Narsisizm Çağında Kim Ne Yapmakta?

NarsisizmNarkisos, kusursuz bir fiziksel güzelliğe sahip bir genç. Bu nedenle su perileri ona büyük ilgi duyar, ama hiçbiri karşılık alamaz. Narkisos’a tutkun olan Eko adlı bir su perisi bir gün ona yaklaşmayı dener ve sert bir biçimde reddedilir. Eko kederinden ve utancından eriyip yok olur, ama geride Narkisos’un sözlerini yankılayan kendi sesini bırakır. Bunun üzerine intikam alınmasını isteyen su perilerinin bu talebine uyan tanrılar, Narkisos’un da karşılıksız bir aşk yaşayarak cezalandırılmasına karar verirler.

Bir gün dağdaki berrak bir su birikintisine bakan Narkisos, kendisinin sudaki yansımasını görür ve suda yaşayan çok güzel bir varlıkla karşı karşıya olduğu sanısıyla yansımasına anında âşık olur. Ama ne bu görüntüden ayrılabilir, ne de sarılmak istediğinde kaybolan bu yansımadan bir karşılık alabilir. Sonunda suya düşüp ölür. Su perileri Narkisos’u gömmek için geldiklerinde onun da yok olup gittiğini ve yerine bir çiçek bırakmış olduğunu görürler. Sonradan “nergis” diye anılacak bir çiçek.

Narkisos (Narcissus) sözcüğü psikiyatride ilk kez Haveloc Ellis tarafından kullanılmıştır. Gerçekten de narsisizm olgusunda görülen birçok özellik bu öyküde bulunabilir. Numberg bunları şöyle sıralar: kendini beğenmişlik, ben-merkezcilik, başkalarının duygularına kayıtsızlık, kendi bedenini algılamada belirsizlik, kendisinin ve diğer varlıkların sınırlarını belirleme güçlüğü, diğer varlıklarla sürekli bir bağ yaşayamama ve psikolojik dokunun olmayışı.

Freud, “Narsizm Üzerine” başlıklı makalesinde bu olguyu, libido dediği yaşam içgüdüsünün dış dünyaya yöneltileceği yerde, ben’in kendisinde korunmasıyla açıklar. Aynı makalede narsisistik kişilerin nasıl objeler seçtiklerini ve bu objelerle nasıl ilişki kurduklarını da anlatır. Ona göre narsisistik kişiler aşağıdaki ölçütlere göre insan seçer ve severler:
1) Kendileri gibi kişiler,
2) Kendi geçmişlerini yansıtan kişiler,
3) Olmak istedikleri gibi kişiler,
4) Bir zamanlar kendilerinden bir parça olan kişiler.

Freud birincil ve ikincil diye iki tür narsisizm tanımlamıştır. Birincil narsisizmde libido yaşamın başından itibaren benin içinde sıkışmıştır. Bunun sonucu ben şişer ve kişi kendisinin önemli, kusursuz ve güçlü bir varlık olduğuna inanır. İkincil narsisizm, dış dünya ile ilişkilerde ağır düş kırıklığı yaşanması sonucu libidonun egoya geri çekilmesini tanımlar.

Homey de Numberg gibi, narsisizmi egonun sentetik bir işlevi olarak kabul eder. Ona göre narsisistik kişi, sahip olmadığı ya da sandığı derecede sahip olmadığı değerler ve niteliklerden ötürü sevilmeyi ve beğenilmeyi bekler. Buna karşılık, bir insanın sahip olduğu olumlu bir nitelikten ötürü kendisine değer verilmesinden hoşlanması narsisistik bir tutum değildir. Narsisizm olgusunda gözlemlenen benlik enflasyonu çocukluk döneminin bozuk ilişkilerinden kaynaklanır ve özellikle, çocuğun yaşadığı “korku ve kırgınlıklar” sonucu çevresine yabancılaşmasıyla oluşur. Anababanın zorlamaları sonucu “gerçek ben”ini yitirmeye başlar ve bunun sonucunda, kendine yetme kapasitesini ve “duygusal dünyasında” girişimci olma yeteneğini geliş- tiremez. Bu nedenle narsisistik kişinin insanlarla duygusal bağları cılızdır ve sevmeyi başaramamanın acısını yaşar.

Homey’e göre narsisizm, bu yaşantılarla baş edebilmek için geliştirilen çabalar sonucu oluşur. Kişi, olağanüslii bir varlık olduğuna inanmaya başlayarak, kendisine acı veren hiçlik duygusundan kaçınmaya çalışır. Önce başkalarına sonra da kendisine yabancılaşması giderek arttıkça, bu inancının gerçeği yansıttığına olan inancı da artar. Kendine olan saygısı azaldıkça, kendine atfettiği bu sahte önemi de giderek “gerçek ben”mişçesine yaşamaya başlar.

Narsisistik kişi insanlarla sevgi bağı kuramaz, sevgiyi bulamadıkça da hayranlık kazanma çabaları artar. Homey narsisistik enflasyonun üç sonucundan sösz eder: 1) Kişinin çalıştığı iş ya da konuyla da bir bağı olmadığı için üretkenliğinin giderek azalması; 2) hiçbir çaba göstermediği halde dünyadan çok şey beklemesi; 3) sürekli yaşanan öfke ve düşmanlık sonucu insan ilişkilerinin giderek bozulması. Şişmiş benlik imgesine uygun davranışları çevresinde bulamadığı için, narsisistik kişi kendisini sürekli küçük düşmüş hisseder. Bu duygu egonun daha çok şişmesine neden olur. Dolayısıyla Homey, insanın kendisini sevmesi ve onaylaması ile kişiliğin şişmesi olgularını kesinbir çizgi ile birbirinden ayırır. Narsisizm insanın kendisini sevmesini değil, kendine yabancılaşmasını tanımlar. Bir başka deyişle, insanın kendine ilişkin bu tür yanılgılara saplanıp kalması kendisini kaybetmiş olmasından kaynaklanır.

