Mülksüzler – Ursula K. Le Guin ‘Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.’

mulksuzlerMülksüzler, Ursula K. Le Guin tarafından 1974’de yazılmış ütopik bir bilimkurgu romanıdır. Mülksüzler 1975’de bilimkurgu dünyasının 2 büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır.
Mülksüzler uzun süre bilim kurguya dahil edilmemiştir. Türkiye’de de bilim kurgu serilerine dahil edilmesi 90 lı yıllardaki basımlarıyla gerçekleşmiştir.Bu yapıta kadar bu denli politik göndermeler yapılan bir bilim kurgu eserine nadiren rastlanır.

Türkiye’de de bütün sosyal katmanlardan okuyucu bulan eser kapitalizmin keskin eleştirisi olarak popülerliğini korumaktadır. Romanın konusu, ‘Annares’ ve ‘Urras’ adlı bir ikili dünya sisteminde geçer. Annares Odo’cu anarşistlerin, Urras ise kapitalist ve devletçilerin dünyasıdır. Hikaye Shevek adlı bir Annaresli’nin Urras’a gidişiyle başlar.
Le Guin, Mülksüzler için “ikircikli ütopya” ifadesini kullanır. Bunun en önemli nedeni, romanın, bir ütopyadaki ideal toplum veya ideal yaşam resmini yaratmamasıdır. Anarres, anarşist bir idealle yaşayan bir toplumu resmeder; ancak Anarres kurak, verimsiz ve zor yaşam koşulları sunan bir dünyadır. Urras da aksine verimli toprakları olan ve kolay yaşama olanakları sağlayan bir dünyadır; ancak burada da kapitalist ve totaliter bir rejim süregelmektedir. Ayrıca Anarres’de Shevek’in bilimsel merakı sonucunda keşfettiği bir teorinin yayımlanması, Urraslılar’ın işine yarayacağı gerekçesiyle reddedilir. Keza, Shevek’in, kitabın sonunda öğrenildiği üzere, Urras’a gitme nedenlerinden biri de budur. Bu bağlamda ne anarşist bir ütopyadan ne de devletçi bir ütopyadan bahsedilemez.

Le Guin, Mülksüzler için; “Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo’dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.”

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak…”

Zühtü Bayar, ?Ursula K. Le Guin?in Canıma Okuyuşunun Öyküsüdür?, Matbuat, Sayı 24, Mayıs 1997
“Le Guin’i ve iki büyük ödüllü yapıtı Mülksüzler’i BK edebiyatı içinde yerli yerine oturtmak istersek, şunları da eklememiz gerekli: Mülksüzler, BK edebiyatı yapıtları sınıflandırmasında, “Bilimsel BK”nun “sosyo-politik BK” sınıfına girer. Her ne kadar yazarın kendisi, “İkircikli Bir Ütopya” altbaşlığını kullanmışsa da, bu tabir BK’yu derinlemesine tanımayan okur ve eleştirmenler için kullanılmış olsa gerektir. Mülksüzler’in sınıflandırmadaki yeri, George Orwell’in 1984’ü, Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in Mıy-Bizler’i, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı ve nihayet bir Türk yazarının, Dr. V. Bilgin’in Rüya mı Hakikat mı?’sının yanıdır. Mülksüzler’in bir ütopya olarak gösterilmesi doğru değildir ve zaten kaotik bir durumda olan kuramsal Türk edebiyatında daha da büyük karışıklıklara yol açabilir. Hem unutmamak gerekir ki, her BK yapıtı temelde bir “utopia”dır.
Son olarak Le Guin’in altı çizilmesi gereken bir başka özelliğine daha dokunalım. Bu yazar, diğer yetkin ürünler veren bilimkurgucu meslektaşları gibi özel bir yazınsal BK üslubu geliştirdikten başka, lenguistik sorunlarla da derinlemesine ilgilenir. Onun için Ursula’yı okurken, sentetik bir biçimde yarattığı sözcüklerin semantiği üstünde dikkatle durmak gerekir.
“Nebula” ve “Hugo” ödüllerini kazanmış ve “SF Masterpiece” sıfatıyla taçlandırılmış Mülksüzler için başka ne diyebilirim ki? Okuyalım; dikkatle, zevkle, tümcelerin altını çize çize ve yazarın kurgulamadaki başarısına saygı duyarak…”

