Mistifikasyon – Nejdet Evren

Önce kitaplar yakıldı. Suçlu bulunmuştu. Kitaplar. Yakılmalıydılar, ki dillerin, dinlerin ve kültürlerin kesintisiz tarihsel süreçlerinde var olan diyalogları kopsun, parçalansın diye…Söz kopmadı diğerinden ne ki vakkanivüsler çala-kalem yazıp durmaktaydılar; tahribat diz-boyunu geçtiğinde bu kadarı da olmaz deyip isyan ettiler…Yığınlarca işsiz vardı ve etiket hazırdı; yaftası yakalarında başladılar hem konuşmaya hem de yazmaya…Dünyalar keşfedilmiş diye yazdılar önce…Bar-barları çağdaşlaştırmalıyız dediler. Öteki deyip despotik gördüler. Efendi yönetmeliydi ve dizginlemeliydi her şeyi; köleleştiler ve efendinin gözüyle gördüler kendilerini. Tanrılar doğrudan elçi gönderdiğinde mutluluk farklı tanımlanırken, elçisiz tanrılar köprüleri gösterdiler, ne köprüler bitiyordu nede ufuk çizgisi yakındı. Sosyo/ekonomik olanın doğal yasalar gibi nötr olması gerektiğini dillendirdiklerinde susmayı/içselleştirmeyi/benimsemeyi/fatalist olmanın beşinci elementini ateşlemişlerdi.Aydınlanma denecekti adına bir de! Toplumlar geleceklerini üretim /bolluk/paylaşım ve mutluluk temelinde yükseltmek istiyorlarsa kendi öz-yapılarını hataları ve doğruları ile birlikte benimseyip/irdeleyip doğru çözümler üretmek zorundadır. Yoksa her zaman var olan oriyentalist bakış ile kendilerine yabancı olacaklar ve gelecek kuşakların hakkını tüketmeyi sürdüreceklerdir. Hiçbir şey tarihin mahzeninde sonsuza dek gizli kalamaz.

Gözler vardı; bakar-kör olan gözler; at-gözlüğü takmış deniliyordu! Ne sormaya gerek vardı o gözlüğü takana ne de ezberinde olmayanı düşünmeye! Dili olmayan bir konuktular sanırsın yer-yüzü-cenneti-nde! Kendine menkul, sığınmacıydılar. Mutlu gelecek vaad edilmişti ya bir kere; kulağa hoş gelen yalan olsa da ; yabanıl bakıyorlardı gözlüksüzlere…Etiketlenmişti bilen denilenler ; bahaneler hazırdı uyumak isteyene…

Sikkeler darp edildikleri hanelerde kalıplardan çıkarlar. Hepsi bir birine benzer ve ayırt edilemezler. Sikkelerin hiç biri diğerine eş-değerde değildir. Çünkü hepsi yalnızca bir sikkenin değerini yansıtırlar. Varsa eğer bir tanesinin değeri vardır diğerleri tamamen değersizdirler. Buna görüntüdeki değerin değersizliği de denilebilir.

Fikret Başkaya yurttaş tanımını yaparken şu tespitte bulunmaktadır: ? Toplumda olup bitenlere kayıtsız bir yurttaş olamaz. Hem toplumun üyesi olup hem de orada bir tür misafir, sığıntı ya da mülteci bilinci taşıyarak yaşayan, kendi kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine razı olan biri, kavramın gerçek anlamında yurttaş değildir?

Gözler türlü türlüdür. Kendisine ilişkin göz ile bakan kendisini, başkasına ilişkin göz ile bakan ise yine kendini görür ama yabancısı olduğu kendinden haberdar değildir yalnızca…Sefalet, gözün körelmesi ve bilincin köreltilmesi ile başlar. Biyolojik/genetik körlüğün mercekler ve laser ile giderilmesi mümkün olmuş ise de delinin attığı taşı kırk akıllının kuyudan henüz çıkaramadığını görünce bilinç körlüğünün çözümlenmesinin zor olduğunu söylemek gerekecektir.

