Murat Arda; “Taksim Bahçesi egemen algıya müdahale etmek niyetinde bir kitap”

Murat Arda ile gerçeklere parmak basan, edepsiz ve kaçık romanı Taksim Bahçesi’ni konuştuk.

Murat Arda’nın ikinci romanı “Taksim Bahçesi”, kelimenin tam anlamıyla bir kara kitap denemesi. Arda, toplumcu bir perspektife oturttuğu bu romanda, fantastik unsurlarla gerçekçiliği yan yana getiriyor. Yazarın kendisi tarafından “Saykodelik-Gerçekçilik” şeklinde tanımlanan roman, deliliği yeğleyen ilginç kahramanlarla dolu.

Zaman yolculuklarıyla yol alınan bu romanda Şamanlar, Yörükler, eşcinsel bir lamba cini, derbeder bir keşiş, Ermeni bir devrimci ve yan yana gelmesi imkânsız diye düşünebileceğimiz birçok farklı kahraman, Arda’nın incelikli kurgusuyla bir araya gelmeyi başarıyor. Murat Arda ile çağına tanıklık etmek ve egemen algıya müdahale etmek niyetiyle kaleme aldığı, kara mizah ve gerçeküstücülükle yoğrulmuş, ama bir o kadar da gerçeklere parmak basan, edepsiz ve kaçık romanı Taksim Bahçesi’ni konuştuk.
Elif Şahin Hamidi

Taksim Bahçesi, kara mizahla yüklü, bir kara kitap denemesi aslında. Ama o kara mizah okurda nasıl bir yer etti acaba? Kitap yayınlandığından bu yana gerek okurdan, gerek kitap eleştirmeni-yazar camiasından olumlu-olumsuz, ne gibi geribildirimler aldığınızı merak ediyorum. Özellikle kadınlardan gelen yorumları…

Çocukluğumdan bu yana yerel ve evrensel farklı kaynaklardan beslendim. Jules Verne’den Aziz Nesin’e, Jack London’dan Dino Buzzati’ye birbirinden değişik bakış açılarına, ama son kertede gerçek özgürlüğün peşindeki, başkaldıran yüce yazarlara hayran olmuşumdur. “Başkaldıran edebiyat” diyebilirim bu geleneğe ve umuyorum ki tarihsel süreç içerisinde benim kitaplarım da bu bağlam içerisinde yer alabilir. Nitelikli okura ulaşmaya çalışıyorum. Şimdilik yolun başındayım lakin zaman içerisinde okur ile daha güçlü bir bağ kurmam olasıdır. Kara roman anlayışımın ve romanlarımda kurduğum evrenin bazılarına tuhaf ve anlaşılmaz gelebileceğinin ayrımındayım. Bununla birlikte azımsanmayacak sayıda okura asi, eğlenceli ve sarsıcı bir etkide bulunduğu görülebiliyor. Eleştirmenlerin ise Taksim Bahçesi’nin diline ve kara roman tarzına dair genellikle kafalarının karışık olduğunu söyleyebilirim; içindeki argo kullanımı özellikle kadın okurlarca yadırganabiliyor. “Ama bu karakter tecavüz ediyor” demişti bir röportajcı, ben de onlara “Erol Taş da Anadolu’ya gittiğinde filmlerinde canlandırdığı kötü karakterlerden dolayı taşlanır ya da dayak yerdi” diyorum. Sonuçta “Saykodelik-Gerçekçi” olarak tanımladığım bir ekosistemin kurulu olduğu metinlerden bir Peyami Safa sterilizasyonu beklenmemesi gerekir. Taksim Bahçesi’nin kara mizahı ağlata ağlata güldüren bir yapıya sahip. Bence okur bunun keyfini yaşasın ve kitabın yaratacağı olası katharsis etkisine odaklansın.

Argoyla, eski zaman Türkçesiyle, Ermeniceyle, kırık dökük Ermeni-Rum Türkçesiyle harmanlanmış bir dille işlenmiş Taksim Bahçesi. Romandaki kahramanların dillerini inşa etmek için nasıl bir yol izlediniz? Kullandığınız Ermenice kelimeler/cümleler için Ermeni arkadaşlardan destek aldınız sanırım?