Neval N. Şenci, Özgür K. Tekin, “Mülksüzler”, İmlasız, Sayı 3, Eylül-Ekim 2003

“Anarşistiniz burada…”
Algımızı yerli yerine oturtan düşlerimiz, ne isteyip ne istemediğimiz hayatı ve insanı tanımlamamıza ayna tutarken, bakışın en önemli eksenlerinden birini iktidar ve iktidarla ilişkiyi nasıl anlamlandırdığımız oluşturur.
Platondan Campenalla’ya bilinen bütün ütopyalar mükemmeliyetçi, idealize coğrafyası ve toplumuyla totaliter bir yapıdadır. Le Guin ise Mülksüzler?de anarşist dünya Anarres ve tam tersi Urras’ı anlatırken tuttuğu aynada görünenlerle, sırlı yanda duranları düşündürmesini, kısıtlayıcı bağlardan kurtulan aklın akıp gitmesini ve sorgulanmayanın sorgulanmasını yani yüzleşmeyi sağlar. İktidar ilişkilerine karşı duruş Le Guin’in yazısının debisini oluşturur.
Mülksüzler romanı ikiz dünyaların ?ancak yaşam biçimi ile birbirine tamamen zıt? karşıtlıklarının, anarşist dünya ile kapitalist, devletçi dünyanın ve bu dünyalar arasında ki yolculuğun anlatıldığı bir roman. Roman dünyalarını siyah ve beyazın iç içe geçtiği bir ying-yang metaforu olarak düşünebiliriz. Zaten roman metaforlar ve ironiler üzerine kurgulanmış. Anarres; çorak, kıtlık içinde yaşam sürmeye çalışan, devletsiz, hiyerarşisiz özgür ve Odocuların gezegeni (anarşist). Urras ise doğanın cömert davrandığı,bolluk içinde yaşayan sınıflı, hiyerarşik ve devletçi (arşist) bir gezegen. Gezegen isimleri dil oyunları ile kurgulanmış. Anarres adı anarşiyi çağrıştırıken. (Yunanca Anarşi: An-arche “arche”; baş, başat “an” takısı olumsuz iyelik -siz,-sız Başsız) diğer yandan mal mülk sahibi olmayan anlamına da geliyor.(Latince res: şey,nesne). Urras ise USA ve USSR harflerinden devşirilmiş.Ayrıca Ur Almanca ilk, başlangıç anlamına geliyor. Anarres Urras’tan gelen göçmenlerden oluşmuş. Urras ilk gezegen, eski dünya. Bu noktada bu metaforu; gelişimin,değişimin metaforu, Urras’tan Anarres’e evrim olarak yorumlamak mümkün.
“Hiçbirşey senin değildir…”
Roman Anarres’in Kuzeybatışı bölgesinde doğan fizikçi/devrimci Shevek’in Urras’tan gelenlerle birlikte Urras’a doğru yol almasıyla başlıyor. Roman Urras’ta ilerlerken, Anarres’e flashback (geri dönüş) yapıp bu yolculuğa çıkışın nasıl evrilmeye başladığını ve Anarres’i anlatıyor. Bu yolculuk iki gezegen arasındaki ilk ziyarettir. Shevek uzay gemisinden arkasında bıraktığı duvarlarla çevrili bir ironidir. Tüm duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu nereden baktığınıza bağlı.
Bir zamanlar Urras’ta yaşayan Odo ve Odocular devrimden önce Anarres’e ihraç edilmişlerdi. Acaba Le Guin; özgürlükçü ütopyanın kapitalist totaliter bir dünya da varolmayacağını, kendisine yaşam alanı yaratamayacağını düşündüğü için mi her şeyin sıfırdan başlayacağı boş bir gezegeni seçti? Aslında Odocuların otoriter sistemi hedef alması ve varlıklarının diğer insanları da etkileyeceğini bilen hükümetler Shevek’in Urras’ı ziyaretinden yüz elli yıl önce Odocuları Anarres’e sürgüne göndermişti. Daha sonra Anarres gezegenine ne kadar çorakta olsa insanlar kendi istekleri ile gittiler.
Anarres karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, paylaşma temelinde kendi yollarının efendileri ve özgür insanlar tarafından düşlenmişti. Urras’tan ayrılarak Anarres’de yerleşim alanlarına akıl anlamına gelen Abbenay adını veren Odocu toplum için merkezsizleşme ve bireylerin hükmetme güdüsüne hizmet eden hiçbir kuruluşun olmaması önemli ögeler olarak varolur. Kent öncesi, teknoloji öncesi kabile yaşamına dönmeden anarşizmlerini çok ileri bir uygarlığın, karmaşık çeşitlilik içeren bir kültürün dengesi içinde yaşatmaktır esas olan. Anarresliler başlangıçtan beri merkezileşmenin büyük bir tehdit olduğunun farkındadır. “Sahip olmak yanlıştır. Paylaşmak doğrudur. Tüm benliğinden, bütün o geceler ve günler boyunca tüm yaşamından başka neyi paylaşabilirsin ki?” (s. 52) Ancak belleğini yitiren toplumların üst şokları yaşayıp savrulması, ruhunun eylemsizleşmesini Anarres de kimi noktalarda içinde barındırır. Anarres de mükemmel bir dünya değil. Doğal yapı uygar bir toplumun devamı için elverişli olmaktan çok uzak. Hâlâ otorite olmak isteyen, bürokratik eğilimleri taşıyan insanlar mevcut. Zaten mükemmele ulaşma motivasyonu da içinde tekdüzeliği, robotlaşmayı barındıran tehlikeli bir motivasyon (Burada Chuck Palahnuik’in Fight Club romanındaki Tyler ile anlatıcı arasındaki bir diyaloğu hatırlıyorum: “Mükemmel olmaya çalışma, bence evrilelim ve bırakalım herşey düşeceği yere düşsün”) Anarres’te kadınların yaşam boyu eşlik isteği sahiplenici, bebek sahibi olma isteği onların mülkiyetçi hisler taşımasına neden oluyor. Feminist/Anarşist bir yazar olan Le Guin’in anarşist bir dünyada bile kadını sahiplenmeye yatkın olarak betimlemesini;yaşam boyu eşlik isteğinin özünde mülkiyetçi olduğuna vurgu yapmak için mi, yoksa günümüz toplumundaki kadının edilgenliğine ironik bir atıf olarak mı okumalıyız? Ancak Odo’nunda bir kadın olduğunu ve evli olduğunu da bilerek. Le Guin’in sorguladığı bir başka şeyde tahakkümün ve hiyerarşinin ortadan kaldırıldığı, dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın tek etik kural olduğu bir toplum;i nsanın ölüm ve yalnızlık gibi duygularının verdiği acıya yanıt bulabilirliği. Yoksa Shevek’in dediği gibi: “Gerçek kardeşlik paylaşılan acıdan mı başlıyor?” (s. 63) Anarres’in diğer açmazları ise; Çorak bir gezegen olmasından kaynaklanan kıt kaynaklarla ayakta durma zorunluluğu. Merkezileşmenin önüne geçmek isterken kıt kaynaklar nedeniyle üretim ve dağıtımın Abbaney’deki ÜDE (üretim ve dağıtım eşgüdümü) sendikalarından ?merkezden? sağlanıyordu. ÜDE’de bir bilimciler bürokrasisi oluşuyordu. Anarres yeni bir toplum yaratmanın sancıları ile yüzleşmek zorundaydı.:
“Ey yeni doğmuş anarşi,sonsuz vaad / sonsuz dikkat / dinliyorum,dinliyorum gecede | gece kadar derin beşiğin yanıbaşında | çocuk iyi mi diye” (Göç’ün ondördüncü yılında Pio Atean tarafından yazılmış bir şiir s.92)
Toplumsal organizmanın en önemli etkinliği eğitim, katı, ahlakçı ve otoriter bir tutumla Odo’nun sözlerini yasaymışçasına ezberletmek istemesi.Yazdıklarıyla farklı olanlar algı dışına itilir Tirin karakterinde olduğu gibi. Tam bu noktada anarşist dünyaya özgü aklın özgürlüğü, yıkıcı tutkularıyla Shevek, Bedap, Takver gibiler devrim olarak farklılıklarını ortaya koyarlar. Urras’la iletişim kurmak isteyenlerin hain olarak damgalanmasına karşın otoriteye taviz vermeyerek kendi vicdan ve bilincinin inisiyatifi doğrultusunda Shevek,karşılıklı yardımlaşma-dayanışma kültürünü yani kendi gerçeğini, meselesini anlatmak paylaşmak, Urras gerçeğini görmek ve duvarları yıkmak için aslında geri dönüş olan yolculuğuna çıkar.
“Siz bizim tarihimizsiniz. Belki biz sizin geleceğiniziz. Öğrenmek istiyorum, görmezlikten gelmek değil.” Shevek Urras’ta ki bilim adamları ile bir süredir fizik alanında görüşlerini paylaşmaktadır. Ancak “satın almanın ve satmanın”,”güç’ün” dünyasında bilim bir takım güç dengelerini değiştirmek için bir araçtır. Shevek Urras’a görüşlerini paylaşmak, devrimi orada ateşlemek ve duvarları yıkmak amacıyla gider. Urras hakkında bildikleri Odo’nun yazdıkları ile sınırlıdır. Urras farklıdır. Çok verimli toprakları, okyanusları, Anarres?te olmayan ve bitkileri ve Anarres’tekilerin hiç görmediği hayvanları ile. Urras ayrıca “satın alma, satma, sahip olma, biriktirme, statü, ataerkillik, bencillik, konformizm ve devlet” gibi Shevek’in anlayamadığı bir yaşamdır. Her şeyi yüzeyselleştiren, tüketim diliyle konuşan bayağı yaşantılarından fazlasıyla memnun Urraslılar ?yumuşakçalar? derinliğine ilerleyememenin böcekçe korkusuyla süslü ambalajlarında bir iktidar ucubesi olarak Shevek’in karşısına çıkarlar. Temel ahlaki varsayımının mülkiyet ve karşılıklı saldırganlık olduğu toplumda nesneler, duygular, aşklar, insanlar alınır satılabilir ve tüketilebilirdi. Zenginlik yani ekonomik iktidar, cinselliğin erkeğin iktidarı, hiyerarşik ilişkilerin kanıksanması ve güce tapınmanın izdüşümü özellikle kadınların konumunda dikkat çekicidir. Kadınların Urras’ta bir amacı ve yeri yoktur. “Mülk sahibi sınıfların erkek üyelerini cinsel kullanımı için saklanan kadınlar, mülksüz sınıfın insanları tarafından kendilerine akşam yemeği sunulana dek bütün gün kumsalda yatar” (s. 45) ya da Artonun Shevek’in savaş karşısındaki tutumuyla odocu görüşü eleştirmek için söylediği sözler statü ve aristokratik yaşam tarzının kadın ayrımcılığının simgeleşmesi: “Odoculuğun derdi ne biliyor musun dostum, biraz kadınsı olması. Yaşamın erkekçe yönlerini almıyor. Kan ve çelik, savaşın parıltısı…” (s. 256) Urras’ta herşey Devlet içindir ve Devlet her şeydir. Urras’ta yaşayanlar için “yönetmek-yönetilmek” kaçınılmaz ve doğaldır. Otoritenin dil’i ile düşünürler, konuşurlar, eylerler. Otoritesiz bir dünyayı tasavvur edemezler. Oysa Shevek oradaki varlığı ile “Devletin gereksizliğinin kanıtıdır”. Urras’ta eşitlik ilişkileri hiyerarşi ile belirleniyorken ve yönetiliyorken Anarres’te yönetilen tek şey üretim ve organizasyonudur. Urras Anarres’in tarihidir, Anarres’te Urras’ın geleceği…
Shevek İo’da Odocu düşünceleri yaymak Anarres ile Urras arasında bir dayanışma başlatmak istiyordu.Ancak kapitalist İo devletini sosyalist Thu devletine tercih etmişti (Urras’ta iki hükümet var Kapitalist İo, Sosyalist Thu). Shevek neden özgürlükçü idealin kapitalist toplumda, sosyalist toplumda olduğundan daha kolay yeşereceğini düşünüyordu? Shevek’in sosyalist Thu devletini daha totaliter ve yurtsever olduğunu, otoriter devlet aygıtının daha katı işlediğini bildiği için mi yoksa Le Guin’in tarihsel materyalizme, liberal marksizme sıcak bakması mı kapitalist toplumun daha rahat dönüşeceği düşüncesine etkili olmuştu. Belki her ikisi de…
Anarres çok zor bir dönemden geçiyordu. Zaten kıt olan doğal kaynaklar gittikçe azalmış kış acımasızca Anarreslileri açlıkla yüz yüze bırakıyordu. Gönüllü çalışmalar ve dayanışma ne kadar artsa da açlık bir süre sonra kaçınılmaz olarak şiddete, mülkiyetçiliğe dönmeye başlıyordu. (s. 230)
Ayrımcı ve mülkiyetçi dünyanın tam içinde bir o kadar da uzak olan Shevek konuşamamaktan, devrimden söz edememekten bıkmıştı. Shevek’i Urrasa getiren iletişim gereksinimi, duvarları yıkmak isteğiydi. Düşüncenin doğasında iletilmek yazılmak ve gerçekleştirilmek vardı. Bu konumunda Shevek ruhu gün ışığına koşan çocuk gibi cebinde bulduğu mesajın peşinden gider. “Haksızlık ve baskıdan bunaldık ve karanlık gecede özgürlük ışığını görmek için yüzümüzü kardeş dünyaya çevirdik. Bize kardeşlerine katıl!” (s. 175) Shevek notu cebine koyan Liberter Sendikalistlerle İo genel grev gösterisi ile hükümetini sarsmaya hazırlanmaktadır. Yönetim meydanında yüz binlerce insan özgürlüğü haykırır. Shevek’in kalabalığa: “…Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzda ya hiçbir yerde…” sözleri İo hükümeti askerlerinin kalabalığa ateş açması ile kesilir… Binlerce insan az önce şarkıların, coşkunun yankılandığı meydanda acımasızlığın sessiz tanığı olarak yatmaktadır. İo hükümeti cadı avı başlatır… Shevek’in Urras’la Arz’la. Hain’le kardeşlik bağı oluşturma isteği, Urras’ta özgürlüğün yeşerebileceğine inancı yıkılmıştı. Anarres’e dönme vakti gelmişti. “Gerçek yolculuklar geri dönüşlerdir.”
Ursula K.Le Guin, Philip K. Dick ve Stanislaw Lem ile birlikte bilimkurgunun en yaratıcı ve özgün yazarlarındandır. Türkiye’de genellikle Yerdeniz serisi ile tanınsa da Mülksüzler ona bilimkurgunun oskarları sayılan Hugo ve Nebulay ödüllerin kazandırmıştı.
Le Guin; marksizmden, anarşizmden, taoculuktan etkilenmiş feminist bir yazardır. Mülksüzler tüm dünyada pek çok eleştirmen ve okur tarafından okunmuş üzerine yazılar yazılmıştır. Hatta Samuel Delayn mülksüzlere karşı bir heteretopya olan Triton’u yazmıştır. Anarres gezegenini; doğal koşulları, kıtlığı, kötü iklim koşulları göz önüne alındığında ve anarşistleri arasında iktidar heveslileri, bürokrat özentileri de dikkate alındığında ütopya olarak kabul etmek zor. Ancak “müksüzler” ve “mülksüzlük” bir ütopya.
Yazar; insanların bugünkü toplumda egemen olan acıların, eşitsizliklerin ve sömürünün kaynağında ?romanın adı ile ilintili olarak? mülkiyeti görür ki çok haklıdır. Anarres’tekiler özgürdür çünkü hiçbir şeye sahip değildirler. Urras’taki sahipler ise sahiplidir (“Sahip oldukların bir süre sonra sana sahip oluyor”?Fight Club)
Shevek hiçbir zaman kapitalizmi, mülkiyetini ve yaşam ahlakını anlayamıyordu,öğrenemiyordu. Sözgelimi bir bankadaki işlemler ona ilkel bir dinin ayinleri gibi anlamsız ve karmaşık geliyordu (s. 119) Roman iki yolculuk üzerine kurulu: Biri gidiş diğeri dönüş. Ama aslında “gidiş” eski dünyaya “dönüş” , “dönüş” ise farklı bir insan olarak farklı bir dünyaya ilk kez “gidiş” Le Guin bize mükemmel bir dünyayı tasvir etmiyor, olabilecek en iyi yaşamın içindeki tehlikeleri gösteriyor.
“Bir hırsız yaratmak istiyorsanız sahip yaratın. Suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun”
“Yeniden Anarres’te Doğalım….”