Julien Benda diyor ki; ?Entlektüelnin misyonu,dünyanın efendisi haline gelmiş haksız ve yanlış karşısında, cümle alem diz çökerken bile, ayakta kalıp ona insanlık bilinciyle karşı çıkmaktır?

Bilinç bulanıklığını/mistifikasyonu/kandırılmayı, toplumdan kopmuş kendinden menkul seçkinci/elitist aydın hastalığı/sakatlığı ile malül bakış açısı ile değil entelektüel birikimle çözüme kavuşturmak/gidermek gerekmektedir.

Eylül 2008
Küçüksu

_/_
Gözlük takarız. Güneş gözlüğü, kar gözlüğü ve de dereceli gözlükler. Göz merceklerini/odaklarını kaydırır ve yanılsamalarını gideririz. Odaklanırız ve bakarız. Nesne biz baktığımız için orada değildir; biz gördüğümüz için de var olmaz. Nesnenin/olgunun varlığı bizim bakışlarımızdan bağımsızdır. Kızılderili atalarım der ki, ?neyi önemser isen onun sesini duyarsın? Her görünenin salt göründüğü gibi olmadığını zamanla deneylerimiz ve gözlemlerimiz ile öğreniriz. Öğreniriz; düşmeyi, kalkmayı ve yürümeyi. Öğreniriz; aldatmayı, aldatılmayı.Öğreniriz; doğruyu, yanlışı….Öğrendiklerimizden bir kule yaparız. O kule bizimdir; o kule bize ilişkindir; kaçamayız kendimizden. Yalan yalanı doğurur; çirkinlik çirkinliği; savaş savaşı doğurur. Sonuçta kandırdığımız tek kişi vardır: KENDİMİZ…

Kendine yalan söyleyen tek canlı türü insandır.!!!

İnsanlaşma sürecindeki ilkel sayılan primatlar/ve gelişkin Austrolopitecus Africanus?ların yaşamsal var-olma çabalarında tembel olmadıkları, canla-başla çalıştıkları ve didindikleri, yetinmeyip birlikte hareket ettikleri, topladıklarını paylaştıklarını görmekteyiz. Sesi, ünlemi ve ortaklaşa kullanılan ses kümelerini sözcüklere dökerek imgesel düşünmenin kapılarını aralayan bu insan kitlelerinin, toprağı, taşı, kayaları,tohumu, bitkileri, hayvanları ve kendini keşfetmek için göstermiş olduğu çabalarından dolayı o ilkel! İnsanları kutlamak gerekecektir. Çağcıl/gelişkin/ileri düzeyde olan aynı tütün sonraki kuşaklarına eklemlenen tembelliğin/üretmeden el-koyarak var-olmanın bu türe hangi zaman diliminde bulaştığını/hastalığın nasıl hızla gelişip tüm dokuları kapladığını yine aynı türün keşfedip/tanımlayarak çözüm yolunu bulması kaçınılmaz olandır. Mistifikasyon özünde bir aldatma olduğuna ve kendine yalan söyleyen tek tür insan olduğuna göre aldatma olgusunun ne zaman ortaya çıktığı bilinmelidir; sebepleriyle birlikte hem de…Arkeolojik ve antropolojik kalıntılar ?kendini yaratan insan?ın neolitik dönemden önce avcılık ve toplayıcılık ile türünün devamını sağladığını göstermektedir. El-dil-beyin-ayak diyalektiği gelişme/emekleme aşamasında iken hacimsel olarak beyin bu günkünden yaklaşık 1/3 oranında daha küçüktü ve imgeler de bir o kadar dardı. Kol gücü ve beyin gücü farklılaşmasının toplumsal/tarihsel bir dönüm noktası olduğu rahatlıkla görülebilir ve söylenebilir. Avcı toplulukları avını yakalayabilmek için önceleri doğrudan üzerine yürüyerek sonuç almaya çalışmış ve fakat bu yöntemle çoğu kez eli-boş dönmüştür; bu durum onun farklılaşmasını sağlayan etkenlerden biri olarak avına gizlice yaklaşmasını, daha sonra kolektif iş-bölümüne göre onun en zayıf anından yararlanarak harekete geçip onu elde etmesini/yöntemlerini geliştirmesini sağlamıştır. Bunu yaparken soyutlayarak düşünme yetisini de hızla geliştirme şansını yakalamıştır. Avına yaklaşmak için onun derisini yüzüp kendi üzerine geçirerek onunla benzeşmiş ve daha kolay yakınlaşma olanağını bulmuştur. İnsan maskelenmeyi öğrenmiştir. Mask/maskelerin gücü zorunluluktan/somuttan soyuta doğru devşirildiğinde ise insan tütünün çıkarı için kullanacağı en-güçlü silaha dönüşmüştür. Nükleer silah bile mask kadar etkili bir silah değildir. İnsan-türünün keşfettiği bu silah neolitik dönemden uygarlaşma denilen dönemlere geçişle birlikte önceleri büyüsel/mistik ve daha sonraları yarı-tanrısal ve son olarak ta tanrısal güç ile imgelendiklerinde aldatma kurumsal bir yapıya dönüşmüştür. Mistifikasyonun/aldatmanın tarihi insanlaşma sürecinin emekleme döneminin ürünüdür.

