Necmiye Alpay – M. Şehmus Güzel

necmiye-alpayDeğerli arkadaşım, 1960’larda Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden, 1970-1971’de Fransa’nın Tours kentinde doktora yapmak üzere bulunduğumuz günlerimizden kadim dostum Necmiye Alpay denince ilk akla gelen Barış’tır. Katıksız, hakiki, kalıcı Barış. Necmiye Alpay yaşamının önemli bölümünü bu davaya adamıştır. Bunu herkes çok iyi bilir.

haklarını elde etmek ve/veya korumak için mücadele edenlerden yanadır. Tarafını çok eskilerden, ilk gençlik zamanlarından beri seçmiştir : Halktan ve haklarını korumak için mücadele edenlerden yana olmak. Kayıtsız şartsız.

70 Yaşını meraklı ve çalışkan bir öğrenci, özenli ve samimi bir insan, bir dost, gerçek bir arkadaş, sevimli bir öğetim üyesi, inanmış bir dilbilimci, çevirmen, yazar, eleştirmen, köşe yazarı olarak Barış ve Halk için çaba göstererek doldurmuştur. Daha yazacakları ve nice söyleyecekleri de var.

Öğretim üyesi olarak Necmiye Alpay’ı en iyi öğrencileri anlatabilir diyerek, onlardan ikisinin Ekşi Sözlük’te yazdıklarını olduğu gibi aktarıyorum :

Birincisi, « mortishia » lakabıyla 20 Temmuz 2003’te aynen şunları yazıyor : « Bir ara taklidini yapmaktan acayip keyif aldığım, iyi ki kendisinden ders almışım dediğim güzel hoca. İlginç bir konuşması vardır … içinde kaybolursunuz. »

İkincisi, « romica », ise 12 Ekim 2004’te, Alpay’ın birkaç boyutunu şu satırlarıyla dile getiriyor : « Zamanında verdiği derslere katılabilme şansına ulaştığım, dili doğru kullanma dışında sıcaklığıyla da takdir edilen örnek insan, aşağılamadan eleştiren nadir entelektüellerden, iki kitabını sürekli yanımda taşırım, hakkında yazdığım için gerildim sanırım, her kelimeyi tek tek kontrol etme ihtiyacı hissediyorum. »

Necmiye Alpay’ın dilbilimci, bilim kadını ve kültür taşıyıcısı olduğunun tadına varabilmek için kitaplarını, birini veya ikisini okumalı derim (Türkçe Sorunları Kılavuzu, Dilimiz, Dillerimiz, Barış Açısını Savunmak : Tümü Metis’te), ancak kitaplarına hemen ulaşmak olanağınız bulunmayabilir sanısıyla, Leyla Erbil ve

Ece Ayhan’a ilişkin, 4 Haziran 2009 tarihli Radikal’de okuyucuya sunduğu, « İki büyük etikçi » başlıklı makalesini burada tadımlık olarak sunmak istiyorum : Leyla Erbil İle isimli çalışmamın içinde, ek biçiminde yayınlamak için 9 Temmuz 2013’te, Alpay’a yazıp kendisinden izin istediğimde, sağolsun, « (…) yazımı elbette kullanabilirsin. Kitap için çok sevindim. (…)» diyerek hemen yanıtlamıştı. Kendisine teşekkür iletimi o an gönderdim. Burada bir kez daha Necmiye Alpay’a en içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Buyurun makalesini birlikte okuyalım :

« İkisi de 1931 yılında doğdular. İkisinin de ilk öyküleri 1956 yılında yayımlandı.

İlk kitapları 1959’da çıktı ikisinin de.

1968’de birinin ikinci, diğerinin üçüncü kitabı yayımlandı.

Ondan sonra ayrı yıllarda kitap yayımladıkları olduysa da, 1977’de ve 1997’de aynı yıla denk geldi yeni kitapları.

İkisi de edebiyatta, Arif Damar’ın deyişiyle bir « külliyen ret » anlayışında oldular. « Gelenekten yararlanmak » şöyle dursun, her tür « gelenek »ten devrim niteliğinde bir kopuşla ayrılmayı önemsediler; « gelenek »ten ancak kopulacak bir köhnelik olması yönünden yararlandılar. Bu tavrı dünya edebiyatında « modernist » başlığı altına yerleştirebiliriz, ama başka hiç kimsenin Ece Ayhan olmadığını ve başka hiç kimsenin Leylâ Erbil olmadığını, olamayacağını bilerek.

İkisinin de dilde retçiliği, daha geniş bir etik anlayışın bileşenidir: Diğer alanlar gibi dilin de altını üstüne getirebilmek için. İkisi de eksiltili yazmıştır. Ece Ayhan çok daha eksiltili bir dil kullanıyorsa, bunun nedeni onun projektörlerini tarihe çevirmiş olmasıdır. Burada tarihten kasıt, toplumsal tarih ve bireylerin tarihidir. Uzun anlatı olarak değil, noktasal veri olarak tarih. Ece Ayhan, kendi seçtiği bireylerin tarihlerine noktasal projektörler tutup o noktaları bir araya getirerek yazmıştır şiirini. Değneğini yalnızca her tür verili tarihin dışladığı bazı gerçek kişi ve olgulara, ‘dünyanın lanetlileri’ne, ‘hayatın arka bahçesi’ne değdirdiğini, bu değmeleri ise herkesin anlayıp rahata ereceği bir bütün içinde dile getirmeyi reddettiğini söyleyebiliriz. Ece Ayhan’ın şiirlerini biçimlendiren bakış açısı ve etik anlayış budur.

Leyla Erbil ise, bir kurmaca dolayımıyla, doğrudan insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğe odaklanır. Bunu yaparken hem ikili ve çoklu, hem de tekil insan ruhu içindeki çelişkili ve çatışmalı yaşantıları sorunsallaştırır. Bütün bunları ‘kadın bakış açısı’ndan görmeyi önemsemesi ile de Ece Ayhan’dan ayrılır. Ece Ayhan’da dolaysız ve dışsal bir biçimde tarihsel olan bakış açısı, Leylâ Erbil’de dolayımlı, içsel ve günceldir.

Bir belirleyici özelliği daha vardır Leylâ Erbil’i farklılaştıran: Dönüşlülüğü; zihnin kendine de bakması. Sinemada Nuri Bilge Ceylan’la, özellikle onun « Uzak » adlı filmiyle ortaklaşır bu yönden. Her ikisinde de, eleştirilen birincil hedef kadar, eleştiren anlatıcı da hedeftedir.

Leylâ Erbil’in ‘Bir Kötülük Denemesi’, Ocak 2003 tarihli geceyazısı dergisinde yayımlanmıştı, Ece Ayhan’ın ölümünden kısa bir süre sonra. Metin hızla okundu, heyecanlanıldı ve güncellikle arasındaki mesafeyi algılamakta güçlük çekildi. Metindeki şair Tanrıçay’ı Ece Ayhan olarak okumamak olanaksızdı. Metinde anlatılanlar da, Ece Ayhan’ı kişi olarak yakından bilen herkese fazlasıyla tanıdık ve gerçek gelmişti. Gelgelelim, yazarak tarihe geçirmek doğru muydu acaba bütün bunları? Ece Ayhan daha yeni ölmüştü, neden sağlığında söylenmeyenler arkasından yazılıyordu? Bunlar düşünüldü, konuşuldu, ama yazılmadı. Kimsenin heyecanı, metni iyi okuyacak ve üstüne yazacak kadar yatışmamıştı. Kişisel olarak, o ilk okumada ‘Bir Kötülük Denemesi’nin başlığını « Kötülük Üstüne Bir Deneme » gibi anlamış olmadığımdan bile emin değilim.

Sorulacak soru şuydu sanıyorum: Araçsallaştırmış mıydı Erbil, edebiyatın sunduğu olanakları? Kim olduğunu edebiyatla ilgilenen herkesin anlayacağı birini sanık sandalyesine oturtup mahkûm etmekle edebiyatı bir tür intikam aracına dönüştürmüş olmuyor muydu?