Bahar Muratoğlu, ?Mülksüzler 30. Yılında?, Cumhuriyet Dergi, 28 Kasım 2004

Ursula Le Guin’ le “Mülksüzler” romanıyla tanıştık. Otoriter devlete karşı, işbirliğini öneriyordu. Kendini “Taocu, anarşist, feminist ve çevreci” diye tanımlayan Le Guin’e göre ütopyalar imkânsız, ama yazılabilir…
Bir öyküyü, bir yolculuğu anlatmanın pek çok farklı yolu vardır. Yazar belki de en çok nasıl anlattığıyla farklılaşır diğerlerinden. Hayal gücüyle ve kelimeleriyle farklılaşır. Gerçeküstü diye nitelediğimiz öyküler de, gerçekliği anlatmanın farklı yollarıdır yalnızca. İçimizdekileri ve çevremizdekileri, hayal gücünü sınırlamadan anlatmanın kapılarını aralayan yollardır.
Fantezi, bilimkurgu ve ütopya yazarı olarak bilinen Amerikalı yazar Ursula Le Guin de sonsuz hayal gücünü özgürce kâğıda aktardığı öykülerinde bize kendimizi, gerçekliğimizi ve dünyamızı; kendimizin, gerçekliğimizin ve dünyamızın kalıplarına sokmaya çalışmadan anlatır. Sınırsız bırakılan bu hayal gücüyle Le Guin, bilinçdışından gelen simge ve arketipleri doğrudan ve dolaysız olarak kullanır. Bir başka deyişle Le Guin bize gerçeklerden bahseder.
Le Guin’in fantastik öykülerindeki simgelere bakabildiğimizde, onun bize ustalığı, birliği, dengeyi, bütünlüğü, iç yolculuğu, keşfetmeyi, büyümeyi, cinselliği, ölümü, insanın karanlık yönünü anlattığını görürüz. Bunları büyülü bir dille, ejderhaların kadim lisanıyla anlatır. Tıpkı takımadalardan oluşmuş “Yerdeniz” gibi. Tıpkı gölgesinden önce kaçan, sonra onun peşine düşen, büyüme ve bütünleşme yolundaki “Ged” gibi. Tıpkı yeraltındaki karanlık labirentlerinde bir ışık yanan ve kendini ve kadınlığını keşfeden “Tenar” gibi. Gerçekten gerekmedikçe hiçbir şeyin doğasını değiştirmeyen büyücüler ve yalnızca göz boyayabilen sihirbazlar gibi.
Le Guin fantezi konusunda şöyle diyor: “…çünkü fantezi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fanteziden korkar. Fantezideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine ve kofluğuna, gereksizliğine ve sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar.” Ve şöyle devam ediyor: “…Biz hayal gücü zengin insanlar, ‘Evvel zaman içinde bir ejderha varmış’ ya da ‘Topraktaki delikte bir hobbit yaşarmış’ gibi cümlelerle, böyle güzelim gerçekdışı şeylerle, kendi tuhaf tarzımızda hakikate ulaşabiliriz.” (1)

Cinsiyetler Ortadan Kalkınca
Le Guin psikoloji alanında, kendi deyimiyle “sanat hakkındaki görüşleri sanatçılara en yakın gelen psikolog” Carl Gustav Jung’a dönük durur. “Yerdeniz Büyücüsü (2)” isimli kitabında, Jung öğretisindeki bireyleşme, bütün bir insan olma sürecinin ilk arketipi, ilk aşaması olan “Gölge”yi kullanır.
Le Guin’in bilimkurgu ve ütopyaları ise dünyamızı aktarır, dünyamızı sorgular, dünyamıza alternatifler üretir. Mülkiyet, cinsiyet, aidiyet, siyasal sistemler, doğanın tahribatı, baskı, özgürlük, ideoloji, doğduğumuzdan beri bize dayatılan değerler karşılaştırılır ve sorgulanır. Bunlar yaratılan alternatif toplum türleriyle ve yıldızlar arası seyahatlerle güzelleşir, canlanır. Tıpkı anarşist bir toplum kurmuş “Anarresliler” gibi. Tıpkı cinsiyetin olmadığı “kış gezegeni” gibi. Tıpkı zamanı çizgisel değil döngüsel yaşayan, doğayla bütün olan “Keş halkı” gibi.
Ursula Le Guin kendini “Taocu, anarşist, feminist ve çevreci” olarak tanımlıyor. Taoculuk, doğanın ideal düzenine uyumla iyilik ve güzelliğin gerçekleştirileceğini, bir şey yapmamanın ve hareketsiz kalmanın insanı huzura ve sükûnete kavuşturacağını ifade eder ve insanın kendini bilmesinden, kendi içini okumasından bahseder. Le Guin’in pek çok yapıtında bu felsefenin “doğanın ideal düzenine uyma”, “kendini bilme” ve “kendi içini okuma” gibi öğelerinin izleri görülebilir. Feminizm esas olarak, özel mülkiyet sonrası, kadının da bir mülk sayılması ve çocuğun babasının belli olması amacıyla eve kapatılması sonucunda doğan ve kadın haklarını savunan bir ideolojidir. Le Guin’in feminizmi “cinsiyetçilik” değildir. İnsan olma ve eşitlik üzerine kurulu bir yaklaşımdır. “Bağışlanmanın Dört Yolu” (3) isimli kitabında bu temalar bulunabilir. Aynı zamanda “Karanlığın Sol Eli” (4) adlı kitabında Le Guin kendi deyimiyle cinsiyeti oradan kaldırır ve geride ne kaldığına bakar. Bu romanda, “Kış gezegeni”ndeki insanlar normal koşullarda cinsiyetsizdirler ve yalnızca yılın belirli dönemlerinde, o andaki hormonal durumlarına göre kadın veya erkek olurlar. Bu gezegende “aidiyet”, “sahiplik”, “sevgililik”, “arkadaşlık” gibi kavramlar değişmiş; cinsiyet bir otorite aracı olmaktan çıkmıştır. Çevreciliği; doğaya saygı, doğanın çeşitliliğini koruma ve onu çıkar uğruna tahrip etmeye karşı olma olarak tanımlayabiliriz. Le Guin’in çevreciliği özellikle “Dünyaya Orman Denir” (5) ve “Hep Yuvaya Dönmek” (6) gibi kitaplarında ön plana çıkar.

Ütopyolar İmkânsızdır…
Gelelim Le Guin’in anarşist yönüne ve en önemli romanlarından biri olan, yayımlanışının otuzuncu yıldönümündeki anarşist ütopyası “Mülksüzler”e (7). Anarşizm; baskının ve otoriter devletin yerine işbirliğini, dayanışmayı, ahlakı, kolektif çalışmayı ve sevgiyi koyan bir sistemdir. Devlet ortadan kalkar, yerine eşit ve işbirliği içinde çalışan kurumlar ve federasyonlar gelir. İnsanlar korkuyla yönetilmez ve bireysel farklılıklar yok edilmeye çalışılmaz. Kişiler, bireysel-toplumsal ahlak duygusu ve kendi kararlarıyla yaşamlarını sürdürür, toplumlarının devamını sağlarlar. Mülkiyet yok olur. Le Guin, Mülksüzler’de anlattığı anarşizmi şöyle tarif ediyor: “…Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin, bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil: düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kroptokin’in, Goldman ve Goodman’ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin başhedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır.”
Mülksüzler, birbirinin uydusu olan Urras ve Anarres isimli iki gezegenden bahsediyor. Urras dünyamıza benzeyen kapitalist bir gezegenken Anarres kolektif çalışmanın ön planda olduğu; paranın, mülkiyetin ve dinin olmadığı anarşist bir gezegendir. Bir gün Anarresli bilimci Shevek, Urras’taki bilimcilerle görüşmek üzere kendi gezegeninden çıkar ve karşılaştırma, sorgulama başlar. Anarres’te eşyalar ve topraklar üzerinde mülkiyet hakkı olmadığı gibi, insanlar üzerinde de mülkiyet hakkı yoktur. İlişkiler aidiyet üzerine değil, sevgi üzerine kuruludur. Urras’ın insanlarının maddeler üzerindeki sahiplik iddiası, birbirleri üzerindeki sahiplik iddiasına kadar varmaktadır. Anarres ışıltısızdır belki, ancak Urras’ın ilk bakışta parlak görünen caddelerinin arka sokaklarındaki karanlık Anarres’te yoktur.
Peki Anarres mükemmel midir? Bu bir ütopya olduğuna göre, orada yanlış giden bir şeyler olamaz mı? Le Guin’in bu sorulara yanıtı kesin bir “evet” değildir. İnsan doğasını ve Anarres’in çelişkilerini de anlatır Le Guin. Ve şöyle der: “Ütopyalar imkânsızdır. Ama yazabiliriz.”
Evet, ütopyaları yazabiliriz ve imkânsızı anlatmakla, Le Guin’in yaptığı gibi gerçeğin yansımasını gözler önüne serebilir, kafamızı çevirerek ondan kurtulamayacağımızı anlayabilir ve anlatabiliriz. l

Kaynaklar
(1) Le Guin, U. (2002). Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. İstanbul: Metis Yayınları. Metne dön
(2) Le Guin, U. (1999). Yerdeniz Büyücüsü. İstanbul: Metis Yayınları. Metne dön
(3) Le Guin, U. (2001). Bağışlanmanın Dört Yolu. İstanbul: Metis Yayınları. Metne dön
(4) Le Guin, U. (2001). Karanlığın Sol Eli. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Metne dön
(5) Le Guin, U. (2003). Dünyaya Orman Denir. İstanbul: Metis Yayınları. Metne dön
(6) Le Guin, U. (2002). Hep Yuvaya Dönmek. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Metne dön
(7) Le Guin, U. (1999). Mülksüzler. İstanbul: Metis Yayınları. Metne dön
(8) Hançerlioğlu, O. (1975). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Remzi Kitabevi. Metne dön
(9) Muratoğlu, B. (2003). Le Guin Dünyasında Yolculuk. Varlık, (1153), 66-68. Metne dön