Winnicott, 1960’ta yayımlanan makalesinde “gerçek ben” diye adlandırdığı bir olguyu tanımlar. Ona göre gerçek ben, çocuğun gelişimi sırasında kendiliğinden oluşan biyolojik bir doğallığı ve isteği içerir. Gerçek ben, başlangıçta dış uyaranlardan bağımsız bir olgudur ve Winnicott’un tartışmasında, daha çok “sahte ben” kavramına açıklık getirebilme yönünden anlam taşır. Sahte ben, obje ilişkilerinin oluşmaya başladığı yaşamın ilk aylarında annenin yeterli olmamasından kaynaklanan bir olgudur. Bu dönemde anne çocuğun duygusal tepkilerini sürekli karşılıksız bırakır, onun yerine kendi tepkilerine çocuğun karşılık vermesini bekler ve aldığı tepkilerin çocuğun kendi tepkileri olmadığını, yalnızca kendi tepkilerine aldığı bir karşılık olduğunu göremez. Bir başka deyişle sahte ben, annenin çocuğun duygusal ihtiyaçlarını fark edememesi sonucu oluşur.

Winnicott’a göre sahte ben, önemli bir bölümü örtülü kalmış gerçek beni koruyabilmek için geliştirilir. Çünkü sahte ben, gerçek benin yitirilmesi sonucunda tümden yok olmuş hissetme tehlikesine karşı insanı korur. Bu, tedavi ilişkisi yönünden de fark edilmesi gereken önemli bir olgudur. Çünkü eğer terapist, üstü örtülü kalmış gerçek benin varlığını fark edip oraya ulaşmak yerine sahte ben ile ilişkiye geçerse tedavi sürecinin hareket etmesi de beklenemez. Gerçek ben, terapi süreci içinde belirmeye başladığında, bazen aşırı bir bağımlılık talebi de ortaya çıkabilir ve terapist bu gibi durumlarla baş edebilecek donanımda olmalıdır. Yıllarca süren bazı psikanaliz ya da psikotera- pilerin bir türlü sona erdirilemeyişi, sahte benle ilişki temelinde sürdürülmüş olmalarından kaynaklanır.

Heinz Kohut’un konuya ilişkin çalışmaları da Winnicott ile bazı ortak noktaları içermekte. Kohut’a göre, gelişmekte olan bebek bir başka insanın varlığının kısmen farkındadır, ancak bu varlığı, kendi içinde fark ettiği biçimiyle, kendisinin bir parçası olarak algılar. Kohut, bebeğin kendi dışında ama kendisinin uzantıları olarak algıladığı bu kişileri “ben objeleri” olarak adlandırır. Ona göre bu kişiler, kendi dünyaları olan özerk varlıklar değil, benin kendine mal ettiği ve kendi ihtiyaçları açısından algıladığı “şey”lerdir.

Normal gelişim süreci içinde çocuğun beni, kendi ihtiyaçlarını kendisinin giderme çabalarıyla oluşur ve çocuk diğer insanların kendisinden ayrı ve özerk varlıklar olduğunu giderek daha iyi ayırt etmeye başlar. Ancak bu sürecin gelişebilmesi için annenin, bebeğinin kendisine yönelik bir beğeni geliştirebilmesine ortam sağlayacak tepkiler verebilmesi gerekir (mirroring). Böyle bir ortam ise, annenin tepkilerinin çocuğun duygusal ihtiyaçlarına uygun olması ile sağlanabilir. Üstelik bu ortam çocuğun daha sonraki yıllarda anababasım yüceltme ihtiyacının karşılanabilmesi yönünden de gereklidir. Bu sağlanamadığında, gelişim ilkel bir düzeyde kalarak savunma amaçlı bir öfke yaşanmasına ve cinselliğin çarpıtılmasına yol açabilir.

Narsisizim konusuna eğilmiş bir başka çalışmacı olan Otto Kemberg’e göre ise narsisistik karakter kendisini şöyle dile getirir: “Beni seveceğini düşlediğim ideal kişi tarafından sevilebi- lecek biri olmamaktan ötürü reddedilmekten korkmamam gerek. Bu ideal kişi ve bu kişiye ilişkin ideal imgem ve ben, hep birlikte tek bir varlığız ve beni sevmesini istediğim ideal kişiden daha üstünüz. Dolayısıyla bu başka kişiye artık ihtiyacım olamaz.”

Christopher Lasch ise Narsisizm Kültürü adlı kitabında, Batı kültüründe ve özellikle Amerika’da giderek yaygınlaşan narsisizm olgusunu tartışmakta. Ona göre, Amerikan kültürüne uzun yıllar egemen olan yarışmacı bireycilik artık ölmekte. Üstelik çökerken bireycilik mantığını da aşırı bir uca sürükleyerek her şeye karşı açılmış bir savaşa dönüştürmüş durumda. Bunun sonucunda, insanlar mutluluğu bulmak isterken, kendileriyle narsisistik bir biçimde ilgilenmenin çıkmazında kayboluyorlar.

Lasch’e göre, süregelen kültürün insanları bağımsızlıklarını ve beceri duygularını yitirmiş dürümdalar. Narsisizm ise yaşamakta oldukları bağımlılığın psikolojik boyutunu oluşturmakta. Örneğin narsisistik kişinin kendine saygı duyabilmesi tümden başkalarına bağlıdır. Kendisine hayran bir seyircisi olmadan yaşayamaz. Aile bağlarından ya da toplum normlarının baskısından özgürleşmiş görünse de kendi ayakları üzerinde duramaz ve bireyselleşmesinin keyfini yaşayamaz. Üstelik bunlar kendine olan güvensizliğini daha çok artırır. “En büyük ben”inin başkalarının ilgisindeki yansımasını görmeye çalışarak, ya da ün, güç ve karizma sahibi kişilerle birlikte olarak güvensizliğinin üstesinden gelmeye çalışabilir. Dünyayı kendi istekleri doğrultusunda biçimlendirebileceği boş bir alan gibi görür. Narsisistik kişi için dünya yalnızca bir aynadır.

Lasch kitabında narsisizmin Amerikan toplumunda gözlemlenen diğer yansıma biçimlerinden de söz ediyor. Narsisizm dünyamızda gerçekten artan oranlarda mı yaşanmakta? Yoksa geleneksel değerlerle giydirilip üstü örtülü yaşanmış olan narsisistik eğilimler, çağın getirdiği dönüşümler sonucu çıplak bir biçimde yaşanır hale mi geldiler?

Özümsenmiş bir yaşam felsefesi olma niteliği kazanamamış, dolayısıyla biçimsel kalıplarıyla bireyleri yönlendirme işleviyle sınırlanmış inanç ve geleneklerin, toplumların hızlı dönüşümlerine karşı dirençsiz kalacakları düşüncesindeyim. Toplumsal inançlar ve gelenekler, ortaklaşa kabul edilen ve paylaşılan bir “tarih”le bütünleşmediklerinde yönerge olma niteliğini çok az aşabilirler. Bazı toplumların tarih boyunca yaşamış oldukları ağır sarsıntılara, işgallere, göçlere ve dağılmalara rağmen nasıl güçlü bir kimlikle ayakta kalabilmiş olduklarını anlamaya çalıştığımda ise Jung’un “kolektif bilinçdışı” kavramıyla karşılaştığımı fark ediyorum.

Jung’a göre insan zihni, onun evrimi tarafından biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla bireyin varoluşu onun geçmişiyle de bağlantılıdır. Bu bağlantı yalnızca kişisel geçmişini değil, kendi türünün geçmişini, hatta insanlığın evrimini de içerir. Kişisel bi- linçdışınm içeriği, daha önce bilinçte varolmuş yaşantılardan oluşur. Kolektif bilinçdışının içeriği ise insanın yaşam süresinde, bilincinde yaşanmamıştır. Kolektif bilinçdışı Jung’un “arke- tip” adını verdiği imgelerden oluşur. Bu imgeler insana atalarından aktarılırlar. Yalnız insanlık tarihinin değil, insan öncesi evrimin de ürünüdürler. Arketipler, insanın vaktiyle atalarının geliştirmiş olduğu tepkilere benzer eğilimler göstermesinin kaynağını oluşturur.

içine doğduğu dünyanın genel bir imgesi, doğduğu anda insanın içinde de vardır, insan dış dünyasında bu içsel imgelerinin karşılığı olan objelerle karşılaştıkça, bu imgeler de bilinçli gerçeğe dönüşürler. Örneğin bebek dünyaya geldiğinde, kolektif bilinçdışındaki anne imgesi sayesinde annesini algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla insanın algı ve eylemlerindeki seçiciliği kolektif bilinçdışının içeriğiyle açıklanabilir. Bazı şeyleri kolay algılamamızın ve onlara karşı hazır tepkiler verebilmemizin nedeni, kolektif bilinçdışımızda varolan eğilimle- rimizdir.

Arketipler, bir insanın geçmiş yaşantılarının ürünü olan bellek imgeleri gibi canlı görüntüler değildir. Örneğin anne ar- ketipi bir annenin fotoğrafı gibi değildir. Bir benzetme yapmak gerekirse, banyo edilmesi gereken negatif filmleri çağrıştırabi- lirler. Gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda, bu belirsiz imgeler, canlı ya da cansız varlıklarda, bizim için anlam taşıyan bir biçimde somutlaşırlar.

Arketipler evrenseldir. Bir başka deyişle, her insan aynı temel arketip imgelerine sahiptir. Bir bebek dünyanın hangi yöresinde doğarsa doğsun, anne arketipini de birlikte dünyaya getirir. Ancak kendi annesiyle etkileşime başladıktan sonra bireysel farklılıklar ortaya koyar. Çünkü çocukla ilişki, bir toplumdan diğerine ya da bir aileden diğerine, hatta aynı aile içinde bir çocuktan diğerine farklılıklar gösterir.

Bir toplumun ya da kültürün de kendine özgü arketipleri bulunur. Bu arketipler o toplumun geçmişinin ürünüdürler. Bir toplumun üyeleri kendi tarihlerinden kaynaklanan arketiplerin karşılığını dış dünyalarında buldukları oranda, o toplumun kendisini tarih içindeki yeriyle algıladığına ve biçimselliğe dayandırılmayan bir kimliğe sahip olmanın bütünlüğünü yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla bir başka kıtaya göç ederek oradakileri yerlerinden edip uluslaşmış, sömürgeci ulusların egemenliğinde uzun süre yaşamış ya da ilkel bir yapıdan uluslaşmaya doğru hızlı bir geçişe zorlanmış toplumların kolektif bilinçdışı- nın sınırlı ve cılız olmasını doğal karşılamak gerektiğini düşünüyorum.

Tarihinin doğası gereği çok sayıda ulusun birbiriyle karışımından oluşan toplumlarda, ortak arketiplerin geliştirilmesi çok uzun zaman alabilir, özellikle tarihlerini bütünleştiremedik- lerinde. Arketip kargaşası yaşamak durumunda kalan böyle bir toplum, dünyadaki hızlı dönüşümler karşısında kolayca bir kimlik bunalımına girebilir. Böyle bir dönem geçirmekte olan toplumların bireyleri de genellikle derinlikten yoksun ve biçimsel değerlere bağnazca sarılarak ayakta kalmaya çalışırlar.

Geçmişin imparatorlukları bile vaktiyle etki alanları altında olan toplumlara bir bedel ödeme durumundalar. Özellikle aynı zamanda kültür merkezleri de olan başkentlerinin toplumsal yapısında. Paris ve Londra gibi kentlerin toplumsal-kültü- rel yapıları, vaktiyle imparatorlukların beldesi olan ülkelerden göç etmiş insanları dokularına mal etme sonucu bazı değişimlere uğramış durumda. Osmanlı imparatorluğunun eski başkenti de geçmişte biraz ilgisiz kalmış olduğu bir beldesine aynı bedeli ödemekle meşgul.

Biçimsel inanç ve değerlere bağnazca sarılmak kısa vadeli bir ilaç işlevini görse de aslında temeldeki kimlik bunalımına çözüm getiremez. Hatta bunalımın daha da karmaşıklaşmasına ve uzamasına neden olabilir. Arketipleri ile bütünleşmiş, dolayısıyla özümsenmiş bir yaşam felsefesine sahip toplumlar, dünyadaki hızlı dönüşümlere kendilerini oldukça kolay uyarlayabilirler. Biçimsel değerlere tutunmaya çalışan toplumlar için bu böyle olmaz. Derinlikten yoksunluğun doğal bir sonucu olarak yaşanan kolektif narsisizm böyle toplumların yazgısı haline gelir. Kendisiyle başlayıp kendisiyle biten dünyalarında yaşayan yöneticiler, kendisiyle başlayıp kendisiyle biten dünyalarında yaşayan bireyleri yönetirler.

Kolektif narsisizm yaşayan toplum bireylerinde gözlemlenen kolektif ego enflasyonu bazı kavramların çarpıtılmasına da neden olabilir. Toplum tüm katmanlarında gerçek benlerine yabancılaşmış olduğu için, sahte benleri ile varolma çabasını sürdürmekte olan bireyler, kişisel sınıf atlama çabalarını toplumun çağ atlaması ile karıştırabilirler. Böyle bir kavram kargaşası sonucu edinilen görüntü de doğal olarak çağdaşlığın bir karikatürü olur. Sonuçta özümsenmiş bir yaşam felsefesine sahip insanların sayısı da giderek azalacağından, insan ilişkilerinde estetiği tanımlayan ve “görgü” denilen olguya tanık olabilmek, müzelerde saklanması gerekecek kadar ender bir yaşantı durumuna gelebilir.

Yıllar önce görev yaptığım üniversite birimindeki sekreterden, bir başka fakülteden genç bir öğretim üyesinin zaman zaman gelerek benimle görüşmek istediğini, ancak gelişlerinin benim orada olmadığım saatlere rastladığını ve bu yüzden, “Hiç yerinde oturmaz mı?” diyerek söylendiğini duymuştum. Sonra bir gün merdivenlerde gözlerini dikmişçesine bana bakan biriyle karşılaştım. O imiş. Ters bir tonda bana, “Sizi bir türlü yerinizde bulamıyorum. Bu beşinci gelişim,” dedi. Ben de dönüp, böyle durumlarda genellikle takındığım mesafeli tavırla, “iki kişinin ne zaman bir araya gelebileceğine taraflardan yalnızca biri karar verirse, o iki kişinin bir araya gelmesi mümkün olmayabilir,” dedim.

Duraksadı. Sonra bana, yapmış olduğum bir araştırmanın kopyasını ödünç alabilmek için ricaya (!) geldiğini söyledi. Bende çok az sayıda kalmış olduğu için geri getirmesi koşuluyla verdim, getirmeyeceğini bilerek. Yıllar sonra adını bir ara gazetelerde görür oldum. Politikaya atılmış.

Bu olay sırasında yaşadıklarım, toplumda narsisizmin ne oranda ve hangi tarzda yaşandığına ilişkin gözlemlerimin başlangıcını oluşturdu. Genç öğretim üyesine verdiğim cevabın içeriğindeki mesaj sonradan beni çok düşündürmüştü. Giderek kendimde gözlemlediğim bazı davranışlar da dahil olmak üzere, çevremi bu bağlamda anlamaya çalıştım. Aradan geçen yirmi yıl içinde gözlemlediğim kadarıyla, toplumumuzdaki narsisizmin büyüme hızının, narsisizmimizi okşayacak oranlarda seyretmiş olduğu izlenimi taşıdığımı tereddüt etmeden söyleyebilirim.

İlişkiler konusunda Buber’in yapmış olduğu “ben-sen” ve “ben-şey” ayrımı doğrultusunda, narsisizmi “ben-ben” ya da “ben-benim şeyim” ilişkisi olarak tanımlayabilirim. Gerçekten de narsisistik kişinin en önemli özelliği görünürde yoğun bir ilişkiler ağı içinde olsa bile, kendisiyle başlayan ve biten bir dünyada yaşamasıdır. Bu dünyada, kendisiyle ilişki içinde mutlak bir yalnızlık yaşar. Çoğu kez bu durumun farkında olmaması ve dış dünya ile ilişkiler yaşamadığına inanması, narsisistik kişinin kendisi dışındaki dünyaları algılama güçlüğünden kaynaklanır. Kendi gerçeği dışında, yalnızca kendi gerçeğinin başkalarındaki yansımalarını görebilen narsisistik kişi, başka insanların kendisininkinden farklı gerçekleri olabileceğini göremez.

Telefondaki kişiye uzunca bir süre için randevu veremeyecek durumda olduğumu, nedenleriyle birlikte açıkladığımda, “Benim için sakıncası yok,” dedi. “Öğle ya da akşam saatinde de gelebilirim.” Zamanla ilgili sorunumu bir kez daha ortaya koydum, o da öğle ya da akşam saatinde de gelebileceğini bir kez daha tekrarladı. Onun üzerine güldüm ve “iyi ama, bir de ben varım,” dedim. Biraz duraksadıktan sonra o da güldü ve “Haklısınız,” dedi, soruna yalnızca kendi gerçeği yönünden bakmış olduğunu fark ederek. Sonra benim gerçeğime de uygun bir plan üzerinde anlaştık.

Narsisistik kişi, insanlarla ve diğer objelerle olan ilişkilerini “ben-benim şeyim” zemini üzerinde sürdürür. Benlik sınırı iyi belirlenmemiş olduğundan diğer insanları kendi benliğinin yansımaları gibi algılayabilir. Bu yansıtıcılar, onun ihtiyaçlarını ve beklentilerini gidermekle doğal olarak “yükümlü” farze- dilirler. Çünkü kendi ihtiyaçlarından ve kendine yönelik beklentilerinden ayırt edilemezler. Dolayısıyla narsisistik kişi, diğer insanların ve dünyalarının “kendisine ait şeyler” olmadığını da göremez.
“Bencillik insanın istediği gibi yaşaması değil, başkalarının kendisinin istediği gibi yaşamasını beklemesidir” (Oscar Wilde, 1891).

Narsisistik kişi çocuklarını da kendi yansımaları olarak görme eğilimindedir. Çocuğunu nefret ettiği gerçek beninin yansıması gibi görüp ona saldırabilir; sahte beninin kusursuzluk ve görkem beklentilerini ona yansıtabilir; kendisine ısmarlayıp da gerçekleştirememiş olduğu bir yaşamı onun şahsında yaşamaya ya da gerçekleştirmeye çalışabilir. Böylece geleceğin narsisistik kişisini de ısmarlamış olur.

Narsisistik kişinin yaşamakta olduğu “benim şeyim” olgusu bazen çocuklara dolaylı bir biçimde yansıtılabilir. Kişi, narsisistik beklentilerini önce kendi anababasının “çarpıtılmış” imgelerine yansıtır, sonra da “benim annem” ya da “benim babam” olarak adlandırabileceğim bu çarpıtılmış anababa imgelerini “benim çocuğuma” yansıtır. Böyle bir durumda çifte yansıtıcı kullanılmış olur. Burada çarpıtılmış anababa imgesiyle kastettiğim, gerçekte olduğundan farklı ve olmadığı halde öyle olduğuna inanmak istenerek, “şişirilmiş ve süslenmiş” ana ya da baba figürleridir. Böyle bir olgu, çoğu kez bu figürlere yönelik bilinçdışı düşmanlık duygularını içerir.

Klinik çalışmalarımın ilk yıllarından beri bazı anababaların kendi anababalanna yönelik beklentilerini çocuklarına, yani üçüncü kuşağa yansıttıklarını gözlemlemekteydim. Birçok kişinin kendi anababasının adını çocuklarına vererek bunu somutlaştırdığının da farkındaydım. Ama kültürümüzde yaygın olan “göbek adı” olgusunun bu bağlamdaki önemini fark ettiğimden bu yana geçen sürede edindiğim veriler, kuşak atlayarak çocuklara yansıtılan narsisistik beklentilerin düşünebileceğimden de yaygın olduğu izlenimini geliştirmeme neden oldu.

Tabii burada konu edilen olgu, anne ya da babası ile paylaşılmış sıcak yaşantıların anısını sürdürebilmek için çocuğuna onun adını veren anababaları kapsamıyor. Onları bilmem zaten mümkün değil. Burada aktardığım çıkarsamalar, klinik çalışmalarım sırasında narsisistik yansımalara maruz kaldıkları izlenimini edindiğim kişilere yönelttiğim sorulardan edindiğim verilerle sınırlı.

Genellikle babalar annelerinin adını kızlarına, daha seyrek olarak da anneler babalarının adını oğullarına veriyorlar. Bazen de baba kendi babasının adını oğluna aktarabiliyor. Annelerin kendi annelerinin adlarını kızlarına verdiğine pek rastlamadım. Babaanne-baba-kız ve büyükbaba-anne-oğul geçişleri bazen ensest öğeler de içerebiliyor. Daha doğrudan yansımalara, azımsanmayacak sayıda ailede gözlemlenen “baba-kız ve anne- oğul” biçimindeki parsellemelerde rastlanabiliyor.

Yıllar önce izlemiş olduğum Bayan L., kızının kişiliğinde kendi yansımasını yaşamaktaydı. Tabii ki bu yansıma onun cinsel yaşamını da kapsadığından, o zamanlar on sekiz yaşında olan kızının bir ara flört ettiği on dokuz yaşındaki bir delikanlı da yansıma alanına katılmıştı. Delikanlı Bayan L.’nin gençlik düşlerindeki “on sekizinci yüzyıl şövalyesi” imgesine uyan, içine kapanık bir çocuktu. Onun için kızını sürekli bu çocuğa doğru itiyordu. Kızı ise “aptal” bulduğu delikanlıya karşı küçümseyici bir tutum içindeydi. Bayan L. delikanlıya karşı kendi adına cinsel içerikli bir duygu yaşamadığının farkındaydı, ama aynı zamanda kızının yaşamasını istediği duyguları da yaşadığından, delikanlıyı her gördüğünde kızı “yerine” o heyecanlanıyordu. Sonraki yıllarda bu yansıtmalarının bedelini, kızından uzak yaşayarak ödemek zorunda kaldı. Annesinden bunalan genç kız bir başka ülkeye yerleşmeyi ve annesinin narsisistik beklentilerine hiç de uymayan biriyle evlenmeyi seçti.

Kültürümüzde isimlerin çoğunun anlamı var. Bu isimleri genellikle ana-babalar verdiğinden, verilen isimlerin anlamının anne ya da babanın kendi dünyalarına ait bir şeyleri yansıtıyor olması da çok doğal. Ancak eğer bu isimler anne ya da babanın narsisistik beklentilerini yansıtıyorsa, bazen çocuğun yaşamının kendisine verilen ismin taşıdığı anlama göre programlanması bile söz konusu olabiliyor. Böyle bir olgu çoğu kez bilinç- dışı mekanizmalardan kaynaklandığından, ne anababa ne de çocuk bu olgunun yaşandığını fark edemiyor.

Anne ya da babanın çocuklarının varlığından ötürü gurur duymaları, zaman zaman onların dünyalarındaki mutlulukları, başarıları ya da sorunları kendi çevreleri ile paylaşmak istemeleri doğal bir olgu. Ancak tedavi odasında dinlediklerime göre, özellikle kadınlan bir araya getiren sosyal olaylarda bazı anneler, çevrelerini bunaltırcasına sürekli çocuklarından söz ediyorlarmış. Çok ender de olsa buna benzer olaylara tanık oldum ve her defasında nedense, son gezilerinde çektikleri fotoğrafların görüntülerini misafirlerinin istemi dışında sergileyen ve misafirleriyle birliktelik yaşayacakları yerde anılarını yaşayan ev sahiplerini hatırladım. Sanırım her iki durumda da “ben-benim şeyim” ilişkisi türünde narsisistik bir kilitlenme söz konusu olduğu için.

Rumelihisarı tepelerinde Jose Feliciano’yu dinliyoruz. Ay ışığı, Boğazdan geçen tanker ve şilepler, biraz eski ama bizim kuşağımıza nostalji yaşatan bir müzik. Son dakikada gitmeye karar verdiğimiz için biletlerimiz numarasız ve tepelerdeki çimen çalılık arasında oturmuşuz. Tepeler insan dolu, ileride bir yerlerden gelen çocuk sesleri dikkatimizin arada bir oraya yönelmesine neden oluyor. Çocukların sesi giderek yükseliyor. Bir konsere Luna Park’a gidercesine gelmek bir yana, anne ve baba çocuklarını sakinleştirmeye niyetli değil. Bizden çok uzaktalar ve dikkatimizi oraya yöneltmezsek bu sesleri duymayabiliriz. Nitekim öyle oluyor. Ama olayın daha yakınındaki onca insanın duruma neden boyun eğdiklerini düşünüyorum.

Narsisistik kişi, iyi belirlenmemiş benlik sınırlarını bir başkasının sınırlarına çarpana dek yayabilir. Narsisizme genellikle eşlik eden infantil omnipotence nedeniyle. Infantil omnipoten- ce, benlik sınırlan henüz oluşmamış küçük çocuğun, sınırlarının nerede sona erdiği konusunda anababası tarafından uyarılana dek, dilediğince davranma eğilimini tanımlar. Gelişen ve gücünün arttığını fark eden çocuğun, bu gücü ve iktidarı sınırlarını zorlamasına kullanmak istemesi, gelişim süreci içinde doğal olarak yaşanan bir aşamadır. Ne var ki, güçlü narsisistik eğilimler etkisinde yaşayan kişiler de biçimsel olarak otorite konumuna geldiklerinde ya da ün, saygınlık, güç ve varlık sahibi olduklarında, çocukluk döneminde aşamamış oldukları infantil omnipotence eğilimlerini açık seçik sergileme imkânını bulurlar. İşlerinde, eşleriyle ve çocuklarıyla ilişkilerinde, sosyal ortamlarda ya da halka yönelik etkinliklerinde, örneğin televizyonda göründüklerinde benlik sınırlarını olabildiğince yayma eğilimi gösterirler.

Konserdeki anne baba türünde insanlarla başka yerlerde de karşılaştım. Halka açık alanlarda ya da misafir bulundukları yerlerde çocukları çevreyi rahatsız edercesine bir sınırsızlık yaşarken onlara müdahale etmeyen, hatta bazen keyifle izleyen insanlarla siz de karşılaşmışsınızdır. “Ben-benim şeyim” ilişkilerinin ötesindeki dünyayı algılayamayan insanlar.

Sokakta yürürken dikkat ediniz. Ne kadar çok insanın ayaklan bir yöne giderken, başları bir başka yöne çevrili. Birine çarpana dek. insanların ortaklaşa kullandıkları alanlarda benin sınırlarını olabildiğince yayan kişiler. Kendileri dışındaki objeleri ve olayları “benim şeyim” olarak yaşayarak, bir de “sen’ler olduğunu göremeyen insanlarla her yerde karşılaşıyoruz.

Sıcak bir yaz gününde pencereler açıkken mikrofonla karpuz satan adamın sesi çalışma odanızın içerisinde, tedaviye gelen kişilerin anlattıklarını duymakta güçlük çekiyorsunuz. Biliyorum “ekmek parası” denecek, ama çalışan başka insanlar da var. Kabak ya da domates satanların sesleri arasında tedavi uygulamalarını sürdüren psikiyatristler dünyanın başka yerlerinde de var mıdır? diye soruyorum birine, insanların ego sınırlarım bu denli yayabildikleri bir başka yer!

“Ben-ben” ya da “ben-benim şeyim” ilişkisi sürdüren kişiler kendi içlerine kilitlenmişçesine yaşarlar. Bu nedenle konuşmaları da kendilerine dönük bir monolog niteliğindedir. Bir başka deyişle, aslında kendi kendileriyle konuşurlar. Soru sorduklarında cevabını da kendi içlerinden verdiklerinden, gerçekte sizin cevabınızla pek ilgilenmezler. Ama başka türlüsünü bilemediklerinden neyi yaşayamamış olduklarını da göremezler. Bazı konferans ya da panel tartışmalarının ardından dinleyicilerin konuşmacılara soru yöneltmeleri beklenir. Birkaç kişi konuya ilişkin soru sorar ve bu arada biri, bazen de birileri kalkıp soru sormak yerine konuyla ilgisi olmayan uzun tiradlar çekerler. Çoğu kez kendilerinden başka kimsenin anlamadığı bir içerikte ve kendi söylediklerine kendileri hayran olurcasına. Üstelik oturum başkanlığını üstlenen kişiler için de bu monologları sona erdirmek pek kolay olmaz.

Bazen birine kendinizle ilgili bir şeyler anlatmak istediğinizde, karşınızdaki kişi anlatılanların içeriğinde kendi yansımasını yakalar ve birden sözü sizden kaparak kendisiyle ilgili bir şeyler anlatmaya başlar. Bazen de sizinle ilgili bir sorunu dinleyerek anlamaya çalışacağı yerde, “Sıkma canım,” ya da “Üzülme, geçer,” gibi sözlerle konuyu bitirmeye çalışır. Bu aslında, “Sus, seni dinleyemem!” mesajının dolaylı yoldan dile getirilişidir. Günlük streslerin yükü altında olduğumuzda ya da sıkıntılı bir dönem geçiriyorsak narsisistik bir gerileme yaşar ve böyle davranışları geçici bir dönem ya da bir an için gösterebiliriz. Ancak narsisistik kişi “ben ile ben”in arasına girilmesine pek alışkın olmadığından, onun bu tür davranışları süreklidir.

Narsisistik kişi için “görkem” çok önemlidir, şişmiş egosunu yansıtabileceği objeler arar ve bulur. Ancak onların bütünü nü değil, kendi görkem beklentilerine uygun yönlerini seçerek algılar. Bir süre o kişiye “tapınır”. Ama sonradan o kişinin kendi imgesine uymayan yönlerini fark ettiğinde düş kırıklığı yaşar ve üstelik, bazen ona yönelik küçümseyici bir öfke bile geliştirebilir. Özden çok biçimle ilgilendiğinden, ağırlıklı bir söz, zekice bir espri ya da iyi pazarlanmış karizmatik bir hava onu kolayca etkileyebilir ve o kişiye “acele” bir hayranlık geliştirmesine neden olabilir.

Bazı narsisistik kişiler estetiğe önem verirler. Bu onların hem canlı hem de cansız objelerle olan ilişkilerinde etkili olur. Ancak bu genellikle yaşamazlık yansıtan bir estetiktir, yaşamı değil biçimi içerir. Objeler birlikte yaşamak için değil, sahibinin görkemini yansıtmak amacıyla “sergilenirler”. Baktığınızda kişinin objelerine yönelik yansımasını fark edebilirsiniz, ama kendinizi bu ilişkinin dışında bırakılmış hissedersiniz. Narsisistik kişi, dostlarına armağan ettiği objelere de kendini yansıttığından, verdiği armağanın nasıl değerlendirildiğini izleyerek “kendi şeyi” ile ilişkisini sürdürür.

Yıllar önce, benimle tedavi ilişkisini sürdürmekte olan Bayan Z., masanın üzerindeki tek çiçeklik boş bir vazoya işaret ederek, “Ben de tek çiçek severim,” dedi ve aramızda o doğrultuda kısa bir sohbet oldu, başka konulara geçmeden önce. Birkaç hafta sonraki bir buluşmamıza elinde tek bir karanfille geldi. O günlerde çiçekçiler bütün çiçeklerin yanma kuşkonmaz denilen bitkiden mutlaka koyarlardı. Ben de aldığım ya da verilen çiçekleri, o zamanlar nedense hoşlanmadığım bu bitkiden ayırarak vazoya koyma âdetini edinmiştim.

Bu kez de öyle yaptım. Bunun üzerine Bayan Z. kuşkonmazları neden vazoya koymadığımı sordu. Hoşlanmadığımı söyleyince yüzünü buruşturup, “Çok zevksizsiniz,” dedi. Şaşırdım, sonra kendimi toparlayarak, “iyi ama, bu çiçekler artık benim. Onları dilediğimce yerleştirebilmem gerekmez mi?” dedim. Aslında bu davranış Bayan Z. ‘nin insan ilişkilerini öylesine yalın bir biçimde yansıtıyordu ki, çok sonraki beraberliklerimizde de zaman zaman konu edildi. Bayan Z. ile yıllar sonra, yakın geçmişte birkaç kez görüşmemiz gerekti. Artık böyle şeyler yapmadığını biliyorum. Yoksa ona yeni kitabımda karanfil hikâyesinden söz edeceğimi söyleyemezdim.

Narsisistik kişi, kendi ürettiklerine herkesten önce kendisi hayran olan kişidir. Bu hayranlığın başkalarınca paylaşılmadığı durumlarda yaşadığı “narsisistik darbe” egosunun daha çok şişmesiyle sonuçlanır. Narsisistik darbe, zaten varolan ve savunmaya yönelik saldırgan eğilimlerin denetimden çıkmasına neden olabilir. Narsisistik şişme aslında alttaki gerçek beni korumaya yönelik olduğundan, böyle bir darbeye maruz kalmanın yaşattığı korku, doğal olarak saldırganlığa dönüşür.

Narsisistik kişinin yaratıcı ve üretken bir potansiyeli de olsa ürettiklerinin ve yarattıklarının diğer insanlarca paylaşılabilmesi sınırlanır. Ürünleri ve yapıtları evrensel ve toplumsal ar- ketipleri içermediğinden, çoğu kez diğer narsisistik kişilerin yansımalarında değer kazanır ve bunun ötesinde bir dünyaya ulaşması pek mümkün olmaz. Üstün bulduğu yeteneklerinin anlaşılamamış olduğu inancıyla, ürettiklerine ilgisiz kalan insanları küçümser.

Kolektif narsisizm doğal olarak kurumsal etkinliklere de yansır. Ünlü bir sanatçımız bir başka ülkenin başkentinde, ülkemizi tanıtma amaçlı bir etkinlik çerçevesinde bir konser veriyor. Konsere o kentte yaşayan vatandaşlar, soydaşlar ve onların tanıdığı sınırlı sayıda bazı yabancılar katılıyor. Çünkü ülkenin nasıl ve kimlere tanıtılmak istendiğine ilişkin bir tasarı geliştirilmemiş. Yani “ben”in “sen”i yok. O zaman da “ben-benim şeyim” olgusu içinde kilitli böyle bir etkinliğin “tanıtma” olarak nitelendirilmesini kabul etmek kolay olmuyor.

Aynı nedenle, bir dönem akademik çevrelerde pek yaygın olan ve konuşmacı olarak yaşlıların katıldığı, dinleyicilerin çoğunluğunu da yine yaşlıların oluşturduğu “gençlik” konulu panel ve konferansların yararları konusunda ikna olmuş olduğumu söyleyemem.

Yıllar önce, birlikte tedavi ilişkisi sürdürdüğümüz genç bir öğretim üyesi, bana bir açık oturum düzenlemeyi tasarladığını söyleyerek katılıp katılamayacağımı sordu. Toplantının amacı, arabesk denilen olguyu tartışmak ve de anladığım kadarıyla yermekti. Katılamayacağımı söyledim, ama ona, “Bu tür müziği dinlemeyen ve sevmeyen bir grup aydın, yine bu müziği dinlemeyen ve sevmeyen bir başka grup aydına bir şeyler anlatacaksınız,” diyerek, böyle bir tartışmanın kime ne mesaj vermeyi amaçladığını anlayamadığımı söyledim. “Bunu hiç böyle düşünmemiştim,” diyerek bu kez Şoförler Derneği’ne başvurdu ve arabesk meraklısı iki kişiden oturuma katılmaları için söz aldı. Olayın hazırlığı bu yönde gelişmeye başlayınca ben de dinleyici olarak katılmaya karar verdim. Ama Ankara’yı felce uğratan bir kar yağışı nedeniyle toplantı gerçekleştirilemedi, sonra da yeniden düzenlenmedi.

Narsisistik kişi gerçek anlamda vermeyi bilemediği gibi, dünyayı kendisine hizmet vermekle yükümlü bir alan gibi algılar. Bu nedenle ilişkileri süreklilik ve tutarlık göstermez. Belirli bir dönemde kimlere ihtiyacı varsa onlarla birlikte olur, bir sonraki dönemin gereğine göre de başkalarıyla. Toplumsal, kültürel ve politik olaylara ilişkin görüşler ortaya koyabilir, ama kendi dışındaki olgulara katkıda bulunamaz. Katkıda bulunur göründüğü zamanlarda da saygınlığını artırmak ya da çıkarlarını kollamak gibi narsisistik beklentilerle hareket eder. Çoğunluğun kendileriyle başlayıp kendileriyle biten dünyalarda yaşadığı bir toplumda politik olgunlaşma süreçleri de yavaş gelişir. Kimsenin kimseyi fark etmediği ve ortak görüş geliştirme yetisinden yoksun bireylerin çoğunlukta olduğu toplumlarda, politik olguların narsisistik çıkarlar doğrultusunda kullanılma olasılığı da artar.

insanlar, narsisistik olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılamaz. Narsisistik.eğilimler hepimizde bulunur. Önemli olan, bunun ne oranda ve nasıl yaşandığıdır. Hepimiz ortaklaşa bir çağı paylaşmaktayız ve onun etkilerini birlikte yaşıyoruz. Toplumlar bireyler için katlanılması güç dönemlerden geçebilir ve kendimizi yaratabilmek için gösterdiğimiz çabalar, dönemin kendine özgü süreçlerinden etkilenir ve bu süreçlerle sınırlanabilir. Tarihin akışı içindeki ilerlemeler kadar, gerilemelerin de insanlık evriminin doğasının bir parçası olduğuna inanıyor ve karamsar olmamaya çalışıyorum. Ama bir yandan da T. S. Eliot’a katılmadan edemiyorum: “Bu dünyaya verilen zararların yarısı, kendini önemli hissetmek isteyen insanlar tarafından verilir” (1949).

Fritz Perls’e göre insan, çoğu kez başkalarına yansıttığı olumsuz duyguları da dahil, tüm duygularının sorumluluğunu üstlenmelidir. Örneğin başkalarına yönelik eleştirici tutumlarımızı kabul etme sorumluluğunu üstlenmediğimiz için, bu duygularımızı başkalarına yansıtır, onların eleştirici olduklarına inanırız. İnsanlar arasında ayrım yaptığımızı, bazılarını beğenip bazılarına önem vermediğimizi kabul etmediğimiz için, bu yargıları sanki onlardan bize yöneltilmişçesine algılar ve sürekli reddedilme korkuları yaşarız. Dolayısıyla en önemli sorumluluklarımızdan biri, yansıtmalarımızın sorumluluğunu üstlenip, kendimizi yansıttığımız duygular olarak yaşayabilmemizdir.

Kendimizin değilmiş gibi yaşadığımız duygulan kendimize mal ettikçe insanın yaşantıları daha da zenginleşir. İnsan kendisini kendi dünyası içinde algılar. Bunu yapamadığı oranda da Heidegger’in varoluş suçluluğu dediği olguyu yaşar. Hepimiz otantik olma potansiyelimizi yaşantıya dönüştüremediğimiz oranda suçluyuz. Otto Rank, “içimizde kalan ve kullanılmamış yaşamdan ötürü” kendimize karşı bir suçluluk yaşadığımızdan söz eder.

Paul Tillich, Olma Cesareti adlı kitabında şöyle der: “İnsanın varoluşu ona yalnızca verilmemiştir, ondan istenir de. İnsan varoluşundan sorumludur ve kendisiyle ne yapmış olduğu ona sorulduğunda cevap vermekle yükümlüdür. Bu soruyu ona yönelten kendi yargıcıdır, yani kendisi. Böyle bir durumda anksi- yete yaşanır: göreli bir deyimle, suçluluk anksiyetesi; daha kesin bir deyimle, kendini aşağılama ve lanetleme anksiyetesi.”

Aslında varoluşunun merkezini algılayabildiğinde insan kendisini de algılar. Ama oraya giden yol varoluş suçluluğunun yaşanabilmesinden geçer. Rollo May bu nedenle, varoluş suçluluğunu olumlu ve yapıcı bir güç olarak değerlendirir: “Bir şeyin ne olduğu ile ne olmasını istediğimiz arasındaki farkın algılanması.”

Tedaviye gelen kişiler Karen Horney’e, ne yapmak istediklerini bilemediklerinden yakınarak ondan yardım istediklerinde, “Bu soruyu hiç ‘kendinize’ sormayı düşündünüz mü?” diye cevap verirmiş.

Engin Geçtan
Varoluş ve Psikiyatri
Metis Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Psikoloji
İlaç Sektörünün Kurbanı Çocuklar

Psikiyatrik hastalıklar hızla yayılıyor. Hatta dönem dönem bazı hastalıklar moda oluyor. Depresyon, manik depresif, bipolar bozukluk, panik atak gibi hastalık...

Kapat