Emekleme döneminde insan türüne bulaşan bu hastalığın/tembelliğin/üretmeden el-koymanın doğaldır ki gelişme ve büyüme dönemlerinde daha büyük boyutlara ulaşacağı/ulaşması kaçınılmaz görünmektedir. İnsan beyni büyüdüğü oranda maskeleri büyütmeyi de ihmal etmemiştir. İnsanlaşma sürecinden bu güne kadar bu türün unutmadığı/ihmal etmediği/ve sürekli büyüttüğü olgu maskesi olmuştur. Sunumu farklılaştırarak yaratmış olduğu yeni biçimler ile var-olan çelişkiyi sürdürmek ve bunu yaparken de benimsetebilmek yabancılaşmanın/yabancılaştırılmanın ve ne yazık ki sürekli yakınılsa da sürüleştirilmenin ilkel izlerinin hala taşındığını göstermektedir. Avcı toplulukları avlanmaya çıktıklarında avlanabildikleri ile yetinmek zorunda kalıyorlardı. Oysa avlandıklarını bir çit ile canlı olarak çevirdiklerinde ise istediklerinde ve istedikleri kadar avlanma şansını yakalıyorlardı. Sürüleştirilme olgusunun altında yatan bu yönetme/yönetilme anlayışı avcı topluluklarının yaratılarıdırlar. Henüz ateşi denetimi altına almakta güçlük çeken tür çok kısa bir zaman diliminde radyo dalgaları ile uzayın milyar-yıllık bilmem kaçıncı zaman diliminde geriye yolculuk yapacak bir düzeye ulaşmış olsa da, teleskopik gözlerle devasa evrenin resimlerini çekse de ilkel saydığı atalarından belki bir arpa boyu yol almıştır.

ARPA BOYU

Hak ve haksızlık olgularının/zıtlarının evrensel/genel-geçer tanımları yapılamaz. Yer, kişi, zaman, diğer öğeler ile birlikte her olgu gibi bu olgular da sürekli değişim ve dönüşüm içerisindedirler. Haklılık inancının oluşma yöntemleri ve bunu tetikleyen nedenler her iki taraf öğelerince analiz edilemez. Bu analitik değerlendirmeyi onların dışında olan ya da o öğelerin kendi dışlarına çıkmaları ile yapılacak bir değerlendirmedir. Bu değerlendirmenin ölçüsü de yine değerlendirmeyi yapan öğenin belirlenme koşullarının baskısı altında kalacaktır. Bu süreç sarmal bir şekilde öznel ve tarihsel/sosyolojik olarak sürecektir. Uzlaşma ile barış olgularının aynı olmadığı düşüncesindeyim. Çünkü uzlaşmada taraflar karşılıklı olarak yıkıcı etkilerin giderildiğini düşünmektedirler. Bu durum yeniden bir çatışmanın olmayacağı anlamına gelmez. Bu nedenle uzlaşmayı kavganın/çatışmanın anti-tezi olarak göremeyiz. Çatışan öğelerin uzlaşma istekleri çatışmanın her iki yan için de istenenden daha fazla zarara neden olması sonucunda ortaya çıkar. Uzlaşmayı bu yönü ile karşılıklı ve dönemsel bir denge olarak görebiliriz. Kavga/çatışma canlı türleri arasında insan türünün geliştirdiği sosyolojik/tarihsel içeriği olan bir dengesizlik şeklidir. Yaşamak için doğal belirleyicilik artık gelinen aşamada temel etken olmaktan çıkmış olmasına göre kavga/çatışma kaçınılmaz ve sürekli var olacak diye görülemez. Tam bu noktada barış/tüm silahlardan arınma/doğaya/insana/kültüre dönme mümkündür ve bu uzlaşmadan daha kalıcıdır. Barış yaratılan tüm zararları yok sayarak Başka Bir Dünya-yı inşa etmektir. Bunun için yer-kürede üretim ve paylaşım konusunda ortak noktalara varılması gerekmektedir. Bu olgu zaman alacak, kısa sürede çözümlenecek gibi görünmemektedir. Ancak kavga/çatışma bir yazgı değildir.

Kavga/çatışma içersindeki öğeler bir süre sonra düşünmek için zaman ayırdıklarında kavganın dışına çıkarak gözlem yapabilirler. Buna öznenin sol/sağ duyusu, objektif değerlendirmesi de diyebiliriz. Bunu yapan öğe ile kavganın dışında bir gözlemci olarak bulunan öğenin yaptıkları değerlendirmeler ilkinde olayın baskısı daha çok hissedildiğinden daha çok öznel diğerinde ise daha çok objektif olunması sonucunu doğuracaktır. Ancak her iki durumda da varılan tüm çözüm önerileri sosyal/tarihsel öznelliği taşımak durumundadır. Bu durum her hangi bir zaman diliminde çatışmanın ortadan kaldırılması için çözümler üretilemeyeceği anlamında değildir. Hem üstelik şunu da belirtebilirim ki çözümlerin tarihsel/öznel olmalarının da bir sakıncası yoktur. Tam tersine insan olmanın/sosyal olmanın bir gereğidir. Objektiflik doğrusu bana bir mistifikasyon/gölgeleme/tabiri caiz ise kandırmaca gibi gelmektedir. Bu nedenle fasit bir döngü değil, çözüm mutlaka üretilecektir ancak bu da özneldir demek istediğim. Barışın sağlanması için savaşın ne olduğu konusunda ayrıntılı ve sürekli bilgilendirildiğinde insan türü sonunda savaş ve kavga illetinden kurtulacaktır.

Canlı/cansız doğanın süper-egoya bağlı sömürüsü ve tüketilmesini bir çürüme , yozlaşma ve türün kendi geleceğinden pay kapacak kadar kör olması olarak değerlendiriyorum. İnsan doğa ile kavgalı değildir. Kavga ettiğiniz unsur elindekini size karşı korur, vermez. Oysa doğa-ana elindekini o kadar sömürülmüş olmasına karşın esirgemeden verebiliyor ise artık kavgadan söz edemeyiz. İnsan türü gerçekten yaşadığı ve paylaşabileceği gezegenin tüm güzelliklerini yaşatabilmek için kollarını sıvamaya gecikmeden başlar ise bunu yaparken de hiçbir öğe başkası yapsın sıra bana gelsin diye düşünmeden işe koyulur ise belki bir arpa boyu yol alacaktır. Hiç yol almamaktan iyidir derim.

Yazan: Nejdet Evren
Batı, 21 Şubat 2010

Yorum yapın