Okuma Parçası
Birinci bölüm, “Anarres – Urras”, s. 11-19

Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.
Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.
Bir tarafından bakıldığında duvar, Anarres Limanı adı verilen yirmi beş hektar çorak alanı çevreliyordu. Limanda bir çift büyük servis vinci, bir roket fırlatma platformu, üç ambar, bir kamyon garajı ve bir yatakhane vardı. Yatakhane sağlam, pis ve yaslı görünüyordu, ne bahçesi vardı, ne de içinde çocukları; açıkçası orada ne kimse yaşıyor, ne de kimsenin uzun süre kalması düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniş alanını değil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres’i dışarda, özgür bırakıyordu.
Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres’i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.
Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiği yerde bekliyordu.
Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek umuduyla, ya da yalnızca duvarı görmek için gelirlerdi. Ne de olsa dünyalarının tek sınırlayıcı duvarıydı o. Başka hiç bir yerde Girilmez levhasına rastlayamazlardı. Özellikle yeni yetmeler kapılıyordu duvarın çekiciliğine. Yanaşıp üstüne otururlardı. Ambarlardaki taşıyıcılardan sandıkları indiren, izlenecek bir ekip görmeyi umarlardı. Platformda bir yük gemisine bile rastlayabilirlerdi. Yük gemileri yılda yalnız sekiz kez gelirdi. Gelişleri limanda çalışanlar dışında kimseye duyurulmazdı. Onun için bu kez izleyiciler çalışan birilerini görünce, başlangıçta heyecanlandılar. Ama onlar bir uçta; hareketli vinçlerle çevrilmiş, alçak, kara kule alanın öbür ucunda duruyordu. Sonra ambar ekiplerinin birinden bir kadın gelip “Bugünlük kapatıyoruz kardeşler,” dedi. Güvenlik kolluğu takıyordu, en az uzay gemisi kadar seyrek görülen bir şeydi bu. İşte bu biraz heyecan yaratmıştı. Kadının sesi yumuşaktı, ama bir kesinlik seziliyordu. Takımının ustabaşıydı; sorun çıkacak olursa yoldaşları ona arka çıkardı. Zaten görülecek pek bir şey de yoktu. Yabancılar, dış dünyalılar gemilerinde saklanıyorlardı. Gösteri yoktu.
Savunma ekibi için de sıkıcı bir gösteriydi bu. Bazen ustabaşı birinin duvarı aşmaya çalışmasını diliyordu; gemiden atlayan bir yabancının veya gemiye yakından göz atmaya çalışan Abbenay’lı bir çocuğun. Ama bu hiç olmamıştı. Hiç bir zaman hiç bir şey olmuyordu. Olay gerçekten çıktığında da, o hazırlıklı değildi.
Dikkatli’nin kaptanı “O kalabalık gemime mi saldıracak?” diye sordu.
Ustabaşı baktı ve limanda gerçekten büyük, yüz ya da daha fazla kişiden oluşan bir kalabalık olduğunu gördü. Orada öylece duruyorlardı. Kıtlık sırasında ürün taşıyan trenleri istasyonlarda bekleyen insanların durduğu gibi. Ustabaşını korkutuyordu bu.
“Hayır,” dedi yavaş ve sınırlı İocası’yla. “Protesto ediyorlar. Şeyi protesto ediyorlar… Nasıl derler… Yolcuyu.”
“Şu gemiye binecek pezevengin mi peşindeler yani? Onu ya da bizi durdurmaya mı çalışacaklar?”
Ustabaşının diline çevrilemeyen “pezevenk” kelimesi kendi halkı için yabancı bir terimden başka bir şey ifade etmiyordu ona, ama ne kelimenin söylenişi hoşuna gitmişti, ne kaptanın ses tonu, ne de kaptanın kendisi. “Başının çaresine bakabilir misin?” dedi.
“Boşversene. Sen yalnızca geri kalan yükün boşaltılmasını sağla, çabuk olsun. Şu yolcu olacak pezevengi de gemiye getir. Hiç bir Odocu kalabalığı bize bir şey yapamaz.” Beline taktığı, şekilsiz bir penise benzeyen madeni nesneyi okşadı ve silahsız kadına hor görerek baktı.
Kadın, silah olduğunu bildiği fallik nesneye soğuk bir bakış fırlattı. “Gemi 14’te yüklenmiş olacak,” dedi. “Mürettebat içeride güvencede olur. Kalkış 14:40’ta. Yardım istersen Uçuş Kontrol’a teyp mesajı bırak.” Kaptan bir şey diyemeden uzaklaştı. Kızınca adamlarına ve kalabalığa karşı daha sert davranıyordu. “Yolu açın!” dedi duvara yaklaşırken. “Kamyonlar geliyor, kaza çıkmasın. Kenara çekilin!”
Kalabalıktaki erkek ve kadınlar onunla ve kendi aralarında tartışmaya başladılar. Yolu geçip duruyorlardı, bazıları duvarı geçti. Ama yine de yolu açtılar. Ustabaşı kalabalığı yola getirmekte ne kadar deneyimsizse, onlar da bir kalabalık oluşturmakta o kadar deneyimsizdiler. Bir kalabalığın öğeleri değil, bir topluluğun üyeleri olduklarından kitle psikolojisiyle hareket etmiyorlardı. Ne kadar insan varsa o kadar değişik duygu vardı. Ayrıca komutların rasgele olmasını beklemediklerinden, komutlara uymama deneyimleri de yoktu. Deneyimsizlikleri yolcunun hayatını kurtardı.
Bazıları oraya bir haini öldürmeye gelmişlerdi. Bazıları ise onun gitmesini engellemeye veya ona hakaret etmeye, ya da yalnızca bakmaya gelmişlerdi. Bütün bu diğerleri, katillerin yolunu tıkıyordu. Hiç birinde ateşli silah yoktu, ancak birkaçı bıçak taşıyordu. Onlar için saldırının anlamı yalnızca bedensel saldırıydı, haini ellerine geçirmek istiyorlardı. Korunmuş olarak, bir araç içinde gelmesini bekliyorlardı. Mal taşıyan bir kamyonu incelemeye çalışır ve öfkeli sürücüsüyle tartışırken, aradıkları adam yalnız başına ve yürüyerek geldi. Farkına vardıkları zaman çoktan alanın yarısını geçmişti, arkasında beş savunma görevlisi onu izliyordu. Onu öldürmek isteyenler takibe ?çok geçti? sonra da taş atmaya ?pek de geç değildi? giriştiler. Hedefledikleri adamı tam gemiye binerken ıskaladılar, ama koca bir taş savunma görevlilerinden birinin tam kafasına geldi ve adamı anında öldürdü.
Geminin kapakları kapandı. Savunma ekibindekiler geri dönüp ölü arkadaşlarını taşıdılar; gemiye doğru koşarak gelen kalabalığın önderlerini durdurmak için herhangi bir şey yapmıyorlardı, ama öfke ve şoktan yüzü bembeyaz olan ustabaşı onlar geçerken arkalarından küfretti. Kalabalık ise ustabaşına çarpmamak için kenardan geçti. Gemiye ulaştıklarında kalabalığın öncü kolu dağıldı ve kararsız, durdu. Geminin sessizliği, dev, iskeletsi servis kulelerinin ani hareketleri, toprağın garip yanık görüntüsü, insan boyutlarında herhangi bir şeyin olmaması zihinlerini karıştırıyordu. Gemiye bağlı bir aletten çıkan buhar veya gaz kaçağı bazılarını irkiltti, yukarıda kara tüneller gibi duran roketlere tedirginlikle baktılar. Limanın öte yanında bir uyarı sireni öttü. Önce biri, sonra bir başkası kapıya doğru yöneldi. Kimse onları durdurmadı. On dakika içinde liman boşalmış, kalabalık Abbenay’a giden yol boyunca dağılmıştı. Hiç bir şey olmamış gibiydi.
Dikkatli’nin içinde ise bir sürü şey oluyordu. Yer Kontrol, fırlatma zamanını öne aldığı için bütün işlemler iki kat hızlı yapılmak zorundaydı. Kaptan, ayak altında dolaşmamaları için yolcuyla doktorun kemerlerinin bağlanıp mürettebat kamarasında kilitli tutulmalarını emretmişti. Kamarada bir ekran vardı, isterlerse kalkışı izleyebilirlerdi.
Yolcu izliyordu. Limanı, limanın çevresindeki duvarı, duvarın ta dışında, Ne Thera dağlarının maki ve seyrek gümüşi aydikeniyle benekli uzak bayırlarını görüyordu.
Bütün bunlar birdenbire parıldayarak akıp gitti ekrandan. Yolcu başının yastıklı arkalığa bastırıldığını hissettı. Dişçi koltuğuna benziyordu, baş geriye bastırılmış, çene zorla açılmış. Nefes alamıyordu, midesi bulanıyordu, korkudan barsaklarının gevşediğini duydu. Bütün bedeni onu ele geçiren güçlere haykırıyordu, şimdi değil, henüz değil, bekleyin!
Onu kurtaran gözleri oldu. Görmekte ve aktarmakta ısrar ettikleri şey onu dehşetin donukluğundan çıkardı. Çünkü şimdi ekranda garip bir görüntü, soluk, taştan dev bir düzlük vardı. Büyük Vadi’nin üstündeki dağlardan görünen çöldü bu. Büyük Vadi’ye nasıl dönmüştü? Kendi kendine uçakta olduğunu söylemeye çalıştı. Yoo, uzay gemisinde. Düzlüğün kenarı suya yansıyan ışığın, uzak bir denizin ışığının parıltısıyla ışıldadı. O çöllerde hiç su yoktu. Gördüğü neydi o zaman? Taş düzlük artık düz değil, güneş ışığıyla dolu dev bir çanak gibi oyuktu. O izlerken çanak ışıklar saçarak düzleşti. Birdenbire üzerinde boylu boyunca bir çizgi belirdi, soyut, geometrik, bir çemberin mükemmel kesiti. Bu yayın ötesinde karanlık vardı. Bu karanlık bütün resmi tersine çevirdi, negatifini aldı. Gerçek, taş kısmı artık içbükey ve ışık dolu değil, dışbükey ve ışığı yansıtan, ışığı yadsıyan bir hal almıştı. Bir düzlük veya çanak değil, bir küre, karanlıkta düşen, ta uzaklara düşüp giden beyaz, taştan bir toptu. Onun dünyasıydı bu.
“Anlamıyorum,” dedi yüksek sesle.
Birisi onu yanıtladı. Bir süre, iskemlesinin yanında oturan kişinin onunla konuştuğunu, onu yanıtladığını anlayamadı, çünkü artık bir yanıtın ne olduğunu anlayamıyordu. Yalnız bir tek şeyin açıkça farkındaydı, kendi mutlak yalıtılmışlığının. Dünya altından kaymış ve yalnız bırakılmıştı.
Her zaman bunun olacağından korkmuştu, ölümden korktuğundan da çok. Ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. O ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.
En sonunda yanında duran adama bakmayı başardı. Bir yabancıydı kuşkusuz. Bundan sonra hep yabancılar olacaktı çevresinde. Adam yabancı bir dilde konuşuyordu: İoca. Kelimeler anlamlıydı. Bütün küçük şeyler anlamlıydı, yalnızca bütünü anlamsızdı. Adam onu iskemleye bağlayan kemerlerle ilgili bir şey söylüyordu. Kemerlerle oynadı. İskemle doğruldu; başı döndüğü ve dengesini yitirdiği için az daha düşüyordu. Adam herhangi birinin yaralanıp yaralanmadığını sorup duruyordu. Kimden bahsediyordu? “Yaralanmadığından emin mi?” İoca’da doğrudan hitabın kibar şekli üçüncü tekil şahıstı. Adam onu kastediyordu. Neden yaralanabileceğini bilmiyordu; adam taş atmayla ilgili bir şeyler söylüyordu. Ama taş hiç bir zaman çarpmayacak, diye düşündü. Taşı, karanlıkta düşen beyaz taşı görmek için yeniden ekrana baktı, ama ekran boştu.
“İyiyim,” dedi sonunda rasgele.
Bu adamı tatmin etmedi. “Lütfen benimle gelin. Ben doktorum.”
“İyiyim.”
“Lütfen benimle gelin, Doktor Shevek!”
“Sen doktorsun,” dedi Shevek bir anlık duraklamadan sonra. “Ben değilim. Adım Shevek.”
Kısa, açık tenli, dazlak bir adam olan doktor kaygıyla yüzünü ekşitti. “Efendim, odanızda kalmalısınız? bulaşıcı hastalık tehlikesi? benden başka kimseyle ilişkide olmamanız gerekliydi, iki aylık dezenfektasyon süresinden boşuna geçtim, şu kaptanın Allah belasını versin! Lütfen benimle gelin, efendim. Beni sorumlu tutarlar?”
Shevek küçük adamın tedirgin olduğunu algıladı. Vicdan azabı veya sempati duymuyordu, ama şu anda olduğu yerde, mutlak yalnızlıkta bile tek bir kural, tanıdığı tek kural geçerliydi. “Peki,” dedi ve ayağa kalktı.
Hâlâ başı dönüyor, sağ omuzu ağrıyordu. Geminin hareket ediyor olması gerektiğini biliyordu, ama hareket duygusu yoktu; yalnızca sessizlik, korkunç ve kesin bir sessizlik vardı duvarların dışında. Doktor sessiz madeni koridorlardan geçirerek bir odaya götürdü onu.
Çok küçük, sıkıca kapalı bir odaydı bu, duvarları boştu. Oda, Shevek’i itiyordu, unutmak istediği bir yeri anımsatıyordu ona. Eşikte durdu. Ama doktor ısrar etti, yalvardı; o da içeriye girdi.
Rafa benzeyen yatağa oturdu ve doktoru kayıtsızca izledi. Hâlâ sersem ve uyuşuk hissediyordu kendini. İlgilenmesi gerektiğini biliyordu; bu adam gördüğü ilk Urras’lıydı. Ama çok yorgundu. Arkasına yaslanıp uyuyabilirdi.
Bir gece önce sabaha kadar oturup makalelerini karıştırmıştı. Üç gün önce Takver’le çocukları Barış-ve-Bolluk’a götürmüştü, o zamandan beri de hep meşguldü, radyo kulesine koşup Urras’takilerle son dakika görüşmeleri yapıyor, Bedap ve diğerleriyle tasarıları ve olanakları tartışıyordu. Bütün bu koşuşturma boyunca, Takver gittiğinden beri aslında onun işleri değil, işlerin onu yaptığını hissediyordu. Başkalarının elindeydi. Kendi iradesi işlememişti. İradesi harekete geçme gereği duymamıştı. Her şeyi başlatan, bu anı ve etrafındaki duvarları yaratan kendi iradesiydi. Ne kadar önce? Yıllar. Beş yıl önce, Chakar’da, dağlarda, gecenin sessizliğinde Takver’e “Abbenay’a gidip duvarları yıkacağım,” dediği zaman. Hatta daha da önce, çok önce, Toz’da, kıtlık ve umutsuzluk yıllarında, bir daha asla kendi iradesi dışında hareket etmeme sözü verdiği zaman. O sözü tutarak buraya getirmişti kendini: bu zamansız ana, bu dünyasız yere, bu küçük odaya, bu hücreye.
Doktor çürümüş omuzunu inceledi (çürük Shevek’i şaşırtmıştı; limanda ne olup bittiğini farkedemeyecek kadar gergin ve telaşlıydı, taşın çarptığını duymamıştı bile). Doktor elinde bir iğneyle ona dönmüş bekliyordu.
“Bunu istemiyorum,” dedi Shevek. Konuşurken İocası yavaştı, radyo konuşmalarından bildiği kadarıyla kötü de telaffuz ediyordu, ama dilbilgisi yeterince düzgündü. Anlamakta konuşmaktan daha fazla güçlük çekiyordu.
“Bu kızamık aşısı,” dedi doktor, her profesyonel gibi o da sağırdı.
“Hayır,” dedi Shevek.
Doktor bir an dudağını ısırdı, sonra “Kızamığın ne olduğunu biliyor musunuz efendim?” dedi.
“Hayır.”
“Bir hastalık. Bulaşıcı. Genellikle erişkinlerde şiddetlidir. Anarres’te yok; gezegene yerleşilirken alınan koruyucu önlemler hastalığın kökünü kazıdı. Urras’ta çok sık görülür. Sizi öldürebilir. Sık görülen birçok diğer viral enfeksiyon gibi. Bağışıklığınız yok. Sağ elinizi mi kullanıyorsunuz efendim?”
Shevek otomatik olarak “hayır” anlamında başını salladı. Doktor bir sihirbaz zarafetiyle iğneyi sağ koluna batırdı. Shevek buna ve diğer iğnelere sessizce razı oldu. Kuşkulanmaya veya karşı çıkmaya hakkı yoktu. Kendini bu insanlara teslim etmişti; doğuştan kendinin olan karar hakkını devretmişti. Dünyasıyla birlikte, Vadedilmiş dünyasıyla, o çorak taşla birlikte bu hak da elinden kayıp düşmüş, ondan uzaklaşmıştı.
Doktor konuşmaya devam etti, ama o dinlemiyordu.
Saatler, günler boyunca bir boşlukta, geçmişsiz ve geleceksiz, kuru ve berbat bir boşlukta yaşadı. Dışarıda sessizlik vardı. Kolları ve kaba etleri iğnelerden sızlıyordu; ateşi çıktı, kendini kaybettirecek kadar yükselmeyen, ama onu bilinç ile bilinçsizlik arasındaki sınır bölgesinde bırakan bir ateşti bu. Zaman geçmiyordu. Zaman oydu: yalnız o. Irmak oydu, ok da, taş da o. Ama hareket etmiyordu. Atılan taş hâlâ orta yerde asılı duruyordu. Gündüz veya gece yoktu. Bazen doktor ışığı kapatıyor veya açıyordu. Yatağın yanındaki duvarda bir saat vardı, kolu anlamsızca göstergedeki yirmi şeklin birinden diğerine hareket ediyordu.
Uzun, derin bir uykudan sonra uyandı ve yüzü saate dönük yattığı için uykulu gözlerle onu inceledi. Kolu 15’ten biraz ileride duruyordu, eğer gösterge 24 saatlik Anarres saati gibi geceyarısından başlayarak okunursa öğleden sonra sayılırdı. Ama uzayda iki dünya arasındayken nasıl öğleden sonra olabilirdi? Geminin de kendine ait bir zamanı olması gerekiyordu tabii. Bunu keşfetmek ona müthiş bir cesaret verdi. Doğrulduğunda başı dönmedi. Yataktan kalkıp dengesini bulmaya çalıştı; gerçi topuklarının yere tam yapışmadığını hissediyordu, ama fena değildi. Geminin yerçekimi çok zayıf olmalıydı. Bu duyguyu pek sevmemişti; sürekliliğe, sağlamlığa ve katı gerçeklere gereksinimi vardı. Bunları aramak için küçük odayı sistemli bir biçimde incelemeye başladı.
Boş duvarlar, her biri panele bir dokunuşta ortaya çıkmaya hazır sürprizlerle doluydu: lavabo, bok taburesi, ayna, masa, iskemle, dolap, raflar. Lavaboyla ilgili bir sürü tümüyle gizemli elektronik aygıt vardı ve musluk kolunu bıraktığınızda su kesilmiyordu. Shevek bunun ya insan doğasına duyulan büyük güvenin, ya da bol miktarda sıcak suyun göstergesi olduğunu düşündü. İkincisinin doğru olduğunu varsayarak bol suyla yıkandı, havlu bulamadığı için de sıcak hava üfleyip gıdıklayan gizemli aygıtlardan biriyle kurulandı. Kendi elbiselerini bulamadığı için, uyandığında üstünde olan şeyleri giydi: İkisi de sarı üzerine küçük mavi benekli, gevşek tutturulmuş bir pantolon ve şekilsiz bir tünik. Aynada kendine baktı. Yarattığı etki olumsuzdu. Urras’ta böyle mi giyiniyorlardı? Boş yere bir tarak aradı, sonunda saçını eliyle arkaya yatırdı ve kendine çeki düzen vermiş olarak odadan çıkmaya hazırlandı.
Çıkamadı. Kapı kilitliydi.

(…)
“Bilmiyorum,” dedi; dili yarı felç olmuş gibiydi. “Hayır. Harika değil. Çirkin bir dünya. Bu dünyaya benzemiyor. Anarres sadece tozdan ve kuru tepelerden oluşuyor. Her şey az, her şey kupkuru, insanlar da güzel değil. Hepsinin koca elleri ve ayakları var, benimkiler ve buradaki garsonunkiler gibi. Ama koca göbekleri yok. Çok kirlenirler, birlikte yıkanırlar, burada kimse bunu yapmaz. Kentler çok küçük ve sönüktür, sıkıcıdır. Hiç saray yoktur. Yaşam sıkıcıdır, çok çalışılır. Her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğinizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urras?lılann her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres?te hiç bir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiç bir seye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek basma, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu? duvar, duvar!”
Sayfa 191

(…)
“Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerle kardeşiz.
Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığımız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz.
Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz.
Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir…
Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir.
Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak.
Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”
Sayfa:256

Mülksüzler / Ursula K. Le Guin
Çevirmen : Levent Mollamustafaoğlu
Orijinal ismi The Dispossessed
Yayınevi: Metis
G. Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Grafiker: Semih Sökmen
348 sayfa / 1. Baskı
Yayın Tarihi: Aralık 2003

Ursula K. Le Guin’in Hayatı
Ursula Kroeber Le Guin, 1929’da Kaliforniya’da doğdu. Babası ünlü antropolog Alfred Kroeber, annesi ise yazar Theodora Kroeber’dir.
Massachusetts-Radcliffe College?tan sonra Columbia Üniversitesi’ni bitirdi. ?Fransa?da Ortaçağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı? üzerine yüksek lisans yaptı. 1951?de tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi. Üç çocuk dünyaya getirdi. Halen ABD?nin Oregon eyaletinde yaşamaktadır.
Bilimkurgu türünde yazmaya 60?li yıllarda başladı. İlk öyküsü 1962?de yayınlandı. Pek çok üniversitede ders verdi, çeviri, derleme ve makaleleri yayınlandı. Le Guin, 1969’da yazmış olduğu “Karanlığın Sol Eli” adlı romanıyla Bilimkurgu dünyasının 2 büyük ödülü olan Hugo ve Nebula ödüllerini aldıktan sonra ün kazanmıştır. Ayrıca, 1974’te yazmış olduğu ütopik bilimkurgu romanı Mülksüzler ile 1975’de yine Hugo ve Nebula ödüllerini almıştır. Bilimkurgu ve fantastik kurgunun yanısıra şiir ve çocuk kitapları da bulunmaktadır.
LeGuin, teknolojik gelişmelerin değil, politika, toplumbilim ve psikolojinin öne çıktığı ve alternatif toplum biçimlerinin sorgulandığı bilimkurgu yaklaşımının en önemli temsilcilerindendir.
Eserleri arasında özellikle Yerdeniz Üçlemesi ya da sonradan eklenen dördüncü kitapla Yerdeniz Dörtlemesi (ing. Earthsea Quartet) çok ciddi hayran kitlesine ulaşmıştır. Bu serinin 3. romanı olan “En Uzak Sahil” (The Farthest Shore) kitabıyla 1973 yılında Çocuk Kitapları için verilen ABD milli ödülü (National Book Award) kazamıştır.

