Nazlı Eray: “Fantastik kahramanlarımın hemen hemen hepsi gerçek”

nazli-erayBugüne kadar yazdığı 36 kitapla birlikte kim bilir kaç kahraman yarattı Nazlı Eray… İlk ve en unutulmaz kahramanı Mösyö Hristo idi. Büyülü Gerçekçilik akımının temsilcilerinden olan Eray’ın bu ilk öykü kahramanı gibi romanlarının çoğu kahramanı da hayatın içinden, gerçek hayattan kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Eray, 36. kitabı “Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi” adlı romanında da gerçek kahramanlarla yola çıkıyor.

Efsane sarışın Marilyn Monroe’ya başrol veren Eray, Monroe’nun etrafındaki pek çok gerçek isme de çeşitli roller biçerek kurguluyor bu romanını. Psikiyatrist Dr. Ralph Greenson, kâhya kadın Eunice Murray, otopsiyi yapan Dr. Noguchi, cesedi teşhis eden çavuş Clemmons, telekulak Spindler, Başkan J. F. Kennedy, Adalet Bakanı Robert Kennedy; hepsi tarihe ismini yazdırmış gerçek kişiler. Eray’ın bugüne kadar yarattığı fantastik kahramanlarının hemen hepsi gerçek. Çünkü gerçek olaylardan yola çıkarak, gerçek kişileri roman kahramanı yapmak Nazlı Eray’a daha çok heyecan veriyor…

Yazın hayatınıza 16 yaşında yazdığınız “Mösyö Hristo” isimli öyküyle başladınız. Bu ilk öykü ve ilk kahramanınızın ardından pek çok roman ve dolayısıyla pek çok roman kahramanı yarattınız. Nazlı Eray’ın roman kahramanlarının oluşum sürecini öğrenebilir miyiz; “roman kahramanı yaratmak” deyince neler söylemek istersiniz?
Evet Mösyö Hristo, ilk öykü kahramanım. Güvercin olup, bütün bir gün boyunca Pera’nın üstünde uçan ve yaşamının muhasebesini yapan bir kapıcı. En unutulmayan kahramanlarımdan birisi o. Gerçekti Mösyö Hristo. Aşağıda, kapıcı dairesinde yaşayan bir adamdı. İleride, benim yazın hayatımda bu kadar önemli bir yerde olacağını düşünebilir miydi acaba? Sanmıyorum. 16 yaşında bir çocuktum, etkilemişti bu yaşlı kapıcının hayattan fırlayıp, özgürlüğüne kavuşmak isteği. Hissetmiştim bunu. Onun bunalımını, o kapıcı dairesine sıkışmışlığını, kaldırıma bakan basık penceredeki pembe çiçekli, saksıdaki begonyayı. Onu her sabah sulardı Mösyö Hristo. İşte böyle çıkıyor roman veya öykü kahramanlarım. İlk öykü, ilk kahraman… Onun için Mösyö Hristo çok önemli benim için. “Büyülü Gerçekçi’ çizgimin başlangıcıdır o.

36. kitabınız olan son romanınız “Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi”nde, Marilyn Monroe’nun sırlarla dolu ölümüyle ilgili şüpheleri kurcalıyor ve gerçekte var olan karakterleri roman kahramanına dönüştürüyorsunuz. Psikiyatrist Dr. Ralph Greenson, kâhya kadın Eunice Murray, otopsiyi yapan Dr. Noguchi, cesedi teşhis eden çavuş Clemmons, telekulak Spindler, Başkan J. F. Kennedy, Adalet Bakanı Robert Kennedy romandaki kahramanlar olarak karşımıza çıkıyor. Gerçek karakterlerden ve gerçek olaylardan yola çıkarak kahraman yaratmak nasıl bir şey? (Kayıp Gölgeler Kenti’nde de, Josef Stalin’in gizemli hayatının sayfalarının aralandığına tanık oluyoruz mesela.)
Roman kahramanlarının oluşum süreci değişiktir. Kimi uzun zamandır var olan bir kişidir, birden değişir, romana girer, yeni bir dünyada yaşamını sürdürmeye başlar. Benim en sevdiğim bu tür roman kahramanlarımdır. “Laz Bakkal” adlı öykümdeki Laz Bakkal da öyledir. Sigara içen kıza aşık olup sınıf değiştirir. Diğer kadınların gözünde “gizemli bir asilzade”ye dönüşür. Laz olduğu için hiç konuşmaz. Suskunluğu büyüler kadınları… Bunun gibi oluşur öykü ve roman kahramanları genellikle. Laz Bakkal da gerçek bir kişiydi. Ondan sigara alıyordum. Köşedeki bakkal dükkânını işletiyordu. En çok film yapılmak istenen öyküm oldu. Demek ki bir çekiciliği vardı öykünün ve Laz Bakkal’ın. (Kız Öpme Kuyruğu-Laz Bakkal)