Argo, yerel diller ve farklı varoluş formları konularında bana katkı sunan tüm Rum, Ermeni, Türk, Kürt, kaplumbağa ve ağaç arkadaşlara minnettarım. Sokak köpeklerinin tatlı dilleri, solucanların kıvrak zekâsı ve cırcır böceklerinin sükûneti için de tüm bu yaratıklara teşekkür ederim. Carl Saganist bir bakış açısıyla Iyonya’dan Anadolu’ya, Jupiter’den uzaklardaki henüz içine girme şansı bulamadığım kara deliklere, Taksim Bahçesi’ne sinen tüm varoluşa desteklerinden dolayı şükranlarımı sunarım.

Argoyu ustaca romanlarına yediren Metin Kaçan, “Argo Türkçenin yan dilidir” diyordu. Argonun edebiyattaki yeri ile ilgili sizin düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Dozajında kullanıldığı takdirde, bayağılaşmaya kaçılmadığı sürece bir sorun olduğunu düşünmüyorum, edebiyatı besleyebilir. Metin Kaçan ustamız bana göre, Tarlabaşı’nın arka sokaklarındaki kiri, pası, cümbüşü işte o dil sayesinde muhteşem aksettirebilmişti. Ama vasatlığın hüküm sürdüğü bir kültürel hegemonyanın, kolaya kaçarak kendini yeniden üretmesine razı değilim. Bununla birlikte azıcık kirlenmek iyidir. Güzel insanlar güzel küfreder. Dediğim gibi, tek düşmanımız bayağılaşma olmalı.

Taksim Bahçesi, iyice ayrıştırıldığımız şu günlerde, adeta herkesi bir araya gelmeye çağırıyor. Bunun yolunun da din, dil, ırk, cinsiyet gibi aidiyet bağlarından sıyrılmakla mümkün olacağını apaçık gösteriyor. Bu bağları çözüp atabilmek de öyle kolay değil, çünkü bu bir eğitim işi. Karşımızdaki kişiyi her şeyden önce “insan” olarak görebilme konusunda felsefi-etik bilginin rolü çok büyük. Ne dersiniz?

Tabii bir araya gelelim ama kimlerle bir araya geleceğiz, o önemli. İnsanlaşma sürecinde belli aşamalardan geçmiş olan bireylerle bir araya gelebiliriz. Yüz yıl önce aşılmış konuları sanki yeni keşfedilen tartışma mevzuları gibi ele alan “fosilleşmiş beyinlerle” bir araya gelinmez. Nuray Mert ile neden bir araya geleyim? Kadın, dünyanın bir boğanın boynuzunun tepesinde olduğunu sanıyor. Bu gibi kişiler önce uygarlık tarihinde insanın yolculuğunun tüm evrelerini öğrenmeliler. Server Tanilli hocamız bunun iyi bir lise eğitiminden geçtiğini söylerdi. Ama bizde okumadan yazmak geçerli olduğu için herkes işkembe-i kübradan sallıyor. Din, dil, ırk, cinsiyet gibi aidiyet bağlarından sıyrılıp yetkin bir birey haline gelebilmek için de merak duygusunun galebe çalması ve daha fazla okumamız gerekiyor. Hâlbuki herkes yazıyor. Tüm mikrobloglar, twitter’dan facebook’a yazarlarla dolu. Nuray Mert’e sorsan bir Jack London kitabı dahi okuduğunu sanmıyorum ama Cumhuriyet’te yazabiliyor. Bunları söyleyince de “Aaa, farklılıklara tahammülü yok” diyebiliyor az okuyan bir başkası. Farklılık nedir, hoşgörü nedir, insan dört ayağından iki ayağının üstüne nasıl dikildi; bu meselelere dair hiç kafa yormamış ki, kolaya kaçıyor ve içi boş bir düşünce özgürlüğü retoriğini dayıyor facebook’ta ya da twitter’da. Tüm bunların sebebi, vasatın egemenliği. Bunun kırılması şart.

Kitabın sonuna doğru “kendi vatanında ecnebi muamelesi gören” Kerovpe’nin şu sözleri çok manidar: “Olmamışlara değil siz olmuş olanlara aittir Taksim Bahçesi. Türk, Ermeni, Rum, Kürt diye ayırmıyorum; Olmuş Olanlar bana göre tek bir millettir, o millet dünyayı daha güzel ve hayatı yaşanılır kılmaya çalışan Olmuş Olanlar milletidir”. Burada “Olmuş Olanlar”, “insanlaşmayı başarmış olanlar” şeklinde okunabilir mi?

Erich Fromm üstadımın “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eseri başucu kitaplarımdandır. Burada daha çok Frommist bir bakış açısıyla varlığın özü ile bir olma, mülkiyet sahibi olmaya değil, yaşamın içinde varolan tüm güzelliklerle eşit ve karşılıksız bir ilişki kurmaya gönderme yapmayı denedim. İnsanlaşmak günümüzde anlam kaymasına uğramış bir tanım olarak anlaşılabilir, belki bilgeleşmek ya da yetkinliğe ulaşmak diyebiliriz. Doğada bir çiçeğe rastladığında o çiçeği koparıp sahip olmayı değil, o çiçekle bir olup onun varlığı yüzünden bir sevinç duyabilmek, işte bütün mesele bu. Bu bakış açısını sevgililik ilişkilerinden ülkeler arası ilişkilere kadar genişletmek mümkün. Üstelik “sahip olmak” kavramında şöyle de bir sorun var: Her şey geçicidir. Sahip olduğunuzu sandığınız şeyi er ya da geç yitireceksiniz. O yüzden, varolanlarla eşit bir varoluş kutlaması daha ehvendir. Bırak o ağaç orada kalsın be budala adam! O ağaç, orada güzel. Papatya kırlarda güzel, saksıya dikersen ölür.

Ama tüm bu söylediklerini hayata geçirebilmek de zaten filozofların “insanlaşma” dediği şeyi başaranların yapabileceği/yaptığı bir şey değil mi?

Yeni-liberal entelijansiya, tüm doksanlı yıllar sürecinde ve iki binli yılların ortalarına dek sosyalizm idealindeki “yeni insan” tanımını modası geçmiş bir kavram olarak ele aldı ve küçümsedi. Bunu sadece aptallıklarına bağlamak yanlış olur. Hizmet ettikleri İstanbul (ve dünya) sermayesinin ihtiyaçları bunu gerektiriyordu. Tabii günümüzde artık “anasının karnından haklı doğmuş” bir merkez-sağcı aydın profili karikatürize bir muhafazakarlıkla neredeyse eş anlama geliyor ve kullanışlılıktan çıkmış bir yarım-aydın enflasyonu olarak artık işlevsiz görünüyor. Dikkat ederseniz ana akımda bile artık herkes kapitalizme eleştirel bakma ihtiyacı duyuyor. Çünkü moda bu. Fukuyama bile “sosyalizm” ve “sınıf” gibi “modası geçmiş” kavramlara sarıldı ki bu adam düne kadar “artık tarihin sonuna geldik, tüm insanlık birikiminin nihai evrimi kapitalizmdir, bundan ötesine gerek yok” falan gibi metafizik saçmalıklarla dünya üniversitelerinde konferanslar verip post-komünizm çağında kafa karışıklığı yaratma fedaisi gibi çalışıyordu. Her türlü felsefî, insanî ve kültürel değeri serbest piyasa ekonomisi ve bu yüzyılın yalanı “piyasanın görünmez eli” üfürükçülüğü adına yok saydılar; tüm bu sözde liberal gazeteci kuşağı, kendileri yalanı yaşadıkları gibi kitlelere de yaşatmaya çalıştılar ve büyük oranda başarılı oldular. Yani “liberalizasyon” ambalajı altında “insansızlaştırma” ve “soysuzlaştırma” bağlamında görevlerini yerine getirdiler. Günümüzde ise “insanlık” kimilerine göre varoluşun bir virüsü gibi kimilerine göre ise artık tamamen umutsuz bir vaka. Ben bu konuda Castro’ya katılıyor ve “modası geçmiş” ve “dinazor” fikirlerin insanlığın ve doğanın kurtuluşu için yegâne seçenek olduğunu düşünüyorum. Varlığın özü ile bir olma, dağın başındaki çiçek ile empati kurabilme, onu dalından koparmadan sevebilme bir aşkınlık göstergesidir ve bu yüceliği büyük sanatçılarda, büyük Marksist şairlerde, yazarlarda görebilirsiniz. Bir filozof-devlet adamı olan Fidel Castro, tüm bu anlattıklarımın cisme bürünmüş hali gibidir. Bu bağlamda yoldaş Fidel’in de 91’inci yaşını kutlamış olayım.

1900’lü yılların başıyla 2013 yılı arasında, ileri geri zamansal sıçramalarla yol alıyor roman. Çok ilginç kahramanlarla hemhal oluyoruz bu zaman yolculuklarında. Şamanlar, Yörükler, eşcinsel bir lamba cini, derbeder bir keşiş, Ermeni bir devrimci, çilek kokulu bebiş… Nasıl doğdu, nasıl bir araya geldi bu kahramanlar?

Meraklı bir kişiliğim var. Henüz daha okuma yazma bilmediğim çağlarda sayfalarını karıştırdığım ablamın çizgi romanlarından şuur altıma kazınmış manyak karakterlerden tutun, okuduğum Ege eşkıyalarının Osmanlı’ya meydan okuyan mektuplarına kadar bana ilham veren sonsuz sayıda deli, Taksim Bahçesi’nin kahramanlarını oluşturuyor. Tarihsel ve gerçekten yaşamış bazı kalburüstü kişilikler birer saykodelik roman kahramanı haline bürünüyor kitapta. Taksim Bahçesi, toplumcu bir perspektifi baz alarak fantezi unsurlarıyla gerçekçiliği harmanlayarak sürrealist ve mizahi bir formu okura sunuyor. Gerçek bir kaçık romanı yani. Kitabın kahramanları da en az yazarı kadar deliliği yeğleyen bir kafadalar.

Romandaki Çevik Kuvvet mensubu Namık da oldukça dikkate şayan bir karakter bence. Pazılarının her yanı dövmelerle kaplı, ama dövmenin günah olduğunu da gayet iyi biliyor! Mütedeyyin bir adam! Travestilerle mücadele ediyor, sokak çetelerini gaza boğuyor! “Neden bekâr polislerin sayısı sürekli artıyor bunu hiç düşünen var mı?” diye derin sorgulamalar yapıyor bir yandan da. Namık’a yakından bakmak lazım, ne dersiniz?

Namık bir buyrukkulu, onu ezen sistemin bir otomatı haline gelmiş. Ama bilinçaltındaki tüm karanlıklarla yüzleşmesi onu ezilenlere karşı daha da acımasızlaştırıyor. Süreç içerisinde ortalama Türk lümpeninin tüm ortak özelliklerini üzerinde barındırıyor ve güzel olan her şeyi düşmanlaştırma yoluna gidiyor. Evet, sorguluyor bazı şeyleri ama son tahlilde tüm kötü şeylerin müsebbibi olarak mini etek giyen kızları ve eşcinselleri yargılıyor. Namık, ikiyüzlü Türk muhafazakârlığının cisimleşmiş hali gibidir. Transseksüelleri katledenlerin önce transseksüeller ile cinsel ilişkiye girdiği bir gerçekliktir. “Çalıyor ama çalışıyor da” artık bu kültürel bir kod haline gelmiş gibidir. S.kiyor ama İslam’a uygun cezalandırıyor da. Böylelikle homoseksüel olma günahının diyetini de ödemiş oluyor. Tüm bu eşcinsel cinayetlerinin arkasında bu motivasyon vardır ve şu slogan doğrudur: “Trans cinayetleri politiktir.”

Feridun Andaç bir yazısında “Yazmak sizi ayrıcalıklı kılmaz. Düşünerek/sorgulayarak/anlamlandırarak kalemi elinize almadıktan, işiniz/uğraşınızla ve hayatla ilgili bugüne ve geleceğe dair bir şeyler söyleyip, geçmişi de aydınlatamadıktan sonra yazmak, yazmak değildir” diyordu. Edebiyatın gayrıresmi tarih yazımı gibi bir işlevi söz konusu. Taksim Bahçesi de bu işlevi yerine getirme amacı güdüyor diyebilir miyiz?

Yazdığımızdan daha fazla okumalıyız. Bedensel sağlık için nasıl tükettiğimizden daha fazla hareket etmemiz gerekiyorsa düşünsel açıdan da evrensele ulaşmak için kendi kendimizi daha fazla donatmak durumundayız. Şimdilerde twitter, facebook ve diğer mecralar yetmiyormuş gibi herkes roman yazmak istiyor. Aslında ben insanların yaratıcı kişiliklerini yansıtmalarını tabii ki destekliyorum. Ama genç bir adama “Elias Canetti okudun mu? Yaşar Kemal okudun mu, Sait Faik’i hiç duydun mu?” diye sorduğumda fantastik romanlar yazmak isteyen bu arkadaşa önce ustalar ile daha fazla haşır neşir olmasını salık veriyorum. Taksim Bahçesi’ne gelince, kesinlikle çağına tanıklık etmek, egemen algıya müdahale etmek niyetinde bir kitap. Umuyorum ki geleceğe taşınabilir.

Ülkece içinden geçtiğimiz, özgürlüklerin baskı altına alındığı şu süreçte, Taksim Bahçesi gibi bir roman yazmak biraz olsun ürkütmedi mi sizi? Örneğin “yayınevleri kitabımı yayınlamaya yanaşır mı?” ya da “yayınlandığında başıma bir iş gelir mi? gibi sorularla cebelleştiniz mi?

İlk yazdığım roman Pelin, tamamen gerçek olaylardan esinlenen bir içeriğe sahipti. Nurcu bir ailenin seks, drugs, rock’n’roll ortamlarına giren kafası karışık bir kadın ferdini anlatıyordu. O dönemde Fethullah Gülen ile mevcut hükümet “kanka” olduğu için Pelin’i yazış sürecim bile ayrı bir roman konusudur. Taksim Bahçesi’nde artık bu tip meselelere karşı şerbetli gibi hissediyorum kendimi. İkiyüzlülüğe katlanamıyorum ve sonuna kadar yalan dünya ile kavgamı sürdüreceğim.

Malum edebiyat tarihi, yakılan, toplatılan, yasaklanan kitaplara dolu. Kitaptaki “edepsiz dili” de hesaba katarak soracak olursam, bu kitap yasaklanır mı diye bir endişe taşıyor musunuz?

Bilemiyorum. Ancak günümüz dünyasında aptallık müessesesi hayatın çarklarını döndürmeye muktedir değildir. Edebiyat tarihinde yakılan, toplatılan, yasaklanan tüm kitaplar bugün hala yaşıyor ve geleceğe taşınacaktır; lakin o kitapları yakanlar, toplatanlar, yasaklayanlar ve tüm özgürlük düşmanları tepelenmekten kurtulamamıştır ve isimlerini bugün lanetle anıyoruz. Günümüz dünyasında aptallık ile bir yere kadar idare edilebilir. Sokrates’i ya da Deniz Gezmiş’i öldürenleri kimse hatırlamayacaktır. Taksim Bahçesi’nin sonlarında sarfedilen “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” cümlesi kavganın saflarını da belirginleştirmektedir.
(kitapeki.com, 17.08.2017)

Kitabın Künyesi
Taksim Bahçesi
Yazar: Murat Arda
Türü: Roman
Baskı Yılı: 2017
Sayfa Sayısı: 144 Sayfa
Yayınevi: Destek Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Yaşar Kemal’i etkileyen ilk kitap hangisiydi?

Kapat