Eserleri
Romanları

* Gifts, 2004
* Earthsea 5: The Other Wind, 2001
* The Telling, 2000
* Always Coming Home, 1985
* Earthsea 4: Tehanu, 1990
* The Eye of the Heron, 1983
* The Beginning Place, 1980
* Malafrena, 1979
* Very Far Away from Anywhere Else, 1976
* The Word for World is Forest, 1976
* The Dispossessed, An Ambiguous Utopia, 1974
* Earthsea 3: The Farthest Shore, 1972
* The Lathe of Heaven, 1971
* Earthsea 2: The Tombs of Atuan, 1970
* The Left Hand of Darkness, 1969
* Earthsea 1: A Wizard of Earthsea, 1968
* City of Illusion, 1967
* Planet of Exile, 1966
* Rocannon’s World, 1966

Öykü Kitapları
* Changing Planes, 2003
* The Birthday of the World, 2002
* Tales from Earthsea, 2001
* Unlocking the Air, 1996
* Four Ways to Forgiveness, 1995
* A Fisherman of the Inland Sea, 1994
* Searoad, 1991
* Buffalo Gals, and Other Animal Presences, 1987
* The Compass Rose, 1982
* Orsinian Tales, 1976
* The Wind’s Twelve Quarters, 1975

Makaleler
* The Wave in the Mind, 2004
* Steering the Craft, 1998
* Dancing at the Edge of the World, 1992
* The Language of the Night, 1989

Şiirler
* Sixty Odd, 1999
* Going Out with Peacocks, 1994
* Blue Moon Over Thurman Street (Roger Dorband’la birlikte), 1994
* Wild Oats and Fireweed, 1988
* Hard Words, 1981
* Wild Angels, 1974

Türkçe’de LeGuin
* Yerdeniz Dizisi
* Öteki Rüzgar (The Other Wind), 2004
* Yerdeniz Öyküleri (Tales from Earthsea), 2001
* Tehanu (Tehanu), Ocak 1996
* En Uzak Sahil (The Farthest Shore), Temmuz 1995
* Atuan Mezarları (The Tombs of Atuan), Nisan 1995
* Yerdeniz Büyücüsü (Wizard of Earthsea), Eylül 1994 Metis, Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
* Uçuştan Uçuşa (Changing Planes) Metis, 2004 Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
* Başka Bir Yer,K Kitaplığı, 2002, Çeviri: Cem Akaş
* Hep Yuvaya Dönmek (Always Coming Home), Ayrıntı, 2002, Çeviri: Cemal Yardımcı
* Bağışlanmanın Dört Yolu (Four Ways to Forgiveness), Metis, 2001, Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
* Kadınlar Rüyalar Ejderhalar (Makaleler), Metis, 1999, Çeviri: Deniz Erksan
* Dünyaya Orman Denir (The Word for World Is Forest), Metis, Eylül 1996, Çeviri: Özlem Dinçkal
* Rocannon?un Dünyası (Rocannon’s World), Metis, 1995, Çeviri: Tuba Çele
* Her Yerden Çok Uzakta (Very Far Away from Anywhere Else), İmge Kitabevi, 1995, Çeviri: Semih Aközlü
* Başlama Yeri (The Beginning Place), İletişim Yayınları, Haziran 1995, Çeviri: Can Eryümlü
* Balıkçıl Gözü (The Eye of the Heron), Metis, Haziran 1995, Çeviri: Tuba Çele
* Hayaller Şehri (City of Illusions), (Yeni baskısı Yanılsamalar Kenti adıyla yapılmıştır), İmge Kitabevi, 1994, Çeviri: Meltem Tayga
* Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness), Ayrıntı Yayınları, Ekim 1993, Çeviri: Ümit Altuğ
* Atmacanın Türküsü (Wizard of Earthsea ve The Tombs of Atuan bir kitapta toplanmış), Ne Yayınları, Ekim 1992, Çeviri: Barış Karaoğlu, Gülsüm Ramazanoğlu
* Gülün Günlüğü (The Wind?s Twelve Quarters ve The Compass Rose?dan alınan öyküler), Ayrıntı Yayınları, Mart 1992, Çeviri: Ümit Altuğ
* Mülksüzler (The Dispossessed: An Ambiguous Utopia), Metis, Ocak 1990, Çeviri: Levent Mollamustafaoğlu
* Sürgün Gezegeni (*), İthaki, Ağustos 1999, Çeviri: Ayşe Gorbon
Yaşamöyküsünün Kaynağı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Ursula_K._Le_Guin

YAZARLA SÖYLEŞİLER
Ursula K. Le Guin: “Hepimizin aklında takımadalar var”
Çeviri: Ayşe Boren, Virgül, Sayı 71, Mart 2004
Ursula K. Le Guin’in okurlarının sorularını yanıtladığı bu söyleşi, yazarın web sitesinden alınmıştır.

Nicholas Lezard “Rowling daktilo edebiliyor, ama Le Guin yazabiliyor,” diye yazdı. Harry Potter dizisinin olağanüstü başarılarını göz önünde bulundurarak Lezard?ın bu yorumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok fazla bir fikrim yok. O kadar çok yetişkin eleştirmen birinci Harry Potter kitabının “inanılmaz özgünlüğü”nden dem vurup durunca ben de tüm bu yaygaranın kaynağı nedir diye merak edip kitabı okudum. Kafam hâlâ karışık: “Okul romanı”yla ters düşen hareketli bir çocuk fantazyası, o yaş grubu için iyi bir eğlence, ama üslubu sıradan, hayal gücü açısından yaratıcılıktan uzak ve ahlaki olarak oldukça zalim.

Etkili büyünün bir yolu olarak “hakiki isimler” keşfetme fikri nereden geldi? Sizi Yerdeniz üçlemesinde bunu bu kadar merkezi bir tema olarak kullanmaya iten neydi?
Büyüde çok eski bir düşüncedir bu, tüm dünyada vardır. Çocukken J. G. Frazer?ın Altın Dal (Golden Bough) serisinden parçalar okumuştum. Herhalde bu fikirle orada karşılaşmışımdır. Bir yazarın, kelimeleri birer araç olarak kullanmak durumunda olan bir sanatçının, isimlendirmeyi büyü, kelimeleri kudret olarak görmesi çok doğal.
Yerdeniz kitaplarının hafızalarda en çok yer eden imgelerinden biri “taştan duvar” ve ölülerin gri dünyası. Bir gölgeli umutsuzluk dünyası fikri bilimkurguda sıklıkla ortaya çıkıyor. Aklıma gelenler Philip K. Dick?in “mezar dünya”sı, C. S. Lewis?in The Great Divorce?undaki boz bulanık kasaba ve son olarak Philip Pullman?ın His Dark Materials?ındaki ölüler diyarı. Sanırım tüm bunlar antik çağlara dayanıyor, Tevrat?taki “Şeol”a yapılan göndermeler veya Yunanlıların ölüler ülkesi anlayışı.

Sizce neden bu kadar çok yazar ölüm hakkında bu terimlerle konuşmuşlar ve bu konunun Yerdeniz?de bu kadar sıklıkla ortaya çıkmasının bir sebebi var mı?
Yerdeniz?in karanlık, kuru, değişmez öteki dünyasının temelleri Yunan-Roma?daki Hades fikrine, Dante?den bazı imgelere ve Rilke?nin ağıtlarından birine dayanıyor. Hiçbir şeyin değişmediği, “âşıkların sessizlik içinde birbirlerinin yanından geçtiği” bir gölge ve toz diyarı. Bu, ölümden sonra kişisel varoluşun neye benzeyeceği hakkında oldukça yaygın bir düşünüş şekli, modern bir anlayış olduğunu söylemek pek mümkün değil. Umarım, Öteki Rüzgâr’da taştan duvarın yıkıldığını, tüm o toz ve sessizlik dünyasının “değiştiğini, geri dönmemecesine değiştiğini” fark etmişsinizdir.
Mülksüzler için karşıkültürün özgürlükçü komünal ethos?unun bir manifestosu deniyor.
Ben şöyle derdim: Mülksüzler bir anarşist ütopyacı roman. İçindeki düşünceler pasifist anarşist gelenekten geliyor. Kropotkin vs. Aynı şey 60?ların ve 70?lerin sözümona karşıkültürünün düşünceleri için de geçerli.

O zamanların karşıkültürünü şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz? Dönüp baktığınızda iyi ve kötü tarafları nelerdi? Sizce 68?liler yaşlandıkça bilgeleştiler mi? Hâlâ aynı tür idealizmi paylaşıyor musunuz (tabii eğer hiç paylaştıysanız), yoksa umutlarınız ve görüşleriniz başka bir şekle mi büründü?
60?ların ve 70?lerin cömertliğini severdim. Geleceğe karşı taşıdıkları sorumluluk hissi kuvvetliydi. Bazı insanlar için bu sorumluluk hissi şimdi de kuvvetli: Yeşiller?de, şirketleşme karşıtı hareketlerde, savaş ve Bush karşıtı hareketlerde… Çoğu insan yaşlandıkça akıllanmıyor, sadece yaşlanıyor.

Taoizm takip ettiğiniz bir yol mu? Bireyselciliği bastırıp geleneksel kökleri yüceltmeyi amaçlayan bir anlayış değil mi? Yani 68?lilerin ideallerinin ve vasiyetlerinin bir antitezi?
Taoizm iki şeydir: Birincisi Mao Tse-Tung?un inanılmaz kültürel despotizmi tarafından neredeyse tamamen kökü kurutulan bir din; ben bu din hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Ötekisi bir felsefe, daha doğrusu son derece devrimci ve tamamen kurumsallaşma karşıtı bir düşünme biçimi. (İki bin yıl boyunca radikal kalmak kolay iş değil, ama Lao Tzu bunu başardı.) Din hakkında bilgi edinmek istiyorsanız bir rahip bulmanız gerekecek. Düşünme biçimi hakkında bilgi edinmek istiyorsanız Lao Tzu?yu ve Chuang Tzu?yu okuyun.

Belki çağdaşlarınızdan biraz farklı olduğunuzu hissediyorsunuz?
Yetmiş dört yaşında bir kadın neden herhangi birine ayak uydurmak istesin ki? Askerde falan mıyım?
Geçen sene verdiğim Ütopya Edebiyatı dersinde Mülksüzler?e de yer verdim. Tartışmamızın çoğu kitabın alt başlığı etrafında döndü: “İkircikli bir Ütopya.” Eleştirmenler bu başlığın hem Anarres?in hem de Urras?ın farklı şekillerde ütopyacı olduklarını anlatmak için kullanıldığını savunuyorlardı. Fakat bu bizi tatmin etmedi çünkü Urras çok kasvetli ve baskıcı görünüyordu. Anarres, tüm arızalarına rağmen, ütopya geleneğine çok daha uygun görünüyordu. Neden bu alt başlığı seçtiniz?
Urras mı kasvetli ve baskıcı? Tüm o gösterişli mağazalara, lezzetli yemeklere, kolay sekse ve tavana vurmuş kapitalizme rağmen mi? Ben Urras?ın da Anarres?in de kendilerine göre meziyetleri ve hataları olduğunu düşündüm, böylelikle belli bir noktaya kadar ikisi de birbirleri için iyi birer örnek teşkil edebilirlerdi. Ama tabii ki benim kalbim Anarres?ten yana. Bu yüzden de bu ütopya diğerleri gibi kural koyucu olmak yerine belirsiz. Çelişkili. İki el de hünerli, iki elin de sunabilecekleri farklı.