Şimdi araya zaman girdikten sonra, şunları söylemek gereğini duyuyorum: Onların ikisinin de edebiyatları, Erbil’in « Bir Kötülük Denemesi »nde giriştiği sorunsallaştırmayı vazgeçilmez ve kaçınılmaz kılıyordu. Leylâ Erbil bu denemede üç şeyi birden sorunsallaştırıyor: 1) Tanrıçay karakterinin tutum ve davranışlarını, çevresiyle olan ilişkilerini; 2) Anlatıcının tutum ve davranışlarını; bir okuru ve arkadaşı olarak Tanrıçay’la olan ilişkisini; 3) Gündelik yaşamda etik açıdan çelişkili ve aşağı düzeylerde gezen birinin yarattığı edebiyatın, değerinden kaybedip kaybetmeyeceğini; edebiyat yapıtının, yaratıcısından bu kadar kopuk düşünülüp düşünülemeyeceğini… Bu sorgulamalar, ilgili güncelliklerden haberdar olanlar kadar, olmayanlar için de temel önemdeydi.

Tanrıçay gerçekten de Ece Ayhan mıdır bu durumda? Sanıyorum, « Bir Kötülük Denemesi »ni bir Ece Ayhan eleştirisi gibi okumak, olabilecek en ilkel edebiyat okumalarından biridir. Her şey bir yana, metnin her uğrağında, gerçeklik ile anlatılanlar arasında ince bir pay, bir aralık bırakılmıştır. İkinci sayfada yer alan « ulusça seferber olmuş, tüm varlığımızı cömertçe aktarıyorduk Tanrıçay’a » cümlesindeki ve daha sonraki abartılar başta olmak üzere, dolayımı açıkça belli eden bir tekniğe başvurulmuştur. O pay, metni etik bir sorgulamaya dönüştürmüştür, çünkü aynı pay, Tanrıçay kadar, anlatıcı için de geçerlidir. Anlatıcının Tanrıçay’a yaptıklarının, çay içirme sahnesindeki söz ve davranışların, Erbil’e ait olmadığını biliyoruz. Böyle bir aidiyeti metnin iç mantığı reddetmektedir. Erbil, güncellikte yaşanması anlatıcının zihni dahil zihinlerden geçmiş olabilecek « kötülük »leri en küçük kırıntısına kadar, deyim yerindeyse bir etik aktivisti olarak sergilemenin, sergileyerek sorunsallaştırmanın bir yordamını arayıp bulmuştur: Metindeki Tanrıçay konusunda ne kadar acımasızsa, « ‘ben’ anlatıcı” konusunda da o kadar acımasızdır. Bütün kötü okuma risklerini, « ‘ben’ anlatımı » yoluyla üstlenmiştir.

Kötü okuma riskleri büyük ölçüde gerçek oldu. Kimse yazmadı dedim ama, sonradan öğreniyorum: Hürriyet gazetesi yazmış o zaman. Bulup okudum: Okuma sınavında sınıfta kalmaktan öte bir şey Hürriyet’inki; ibretlik bir paparazi olayı. Metnin bütün dolayımını sıfıra indirip edebiyatı hiçe sayan bir yazı. Görebildiğim kadarıyla, imzasız.

Evet, yazarının niyetinden bağımsız olarak, hem bir okuma sınavı, hem de edebiyatın sınırlarına yöneltilmiş bir meydan okumadır « Bir Kötülük Denemesi ». Erbil’in, metni sonradan, 2005’te yayımlanan « Üç Başlı Ejderha » adlı novellasına yerleştirmesi, ilk çeşitlemesinin bütün açılardan taşıdığı özgün önemi daha da artırmıştır. Boşuna « differance » demiyordu adam.

Necmiye Alpay’ın makalesi burada bitiyor.

Ama bizim yazacaklarımız ve okuyacaklarımız sürüyor : Sürmeli de. Zaman akıp geçebilir, ne iyi ki dostluklar kalıcı. Bizi yaşatan da bu. Bitirirken şunu anımsatmama lütfen izin veriniz : Mutlaka duymuş ve/veya okumuşsunuzdur. Bizim Necmiye Alpay’ımız, şu an hapishanede. Aslı Erdoğan’la aynı koğuşta. 70 Yaşında bilim kadını, kadın, insan ve yazar hapis : İnanılacak gibi değil.

Yorum yapın