Marilyn-Başkan Kennedy ve Robert Kennedy üçgeninde çözülememiş olaylar zinciri etrafında kurgulanıyor roman. Olaylar tamamen tarihi gerçeklere dayandırılarak ele alınıyor. Bu romanda kahramanların gerçeklikleriyle kurmaca arasındaki dengeyi nasıl kurmaya çalıştınız?
Söylediğim gibi benim “fantastik” kahramanlarımın hemen hemen hepsi gerçek. Marilyn Monroe, Robert Kennedy, Laz Bakkal, Mösyö Hristo, Josef Stalin veya Eva Peron gibi… Gerçek olaylardan yola çıkarak, gerçek kişileri romanımın kahramanı yapmak bana daha heyecan verici geliyor. Yüzde 99 gerçeklerle oynuyorsun, elindeki malzeme yaşam, olaylar, hepsi gerçek; üstüne attığın büyülü tül sana ait, o tülü şekillendirip, güzel ve gizemli kılmak senin maharetin; gerçeğe başka bir açıdan bakmak senin ustalığın. “Gerçeğe, tuhaf bir zaman çatlağından yoğun duygularımla bakmak”; belki son iki ya da üç romanımı özetleyebilir bu cümle. Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi’nde bütün yaşanmış ve gerçek olayları kendi ruhumun merceğinden geçirip yazdım. Onun için okur romanda, her zamanki gibi beni, duygularımı hissedebilir. Ama anlattığım Amerikan derin devleti!

Marilyn Monroe, Başkan Kennedy ve Robert Kennedy; üç tane çok değişik insan. Fakat saç örgüsü gibi garip bir kader onları birbirine tarihi bir açıdan bağlamış sanki. Cinsellik, duygu, cinayet, ihanet, şantaj, suikast… Bu öyküde hepsi var. Gerçekleri kullandım. Böyle bir olayda gerçekleri değiştiremezsin. Zaten bu olaydaki gerçekler fantastik. Robert Kennedy’nin Başkan’ın ölümünden sonra onun paltosunu ve ceketini giymesi, polis memuru Tippit ile Başkan’ın cesedinin (belki) değiştirilmiş olması; Marilyn Monroe ile Robert Kennedy’nin otopsisini aynı doktorun, Japon doktor Noguchi’nin yapmış olması, kahya kadın Eunice Murray’ın olaydan 40 yıl sonra söylediği bir iki söz… Başkanın karısı Jackie ile Robert Kennedy aşkı… Dallas’taki o korkunç suikast ve her şeyi kazara kameraya çeken adam Zapruder. Olaylar çok zengin, çok yoğun ve bir polisiyeden farksız. Kahramanlar gerçek ve tarihe geçmiş kişiler. En zevkle yazdığım romanım bu. Denge bir şekilde yazarken geliyor. Çünkü yazdığım gerçek hayat.

Fantastik kahramanlar yaratmak ile gerçek hayatın içinden, bu dünyadan kahramanlar yaratmak arasındaki farkı nasıl açıklarsınız; hangisi daha zor/kolay?
Bu dünyanın içinden kahramanlar yaratmak daha zevkli geliyor bana. Daha inandırıcı. Şöyle düşünün; ben bu romanı bütün kahramanların adını değiştirerek yazsam nasıl olurdu? Bir sarışın artist, bir devlet başkanı ve bir erkek kardeş… Amerikan gecesinin içinde bir cinayet… Bir suikast. Bence çok yavan olurdu. Heyecan verici olmazdı. Alelâde bir serüven romanı gibi olabilirdi. Kurgusu inandırıcı olmazdı. Herkes “bu kadar da olmaz” derdi. Zorlama olurdu. Oysa hepsi gerçek kişiler, olaylar. Hayattan kesip, okuruma kendi tabağımda sunduğum bir dilim.

Büyülü gerçekçi; yani “rüya anlatım” şeklinde tanımlıyorsunuz yazım türünüzü. Uzun bir araştırma süreci de gerektiriyor sanırım bu tür… Rüya anlatım türünde kahraman yaratmanın diğer türlerde kahraman yaratmaktan bir farkı var mı acaba; benzeştiği ya da ayrıştığı yanlar neler?
Evet, bu türe “rüya anlatım” ya da “belgesel fantastik” diyorum. Yepyeni bir tür bu. Yeni yazmaya başladım bunu. Tabii gerçeklere dayandığı için çok araştırma gerekiyor. Olaylara ve kişilere hakim olmak şart. En ufak ayrıntıları bile bilmek gerek; Marilyn’i örten battaniyenin gerçek rengi, telefon numarası, Başkan’ın ayakkabı numarası, Marilyn’in köpeğinin adı vs… (Köpeğin adı Maf. Frank Sinatra hediye etmiş onu Marilyn’e. Mafya’dan geliyor!)

Rüyaların yazın hayatınızdaki yeri ve önemi nedir; rüyalardan yola çıkarak yarattığınız roman kahramanlarınız var mı? Rüya, kitaplarınızdan isminde bile bir yere sahip; Farklı Rüyalar Sokağı, Ekmek Arası Rüya…
Rüyalarımın hayatımda önemli bir yeri var. Uyanınca hatırlarım ve düşünürüm. Acaba benim bilinçaltımı mı yansıtıyor onlar, yoksa her biri birer mesaj mı? Ya da gece yaşadığım başka bir dünyanın beynimdeki görselleri mi? Bu üçüncü şık daha yakın gelir bana. Ama romanlarıma yansımaz rüyalarım. Onlar benim özel yaşamım sanki!

Biyografiler, anılar ve mektupların en sevdiğiniz edebiyat türleri arasında olduğunu biliyoruz. Tamamen gerçeklerden oluşan bu türlerin, bir kurmaca yazarının yarattığı kurmaca dünyaya ve kurmaca kahramanlara katkıları, etkileri neler oluyor?
Biyografiler, anılar ve mektuplar… Evet, en sevdiğim yazı türleri bunlar. İki üç kitabı bir arada okurum genellikle. Karışmaz birbirine. Paralel hayatlar gibi. Bunların benim yazınıma katkısı çok büyük. Bir mektuptan bir roman çıkabilir mesela. Bu tür romanlarım film yapılsın, dizi yapılsın isterdim. Hatta ben film yapmak isterdim Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi’ni.

“Monte Cristo” ve “Rüya Sokağı” öyküleriniz sahneye de uyarlandı. Bazen romanların sinemaya ya da sahneye uyarlanmış halleri okuyucuda hayal kırıklığı yaratabiliyor. Çünkü okurun kendi hayal perdesinde kurguladığıyla örtüşmüyor perdede ya da sahnede gördüğü. Okurun sahnede/perdede izlediği roman kahramanları, kendi kurguladığına hiç benzemiyor. “Monte Cristo” ve “Rüya Sokağı”nda kahramanlarınız sizin hayalinizdeki, kurgunuzdaki gibi sahnelenmiş miydi? Bu bağlamda romanların filme ya da tiyatroya uyarlanması konusunda neler düşünüyorsunuz?
İtalyan yönetmen Angelo Savelli, Monte Kristo’yu ve Rüya Sokağı’nı tam benim hayalimdeki gibi sahneye koymuş, canlandırmış. Floransa’da oyunu izlediğimde şaşırdım. Tüylerim ürperdi. Ağlamak istedim. Kendi yazdıklarımın etkisinde kalmıştım. Çok başarılıydı oyun ve sahnelenişi. Bitince, gözüm kalabalıkta bir “Nazlı Eray” aradı. Koşup, sarılabilmek için! Öylesine başarılıydı Angelo Savelli. Ev kadını Nebile, fondaki Ajda Pekkan şarkıları, Serra Yılmaz’ın muhteşem oyunu. Onun için Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi de film olsun istiyorum. Daha vurucu, daha canlı, daha etkili olur. Hiç böyle bir çalışma da yapılmadı.

Beş tane çocuk kitabınız var. Çocuk kitaplarının kahramanları nasıl oluşuyor? Bir çocuğun hayal dünyasına hitap eden, o dünyaya sığabilecek kahramanlar yaratmanın yolu nereden geçiyor?
Çocuk kitapları, bambaşka bir dünya. Bir anda çocukluğuma gidiyorum onları yazarken. Kahramanlar çabucak oluşuveriyor. Heykel Fabio, Hızır, Nazlı, Osman, Sihirbaz Hans Feretti, Madam Anjel, hayatını yazan begonya “Pembe Bego”… Brad Pitt’e benzeyen Kahin, her şarkıyı söyleyen Dilli Duvar, kahve telvesinden çıkan Mustafa Amcam… Kızıltoprak’taki ahşap köşk ve Şişhane Yokuşu’ndaki çocukluk dünyam… O kitapları yazarken bir çocuğum ben. Çok mutluyum. Annem hayatta, babam hayatta; babaannem beni öğlen uykusuna çağırıyor. Büyülü dünya dışarıda. Adı yaşam.

SÖYLEŞİ: ELİF ŞAHİN HAMİDİ

NOT: Bu söyleşi, 2010 yılında Roman Kahramanları dergisinde yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Dario Fo: “Oyunlarım halen tedirgin ediyor. Ne güzel!”

Devlet Tiyatroları’nın Anton Çehov, Bertolt Brecht, William Shakespeare ve Dario Fo’nun oyunlarının sahnelenmesine getirdiği yasak Fo’yu öylesine şaşırttı ki. “Türkiye’de...

Kapat