Bir hikâyeyi yazmaya nereden başlıyorsunuz? Önce değinmek istediğiniz konuyu bulup bu konuyu canlandırabilecek dünyayı ve karakterleri sonradan mı yaratıyorsunuz? Yoksa dünyalar ve karakterler beraberlerinde konularını da mı getiriyor?
Evet. Çoğunlukla. Aslında insanlar ve konular bir küme ya da düğüm halinde hep beraber geliyorlar ve hikâyeyi yazmak da bu düğümü çözmek anlamına geliyor.
Ben ve kardeşlerim Yerdeniz kitaplarını okurken hikâyeye çok “dahil” edildiğimizi hissettik. 1970?lerin İngiltere?sinde büyüyen siyah çocuklardık ve çok erken yaşlarda, Yüzüklerin Efendisi ya da Dune gibi kitapların (ne kadar çok seversek sevelim) bizi içlerine almadıklarını, hatta dışladıklarını fark ettik. Ged?i koyu tenli olarak tasvir ediyorsunuz; ben ve kardeşlerim seneler boyunca onun siyah olup olmadığını tartıştık
Ged?i koyu kahverengimsi-kızıl olarak görüyorum ve kitaptaki tüm diğer insanları da (Karglar ve Serret hariç) kahverengi, kahve-kızıl veya siyah olarak. Bir başka deyişle, Takımada?da standart olan “renkli insanlar,” beyazlar ayrıksı kaçıyor. Kargad Adaları?nda ise tam tersi geçerli. Ged?in ne kadar koyu tenli olduğuna karar vermek size düşüyor! Neden olmasın? Kuralları okuyucular koyar, değil mi? Ama kapak illüstratörleri beni deliye döndürüyorlar, herkesi illa da beyaz yapmak istiyorlar. Sanırım beyaz insanların çoğu, çoğu bilimkurgu ve fantazya kitabımdaki çoğu insanın beyaz olmadığını anlamakta güçlük çekiyor. Şaşmamak lazım.

Yerdeniz hikâyelerinin ilham kaynağı neydi, politik düşünceleriniz mi, hayal gücünüz mü, yoksa sadece iyi bir hikâye anlatma ihtiyacı mı?
Bunu itiraf etmekten nefret ediyorum ama fikir bir yayıncıdan geldi. On bir yaş ve üstü için bir fantezi kitabı yazmamı istedi. “Çocuklar için hiç yazmadım, nasıl olur bilmiyorum” dedim. Sonra eve gidip çocuklar hakkında düşündüm. Oğlan çocukları. Bir oğlan büyü yapabilen sakallı bir adama nasıl dönüşüyor? Ve kitap ortaya çıktı… Tekrar düşününce, Ged?in hiçbir zaman sakalı olmadı.
Yerdeniz üçlemesinin daha derin boyutunu her zaman takdir etmişimdir, özellikle de yaşam ve ölümün doğasının tasavvur edilişini. En Uzak Sahil?de Ged?in ölümden sonra yaşam hakkında Cob?a verdiği mesaj: “Burada toz ve gölgeden başka bir şey yok. Orada ise o, toprak, güneş ışığı, ağaçların yaprakları, kartalın uçuşu. Yaşıyor. Ve ölmüş olan herkes, canlı…” Bu bende yer etti, babam öldüğü zaman benim için çok büyük bir teselli oldu.
Bunu söylediğiniz için teşekkür ederim. Yerdeniz Büyücüsü İngiltere?de piyasaya çıktıktan kısa süre sonra bir bilimkurgu dergisinde hakkında bir eleştiri yazısı çıktı. Eleştirmen kitabı “teselli edici” ve “cesaretlendirici” olmakla suçlamıştı. Tamam, eğer teselli yapaysa, cesaret temelsizse böyle bir eleştiri haklıdır, peki ama teselli ve cesaret, tanımları gereği yapay, temelsiz ?aptalca, gevşek, anlamsız, çocukça? duygusal mıdırlar? Yazarlar sadece zalim dürüstlükleriyle tehdit etmek, dehşete düşürmek, bunaltmak için mi varlar: Dürüstçe umut vermeye hakkımız yok mu?
Eleştirmene mektup yazıp ne düşündüğümü ve bu konuda Tolkien?in de bana arka çıkacağına inandığımı söyledim. O da bana kibar bir cevap yazdı, kitabın çocuklar için yazılmış olduğunu göz önünde bulundurmamış olduğunu söyledi. Anladığım kadarıyla çocukları teselli etmeye izin var ama yetişkinleri yok.
Sanırım bu tavır şöyle garip bir inançtan kaynaklanıyor: Ortalama okuyucu o kadar mutlu, o kadar enayice inançlı, o kadar aptalca güven dolu ki ortalama yazarın yegâne vazifesi okuyucusunu hayatın zor ve acılarla dolu olduğuna ve hiçbir teselli bulunmadığına ikna etmek. Benim tanıdığım çoğu yetişkin, hayatın zorluklarının zaten farkındalar ve sanattan bu bilgiyi hem onaylamasını hem de bir umut teşkil etmesini bekliyorlar.

Seneler önce Endonezya?ya seyahat ettim. O takımadanın Yerdeniz?in ilham kaynağı olabileceğini düşündüm. Eğer değilse, nedir?
Hepimizin aklında takımadalar olduğunu düşünüyorum.
Yazdıklarınızın çoğu, kurgulanmış toplumlar üzerine yapılmış antropolojik çalışmalar olarak tanımlanabilir. Babanızın bir antropolog olduğunu biliyorum; hâlâ antropoloji okuyor musunuz ve özellikle takdir ettiğiniz antropologlar var mı?
Claude Lévi-Strauss kafamı oldukça meşgul etmiştir, aynı şeyi Clifford Geertz için de söyleyebilirim.

Anarres yerleşimcilerinin sade, anti-materyalist, devrimci ruhları bana biraz, idealist Avrupalı sosyalist ve anarşistler tarafından kurulan kibutzları hatırlattı. Kitabı yazarken aklınızda bu veya başka deneysel topluluklar var mıydı?
Evet, Anarres?i kurgularken kibutzlar hakkında bilgi topladım. Daha önemli bir kaynak ise Amerikalı pasifist anarşist Paul Goodman ile kardeşinin çalışmalarıydı.

En Uzak Sahil?de Çevik Atmaca?nın maceralarla dolu bir hayatı vardı; Tehanu?da ise hayatı belalarla doluydu. İki kitap arasında on sekiz yıla yakın bir süre geçtiğinin farkındayım, aradan geçen bu zamanın Yerdeniz?i ve sakinlerini tekrar gözden geçirmenize nasıl yardımcı olduğunu (ya da bunu nasıl zorlaştırdığını) anlatabilir misiniz?
Kısaca, En Uzak Sahil ile Tehanu arasında geçen on yedi sene içerisinde feminizm yeniden doğdu ve ben on yedi yaş büyüdüm. Bu sırada da oldukça çok şey öğrendim. Öğrendiğim şeylerden biri de fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak oldu. Bir kadının bakış açısından Yerdeniz, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünüyordu. Yapmam gereken tek şey onu, güçsüzün, fakirleştirilmişin ?kadınlar, çocuklar, gücünü çarçur edip “sıradan” bir insan gibi yaşamak zorunda kalan bir büyücü? bakış açısından tasvir etmekti. Ged?i cezalandırdığım için beni azarladılar. Oysa ben onu ödüllendirdiğimi sanıyordum.

Sizce Tao?nun ruhunu en iyi şekilde temsil eden modern yazarlar kimler?
Gerçekten bilmiyorum. Sanırım José Saramago?nun romanlarının bana bu kadar çok hitap etmesinin bir sebebi de onun insanlarının olaylarla beraber ilerlemesi, onları kontrol etmeye çalışmaması ? yapmadan yapıyorlar. Körlük?ün başkarakteri olan kadın benim için gerçekten büyük bir kahraman.

Birisi Endonezya?nın Yerdeniz?i ilham edip etmediğini merak etmiş, bu bana ilginç geldi çünkü ben orayı Antik Yunan?ı hayal ettiğim gibi canlandırmıştım, hem manzara hem de kültür açısından. Size ait bir şeyi insanların kafalarında nasıl canlandırdıklarını duymak garip olmalı, yoksa kitap yayımlandıktan sonra tüm bunların sizin olmaktan çıktığını mı hissediyorsunuz?
Şey, evet, kısmen ?sizin oluyorlar, okuyucunun? bu reddedilemez ve engellenemez. Peki bu benim kafamda onları değiştiriyor mu? Kesinlikle hayır. Sizinki Yunan, benimki değil, fark etmez. Bir çok Yerdeniz var, birçok takımada; söylediğim gibi, hepsi kafalarımızın içinde. Benim Yerdeniz?imin neye benzediğini görmek isterseniz Sicilya adalarına veya sisli bir sabah vakti California?nın kuzey sahillerindeki Trinidad adlı küçük koya gidebilirsiniz. Ama ben bu iki yeri Takımada?yı kafamda kurduktan çok sonra gördüm. “Ah! Evet! Burası tıpkı Batı Burnu?na benziyor” diyebilmek güzeldi.

Yerdeniz?de yaşayan halkları belli insan kültürlerini temel alarak mı oluşturdunuz?
Hayır. Yerdeniz bildiğimiz Endüstri Devrimi öncesi fantezi dünyalarından bir tanesi. Takımada?da yaşayanlar çiftçi/tüccar, köy/küçük şehir insanları, tıpkı XIX. yüzyıl öncesinde yaşayan herkes gibi. (Ama büyüleri işe yarıyor, bu da onları biraz farklı kılıyor!) Çölde yaşayan Karg?lar ise daha savaşçı, daha dindar bir halk ve büyü yapmıyorlar.

Neden tüm büyücüleri erkek yapıp hepsinin de eline kocaman değnekler verdiniz? Meslektaşım Freud bunun arkasında yatan sebebi öğrenmek için can atardı.
Fahri bir erkek yerine bir kadın gibi yazmayı öğrenmek hakkında yukarıda söylediklerimi okuyabilirsiniz. Freud?a da benden bir puro gönderebilirsiniz.
Karanlığın Son Eli hakkındaki şimdiki fikirlerinizi merak ediyorum.
Üzerinden neredeyse otuz beş yıl geçti. Uzun süredir hoş, yakışıklı ve yetişkin bir kitap. Kendi hayatını kazanıyor, kendine ait bir duruşu var; annesinin onun için yapabileceği tek şey iyiliğini dilemek.
Yarattığınız dünyalar ve gezegenler arasında en çok sevdiğiniz hangisi? Ben özellikle beş bin yıldır hiç savaşmamış olan ve neredeyse tüm mimari ve teknolojisinin (mesela trenler) çok eski olduğu O?dan hoşlanıyorum. Dörtlü evlilikler de kulağa ilginç geliyor, tabii zor oldukları da kesin…
Güzel bir soru. Sürekli geri dönüp durduğuma göre herhalde en çok Yerdeniz?i seviyorum. Eskiden Orsinia?ya gitmekten çok keyif alırdım, ama şimdi oraya giden yolu bulamıyorum. Bu beni endişelendiriyor.
O?yu da seviyorum. Orada kendimi oldukça rahat hissettim. Dörtlü evlilikler ve her şey… Duygusal açıdan kendi hayatlarını zorlaştırıyorlar ama kontrolden çıkmış, üzerine düşünülmemiş karışık teknolojinin (otomobil, uçak, silahlar, elektronik haberleşme, genetik müdahale vs) bunu yapmasına izin vermiyorlar. Aynı zamanda nüfusu da kontrol altında tutuyorlar.
Bizim yaptığımız gibi, her şeyin önce bir ihtiyaç, sonra bir zorunluluk, en nihayetinde de tam bir çöplük haline gelmesine izin vermektense karışık teknolojiden istediğini alıp ihtiyacı olmayanı geri çevirebilecek cesarete ve karakter sağlamlığına sahip bir toplum hayal etmek hoşuma gidiyor.
Hep Yuvaya Dönmek?teki Na Vadi?si herhalde en çok yaşamak isteyeceğim yer, sanırım bunun sebebi çocukluğumun tüm yazlarında orada yaşamış olmam.

Ursula K. Le Guin:
“Yazdıklarımın çoğunun komik olduğunu sanıyorum”
Söyleşi: Steven Robert Allen, Çeviri: Bülent Doğan, www.alibi.com, 8 Temmuz 2004

Ursula Le Guin herhangi bir kategoriye dahil edilmesi son derece güç bir yazar olsa da, bu durum insanları denemekten vazgeçirmedi. Genellikle bilim kurgu ya da fantastik kampına dahil edildi, fakat her iki kategori de yıllar boyunca yarattığı eserlerin oluşturduğu bütünün hakkını vermeye yetmedi, yetmiyor.
Evet, Mars?tan Venüs?e kadar hemen her çocuk onun artık bir klasik haline gelmiş olan Yerdeniz fantastik üçlemesini şu ya da bu zamanda okumuştur. Evet, Le Guin Karanlığın Sol Eli ve Mülksüzler gibi ciddi temalara sahip yaratıcı kitaplar yazarak bilim kurgu türünü düştüğü umutsuzluk çukurundan düzlüğe çıkardı. Ama Le Guin aynı zamanda çok beğenilen öykü, edebiyat eleştirisi, çocuk ve şiir kitapları da kaleme aldı; çok yetenekli ve titiz bir çevirmen olarak ün saldı (Tao Te Ching?in çevirisi için 40 yıl uğraştı örneğin).
Uçuştan Uçuşa (Changing planes) adlı kitabını geçtiğimiz yıl yayımlayan Le Guin?in, zamanında kadri bilinmemiş büyük Şilili şair Gabriela Mistral?ın şiirlerinin çevirisi de yakın zamanda yayımlandı.

Edebi açıdan büyücülerle ilgilendiğiniz için sormak istiyorum: Harry Potter?ları okudunuz mu, okudunuzsa haklarında ne düşünüyorsunuz?
Birinci Harry Potter?ı okudum. Aşina olduğum iki biçimin hoş ve canlı bir karışımı gibi görünmüştü bana; bunlardan birincisi ?iğrenç/aptal/zalim ebeveynlere sahip yetenekli/sevgi uyandıran çocuk? ikincisi de İngiliz ?yatılı okul hikâyeleri?. Gerçi bu iki konunun eskiliği yüzünden kafam karışmıştı, çünkü kitap orijinal olduğu için övülüyordu. Sıradan insanların aşağı görüldüğünü, adeta insandan sayılmadığını, o harika büyücü halkın ise şiddet de içerdiği söylenebilecek yarışmalar için yeteneklerini kullandıklarını görmekten pek hoşlandığımı söyleyemem. Bu tema, özel güçleri olan özel bir gruba dahil olma yolundaki çocukluğa ait arzuya oynuyor, fakat ahlaki açıdan söyleyebileceğim en hafif şey, yaratıcı olmadığıdır.

Anne-babanız seçkin antropologlardı. Sizin yazmanız üzerindeki etkilerinden söz eder misiniz?
Babam antropologtu, annem yazardı. Okuma ve yazma, her ikisinden de büyük zevk alma konusunda bana çok iyi örnek oldular.
Ayrıca babam bana bir yazar olmak istiyorsam başka bir işten geçinmeye yeterli ücret kazanmamı ya da böyle bir ücret kazanan birisiyle evlenmemi öğütlemişti ? çok değerli bir öğüt, tüm genç yazarlara aynı şeyi yapmalarını salık veririm.

1929?da Berkeley?de doğdunuz. Berkeley?in radikal siyasi gelenekleri romanlarınızın temalarını seçmenizde etkili oldu mu? Eğer olduysa, nasıl?
1930 ve 40?larda Berkeley küçük bir üniversite kasabasıydı, herkes herkesi bilirdi, büyümek için çok güzel bir yerdi. Radikal olmaktan ziyade liberaldi diyebilirim. Hitler ve Mussolini?den kaçan pek çok sığınmacı oraya geldi (U.C. Berkeley?in hoş karşılama basiretini gösterdiği entelektüeller). Muhtemelen bazıları radikaldi, ama genelde antifaşisttiler. Hepsi de harika insanlardı. En sevdiğim çocukluk arkadaşım Alman-Yahudi bir sığınmacı ailenin en küçük oğluydu. Fakat sizin sözünü ettiğiniz radikal geleneğin oluştuğu 60?lardan çok önce ayrıldım oradan. Sonrasında Oregon?da, sessiz ve huzurlu bir şehir olarak bilinen Portland?da oturdum. Gerçi sık sık düzenlenen büyük protestolar yüzünden Baba Bush burayı ?Küçük Beyrut? olarak adlandırmıştı ve Oğul Bush da ancak Darth Vader kıyafetleri içindeki korumalarla bu şehre girebiliyor.

Biraz da Gabriela Mistral?den söz edelim. Onunla ilgilenmeye nasıl başladınız? Mistral?in şiirlerini çevirirken beklenmedik sorunlarla karşılaştınız mı?
Arjantinli şair dostum Diana Bellessi bana Mistral?in şiirlerinin toplandığı ince bir kitap gönderdi. Okuyunca şiirlerine bayıldım.
Bir şairi çok beğeniyorsanız ve başka bir dilde yazmışsa, onu kendi dilinizde de okumak için çılgınca bir istek duyuyorsunuz ? en azından ben duyuyorum. Bu yüzden hayatım boyunca çeviri yaptım.
İspanyolca?yı evde öğrendiğim düşünülürse, İspanyolca ile Gabriela?yı birlikte öğrendim denebilir. (Aslında düzyazı ile başladım. Angelica Gorodischer?in o muhteşem öykü kitabı Kalpa Imperial?i çevirdim.) İspanyolcayı epeyce okuyorum, ama konuşmayı becerebildiğim söylenemez.
Mistral kolay bir şair değil, kimi yerlerde Neruda?dan bile daha çetrefil olabiliyor. Bazen İngilizcede kesinlikle bir müzik yaratmayacağına kanaat getirdiğim şiirleri bıraktığım oluyordu. Ama bu yıllar boyu aşkla yapılacak bir iş ve bana büyük keyif verdi. Bu sayede Gabriela?yı onu tanımayanlara da ulaştırabileceğimi umuyorum.

Uçuştan Uçuşa nasıl karşılandı?
İnsanlar benim mizah duygusuna sahip olduğumu fark ettiği için özellikle memnun oldum. Yazdıklarımın çoğunun komik olduğunu sanıyorum ? ama birçok kişi, ?bilim kurgu? gördükleri zaman onun ?kasvetli? olacağını düşünüyorlar ve siz ne yaparsanız yapın büyük bir ciddiyetle okuyorlar.

Öykü yazmanın roman ya da şiir yazmaktan farkı nedir sizce?
Birincisi: Öykülerin yazması da okuması da şiirden (çoğu şiirden) uzun sürer ve romandan kısa sürer. Bunu boşuna söylemiyorum. Eserin gücü ve yapısı açısından büyüklüğü çok önemli ve bir eserin yazarın hayatının ne kadarını işgal ettiği de onun yazarlığı açısından değer taşıyor.
İkincisi: Genellikle öyküleri ve romanları baştan sona bir kerede yazarım ve sonra dönüp gerektiği kadar düzeltirim veya yeniden yazarım. Şiirler çok kısa bir zaman içinde yazılabilir, fakat onlar üzerindeki çalışma ?her seferinde birazcık, bir kelime, bir mısra? yıllar sürebilir. Bu yüzden şiirler başka yükümlülüklerle dolu hayatımıza nispeten iyi uyum sağlarlar.
Düzyazı için zaman ayırmak ise daha zordur. Çok daha uzun bir kesintisiz zaman dilimine ihtiyaç vardır. Örneğin bir öykü için en az üç dört gün gerekir. Roman aylar ya da yıllar alır, bu yüzden o uzunlukta bir iş için düzenli olarak boş zamana ihtiyacınız olur. Mesela çocuklar küçükken geceleri yazardım. Kocam da o saatleri işte geçirerek bana yardımcı oluyordu ve günde birkaç saatimi kitabımın dünyasında yaşamaya ayırabiliyordum.
Bir yazar olarak en güçlü ve en zayıf yönlerinizin neler olduğunu düşünüyorsunuz?
İmla konusunda bilgisayarımdaki imla kontrolü programından daha iyiyim; dilbilgisi, sözdizimi ve yazdığım cümlelerin sesi konusunda da çok az kuşkularım var. Tasvir etme konusunda iyiyim. Olaylar dizisi yaratmak konusunda çok iyi olduğum söylenemez, olaylar genellikle hikâyenin yazımı sırasında beliriyor ve ?sürekli aksiyon? yaratmak beni çok sıkıyor, bu yüzden hiç o şekilde yazmıyorum. Bunun ötesini de okuyucularımın yargısına bırakıyorum.

Geçmişe baktığınızda en iyi kitaplarınızın hangileri olduğunu düşünüyorsunuz? Ya da en kötü kitaplarınız hangileriydi?
En iyi kitap daima bir sonrakidir.
En kötüsü de tam ortasında olduğunuz kitaptır. Kitabın ortasına geldiğinizde şöyle düşünürsünüz: ?İmdat! İmdat! Bunun içinden nasıl çıkacağım? Ne yapıyorum? Ne yapmayı planlamıştım?? Ama bir süre sonra işler yine yoluna girer.

Hangi yönünüzle hatırlanacaksınız? Hangi yönünüzle hatırlanmak isterdiniz?
Yazdıklarımla.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro