çok şey görüp işitiyorsunuz. Benim odalarımdan çıktığım yok. Ama biliyorum, giderek bulanıyor hava. Alabildiğine kasvetli bir sonbahar yaşanacağa benziyor.

FRANZ KAFKA

BİR SAVAŞIN TASVİRİ
Türkçesi: Kâmuran Şipal
(Çevirisi yeniden gözden geçirilmiş 5. Basım)
Cem Yayınevi

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro