Modern Leviathan’ın İnşası Sürecinde İdeolojik Bir Aygıt Olarak Yalan

leviathanMemnuniyetsizlik çağında trajik olanın aslında efficency etiği üzerine kurulu performans odaklı, steril sosyalleş(eme)me olduğu kanısındayım.
Ben kendi adıma, endüstriyel zaman hesaplamalarının yarattığı ve sadece çalışma değerlerinin olduğu Calvinist hijyeni benimsemiş bir yaşam projesinin insanın doğasına aykırı olduğunu düşünürüm.
Dünya paylaşım savaşları, Nazizm ve faşizmin yanı sıra Keynesçi ekonomi kurtarma politikalarıyla sosyal-darwinist rüştünü kanıtlamış insan, bu tutumları nedeniyle başlı başına bir trajedi haline dönüşmek üzeredir.

İnsanoğlunun trajedisine yön veren genetiğin kodlarında ”mülkiyet” hırsı var.

İnsan hayatını ekonomik olarak hidayete erdirmek ve bu trajediyi regüle etmek için kontrolden çıkan bir canavar yarattı; bu canavarın adı ” Leviathan”dır.

Hobbes ve diğerlerinin bahis ettiği toplum sözleşmesi fikrinin ardından milliyetçilik akımlarıyla güç kazanan devlet konseptinin aslında sadece 300-400 yıllık bir tarihi yok. Kapitalizm ile dönemsel eşgüdüme denk gelen ve Protestanlık senteziyle tahkim edilmiş Weberyan devlet anlayışının kadim zamanlara uzanan biblik bir arka planı var.

Mülkiyeti koruma ve güvenliğe karşılık haklarını devretmek suretiyle Leviathan’la bir sözleşme yapan insan, bir distopya yarattığının farkında değil belki ama doğa durumunda kötücül bir varlık olduğunun farkında ve içinde ölümsüz bir Kabil taşıdığını kabul ediyor. İçinde taşıdığı Kabil-Habil antagonizminin devlet denen canavarı yarattığının bilincinde. Çünkü ”insanlar kaos durumuna düşmektense, her zaman tiranlığı tercih etmişleridir” T. Hobbes

Egemenin kendisi ve aynı zamanda mutlak olan Leviathan, güç tekelini elinde tutar, zira “kılıç olmaksızın sözleşmeler, sözcükten başka bir anlam taşımazlar” T. Hobbes

Leviathan zamanla rüyalarımıza bile sızmaya çalışan bir iktidar aygıtına dönüşmüştür.

İnsanın iki temel güdüsü haz ve mülkiyet arzusudur. İnsan bu iki temel güdünün etkisi altında ölüm korkusunu bir nebze olsun unutur.

Kanımca bu iki güdüye Hobbesçu savda belirtildiği gibi güç elde etme isteğini de eklemek gerekir. Bu bağlamda güç elde etme isteği, arzunun ve hazın gerçeğe dönüşmesinin arkasındaki gizli ajanda olarak belirir ve yalan, arzunun ve hazın gerçeğe dönüşmesini sağlayan salt geçişken nesne işlevi görür.

Kapitalizmde dürtüler bilinçli arzulara dönüştürülürken zevk ve haz faktörü üzerinden özneye özgürlük yanılsaması sunulur.

Kapitalizmin derin altyapısı, her şeyi matematiksel bağlantılarla açıklayan, duygusu ve ruhu alınmış, salt maddi bir kültürel üstyapı yarattı.

Devletin oligarşik bir yapıya bürünüp çekirdek amacından saptığı ve kapitalizmi regüle etmekten öte bir işlev yüklenmediği günümüz modern çağında insanlar, devletin ideolojik ve kültürel aygıtlarını gönüllülükle izleyen mitomanlara dönüşüyorlar. Özne kendi simgesel temsilinin her yerde başarısız olduğu bir noktadan başka bir şey değil artık.

Evlilik, sosyal statü, kariyer, iş ve mülkiyet evreni mitomanik ve hubris bir evren; hatta aşırı bir savla evlilik kanımca bir dizi başarısızlığa neden olan travmatik bir yer.

Evlilik, diye yazıyordu Kant, “karşı cinsten iki yetişkin şahıs arasında cinsel organlarını karşılıklı olarak kullanma konusunda yapılan  bir sözleşmedir.” 

Bir insanın davranışları nedensel açıklama gerektirmeyecek şekilde bir anlam birliğine sahip olmalıdır. Yalan bu anlam birliğinin bozulduğu yerde devreye girer ve öznenin sembolik düzenle kurduğu hayâli ilişkiyi yeniden düzenlemeye çalışır.

Sembolik düzenin koordinatlarının bozulup yeniden kurulması, insanın sembolik düzenle kurduğu hayâli ilişkiyi yeniden düzenlenmesiyle mümkün; insan bu ilişkiyi yalan ve yanılsamayla yeniden düzenlemeye çalışır ve sembolik düzenin gerçek tarafından bozguna uğratıldığı her anda yalana başvurur.

İnsan bunu yaparken çağdaş kitle kültürünün numunelik örneklerinden yararlanır. Çünkü çağdaş kitle kültürü ve popüler kültür, yalanın toplumsal düzeyde kabul gördüğü yerlerdendir.

Kendini sosyal statülerle donanmış karakterin yerine koyan ve hayat filmini onun perspektifinden görmeye çalışan insan, aslında yalan söylediğinin farkındadır ama giderek söylediği yalana inanmaya başlar, çünkü çirkin gerçeklikle baş edebilmesi için buna ihtiyacı vardır.

Olayların hem içinde, hem de dışında olmayı, bedenimizle ve zihnimizle aynı anda hem burada, hem de başka bir yerde bulunmayı ancak yalan mümkün kılar. Yalan insanın içindeki ve dışındaki ötekinin gözüdür.

Yalan aynı zamanda insanı toplumsal düzlemde kabul edilebilir ve sembolik olarak anlaşılır biçimlere sokan ideolojik bir aygıttır

Bu durumda öznede hayâl edilenin gerçekten gerçekleşmekte olduğu yönündeki bir yanılsamaya dair gönüllü bir inanç vardır. Bu inanç olmadan, yalanın sürdürülebilirliği mümkün değildir. Yalan söylemenin tek amacı, tatmin edici olmayan gerçekliği telafi etmektir. Yalanlar ve hayal toplumsal gerçekliğin destekleyicileri işlevi görürler; onlar sayesinde gerçek uzakta tutulur ve özne ile hiçlik arasında gerçekliğin büküldüğü boşluk sanal bir köprü vasıtasıyla korunur. Böylece yalan kavramı bastırmanın bir ürünü olarak belirir.

Mitomani bilinçdışı ve toplumsal gerçeklik arasındaki boşluğu doldurur. O bu iki dünya arasındaki aracıdır.
Bildiğimiz haliyle sıradan gerçeklik, derisi soyulmuş etin ve değiştirilebilir maskenin proto-ontolojik gerçeğine karışır.

Fakat yalan sayesinde toplumsal gerçeklik ve gerçek arasındaki boşluk açılır. Bu sadece yalanın yol açtığı bir boşluk değildir aslında, zira insan kendi kendisiyle özdeşleşmesini imkânsız kılan koca bir hiçlikle birlikte yaşar.

Kozmostaki yerinin bir toz zerreciğinin dünya üzerindeki yeri kadar bile olmadığının bilincinde olan insan, dünyayı ona yettiği kadar genişletmek arzusu içindedir. Yalan insana dünya üzerinde yeni hayali coğrafyalar sunar. Böylelikle insan kozmos içinde kavanozdayken kendini deryada balık gibi görmeye başlar ve bir nebze olsun hiçlik duygusundan uzaklaşır.

Yalan insana dünya ile köklü bir savaş durumu ya da köklü bir düşmanlık içinde olmadığı yanılsamasını verir, bu yanılsamayı aslında en iyi dinler başarır. Çünkü dinler tüm olanaklı dünyalar için ilahi yalanları kullanırlar.
Uçurumlara eğilimli estet karakterini Venedik’te Ölüm’ den ve tükenişten kurtaran yalan

Apollon-dionysus diktomisinin fin de siècle usulü beden bulduğu insan, içindeki antagonizmayı yalanla aşmaya çalışır.

Antagonisttik olarak içimizde yaşayan, deneyim ile düş, mit ile modern bilinç arasındaki sonsuz gerilimin ruhumuzu sürüklediği yer, aslında dualiteler üzerinden akıl yürütmeyi alışkanlık edinmiş bir düşünme kültürünün topografyasıdır.

Bu arada bir parantez açarak, hayata karşı karşıtlıklar üzerinden konumlanmış bir tutumun sorunları daha da karmaşık hale getirdiğini belirtmeliyim.

Dürtülerin bilinçli arzulara ve hazza dönüşmesini sağlayan salt geçişken nesne yalandır.
Venedikte ölüm, eleştirici ve ironik mesafe içinde dile getirilmiş bir tükenişin (existenzvernichtung) hikâyesidir. Can sıkıntısı ve varoluşsal bunaltılar çeken varlığın bir tutku tarafından istilası erdem yoksunluğu olarak sunulmaz. Aksine Dionysus’un evrenine ait olan cinsellik estetize edilerek onaylanır.

Venedik’te Ölüm’ de sözüm ona sanatçı tutumun alametifarikası olarak yansıtılan eşcinsellik, monoton hetero dünyadan bir sapma olarak haz duygusunu genişleten bir alan olarak betimlenir.

Romanın topografyasında nem, coitus’taki nem ve ıslaklığa adeta bir analoji niteliğindedir. Fakat yine de nahoş nemli vıcık vıcık bir havası olan Venedik’in cinsellikle çağrışım köprüleri coitus’taki nem ve ıslaklık üzerinden kurulmaz.

Aschenbach’ın Tadzio’ya duyduğu eşcinsel aşk, onun benliğini altüst eden saf bir tutku, soyut ve alabildiğine tinsel bir hayranlıktır.

Aschenbach, Tadzio’ya duyduğu olanaksız aşkın yarattığı etiksel gediği, mitolojideki tanrıların güzelliği ile örtmeye çalışır.

Thomas Mann da cinsel tercihlerini estetize ederken yalanı kullanır. Saygın bir sanatçının güzele teslim olmasının pedofil bir çıkış noktasıyla örtüştüğü yerde, yalan onu pedofiliyle suçlanmaktan kurtaracaktır.
Tadzio’ya hemen her baktığında onda tanrısal bir öz gören ancak mümkün klasik tüm tanrıların şiddetle reddettiği eşcinsel pedofiliyi mitin dünyasına taşıyan vektör yalandan başka bir şey değildir.

Mitler dünyası kocaman yalanların istilası altında bir yerdir ve Adonis’in muadili olarak Tadzio, T. Mann’ı mitolojik evrene taşıyan protagonisttir.

Çünkü kronist, dekadans yorumcusu, patolojik olanın ve ölümün hayranı, uçurumlara eğilimli estet karakterini tükenişten, ancak cinsel fantezilerle süslenmiş yalan bir dünya kurtarabilir.

Mitler, boş ve bölünmemiş bir mekânda zaman duygusunu da elimizden alırlar; adeta yalanın ölçüsüzlüğü içinde bocalarız. Fakat yalan izin verilmeyeni mümkün kıldığı ölçüde hoşumuza gider ve tatlı bir bağımlılık yaratmaya başlar.

Kendisi Apollonik bir karakter olan hikâyenin başkarakteri Gustav Aschenbach, anlatının sonuna doğru Dionysusist evrene keskin geçişler yapar. Bu tutku, Aschenbach’a genç gözükmek için saç boyatmak gibi kendi kimliği ve sosyal statüsüyle çelişen bağdaşmayan şeyler yapmayı göze aldırır.

“Yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır, bunun en korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmediğimizden, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir.”, Cesare Pavese.

Bu bağlamda yalan, erdemsizlik olarak fazlaca abartılmış bir eylemdir, zira dinler de yedi ölümcül günah arasında yalanı saymazlar ve hatta ilahi bir gaye uğruna söylenmesini mubah bile karşılarlar.

“İnsanın en büyük düşmanı en son bakacağı yere saklanır”, der Julius Ceasar, yani kendisidir. Kanımca insanın en büyük düşmanı kendisinden çok hayalleridir.

İnsan insanı yalanlarına inandığı, ya da inanmış gibi göründüğü sürece sever, yüceltir; aşk eksiksiz ve estetize yalan söyleyebilenlerin işidir.

Josef Kılçıksız, PhL
(Tampere Üniversitesi, Felsefe Anabilim Dalı, Finlandiya)

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro