Neil Faulkner: Canavarın kara yüreği hep aynı: Kâr peşinde koşma.

Canavar
Dünyayı değiştirmek için onu anlamalıyız. Canavarı öldürmek için onun doğasını bilmeliyiz. Bugünün kapitalizmi, Marx’ın 19. yüzyılın ortasında ya da Lenin’in 20. yüzyılın başında analiz ettiği sistemden farklıdır.

Ama aynı zamanda aynıdır da. Tarihin en dinamik ve toplumsal sistemi olarak kapitalizm, yerkürenin en uzak köşelerini içine çekerek, hep daha fazla insan hammaddesi yutarak, amansız genişlemesinde yoluna çıkan her şeyi ezip geçerek büyüyor ve şeklini değiştiriyor. Gene de her zaman olduğu şey olarak kalıyor: Rekabetçi sermaye birikimi sistemi; kendi başına bir amaç olarak, bir plan ya da herhangi bir amaç olmaksızın zenginliğin hiç durmaksızın zenginlik doğurduğu bir sistem. Canavarın kara yüreği de hep aynı: Kâr peşinde koşma.

Kapitalist sistem, gelişim tarihinde beş farklı evreden geçmiştir. Bunların her birinde bir sonraki evreye geçişe şiddetli ekonomik, toplumsal ve siyasi krizler vasıta olmuş; sistemin yeni işleyiş tarzına önce küresel ekonominin bazı bölgeleri öncülük etmiş ve ardından rekabetin baskısıyla bu tarz diğer yerlerde genelleşmiştir. Dahası her geçiş, önceki evrenin ana özelliklerini yeniden düzenlenmiş bir biçimde korumuştur; kapitalist gelişim hem birikimli hem de dönüştürücü olmuştur. Bu evreler şöyle özetlenebilir.

Tüccar Kapitalizmi (yaklaşık 1450-1800)
Zenginliğin çoğu halen kapitalizm öncesi sınıflar tarafından üretiliyordu ama tüccar kapitalistler, uluslararası pazarlarda ya da denizaşırı ticarette ya da bağımsız zanaatkârların üretimini örgütleyip pazarladıkları eve iş verme sisteminde aracı olarak kâr biriktirdiler.
İşte bu dönemde zincirlerinden kurtulan yeni toplumsal kuvvetler, büyük burjuva devrimlerine (Hollanda, İngiltere, Amerika ve Fransa); “uzun 18. yüzyıl” (1688-1815) boyunca Britanya ile Fransa arasında arka arkaya patlak veren imparatorluk savaşlarına da güç sağladılar.

Sanayi Kapitalizmi (yaklaşık 1800-75)
Sanayi kapitalistlerinin, buhar gücüne ve emekten tasarruf sağlayan yeni makinelere dayalı kitlesel üretime uygun fabrikalar kurmaları, hem ülke hem de sömürge pazarlarında rekabete tutuşan bir yığın küçük ve orta ölçekli firmanın ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.

Fabrika sistemini vücuda getiren Sanayi Devrimi’nde öncülüğü Britanya yaptı. Bu, ilk önce bağımsız zanaatkârların yoksullaşmalarına direniş göstermeleriyle, ardından da yeni fabrika proletaryasının örgütlenmeye başlamasıyla şiddetli sınıf mücadelelerini tetikledi.

Sanayileşme, rekabet baskısının hem modern devletlerin hem de birleşik ulusal pazarların yaratılmasını dayatması nedeniyle burjuva devriminin ikinci evresi (İtalyan Risorgimentosu, Amerikan İç Savaşı, Meiji Restorasyonu, Almanya’nın Birleşmesi) için gerekli bağlamı da hazırladı.

Emperyal Kapitalizm (Yaklaşık 1875-1935)
1873-96 Uzun Durgunluğu, karteller şeklinde örgütlenmiş dev tekelci firmaların egemenliği altında olan; bankaların finanse ettiği; devlet ihaleleri, uluslararası satışlar ve denizaşırı sömürgelerle bağımlı devletlere sermaye ihracı temelinde genişleyen bir ekonomi yaratmıştı.

Yeni sermaye birikimi merkezleri hızla gelişti. Almanya ile Amerika’nın üretimi Britanya’yı geride bıraktı. Başta Almanya ile Britanya arasında olmak üzere emperyalist gerilimler I. Dünya Savaşı ile patlak verdi –ilk modern, sanayileşmiş matériel savaşı.

Bu dönemdeki hızlı sanayileşmenin ürünü olan yeni emek hareketleri (sendikalar ve sosyalist partiler), birbiri ardına gelen sınıf mücadelesi dalgalarının örgütsel temelini oluşturdular –özellikle de 1917-23 arasında.

Devlet Güdümlü Kapitalizm (yaklaşık 1935-75)
Rusya, devrimin yenilgisinden sonra yeni bir kapitalist gelişme modeline öncülük yaptı. Tecrit edildiği, yoksullaştığı ve düşmanlarla çevrili olduğu için Rusya hızla sanayileşmek ve askerî gücünü geliştirmek zorundaydı. Ama özel kesim kapitalizmi çok zayıf olduğundan devlet dev bir kapitalist işletmeye dönüştü.

Bu model, dünyanın dört bir yanında aynen ya da kısmen kopyalandı. Üç etken belirleyiciydi: II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş sırasında daimî silahlanma ekonomisinin buyrukları; 1945’ten sonra radikalleşen, militan işçi sınıfının tam istihdam ve refah sistemi reformu talebi baskısı; 1950’li ve 1960’lı yıllarda yeni bağımsızlıklarını kazanan Üçüncü Dünya ülkelerinin hızlı ekonomik gelişme arzusu.

Devlet güdümlü kapitalizm, 1948-73 Büyük Patlaması’na dayanak oluşturdu. Ama nükleer silahlara sahip iki blok arasında bölünen dünya, Üçüncü Dünya’da birbirini takip eden sömürge ve vekâlet savaşlarının yara izlerini taşıyordu. Bu, Afrika ile Asya’da resmî sömürgelikten kurtulmanın gerçekleşip yeni bağımsız devletlerin kurulduğu bağlamı ortaya çıkardı.

Ama insanlığın çoğu yoksulluk çekmeye devam etti. Ekonomik patlama, nükleer füzenin ucunda dengede durduğundan sürdürülebilir değildi.

Neoliberal Kapitalizm (yaklaşık 1975’ten itibaren)
Devlet güdümlü kapitalizm 1970’lerde krize girdi. Bu on yıllık dönemde, başta Britanya ile ABD’de olmak üzere anayolcu siyasetçiler arasında destek bulmaya başlayan alternatif neoliberal model, 1980’li yıllarda Margaret Thatcher ile Ronald Reagan hükümetlerinde devlet politikasının temeli haline geldi. Bu model, 1989’da Doğu Avrupa’da yaşanan Stalinizm karşıtı devrimlerin ertesinde dünyanın genelinde kopyalandı.

Başlıca amacı, zenginliği ücretlerden kârlara, emekten sermayeye, işçilerden zenginlere gidecek şekilde yeniden bölüştürmekti. Bu çeşitli yollarla yapıldı. Sermayenin uluslararasılaşması, piyasalaşma-özelleştirme programları, yeni artığa el koyma biçimleri ve güvencesiz çalışmanın artması; tüm bunların bir araya gelmesi bu değişikliği mümkün kıldı. Şimdi sistemin ana özelliklerine biraz daha yakından bakalım.

Uluslararasılaşma: Sermayenin merkezîleşmesi ve yoğunlaşması öyle bir noktaya gelmiştir ki hâkim şirket biçimi, ulusal sınırlarını yıkarak tüm dünyayı kapsayan bir pazar içerisinde çokuluslu (ya da ulusal vasfını yitirmiş) bir firma olarak faaliyet göstermektedir. Geçmişte ayrı ayrı ulus devletlerin sularına demir atan finans, yatırımlar ve ticaret artık küreselleşmiştir. Bu, uluslararası sermaye ile ulus devlet arasındaki çelişkiyi şiddetlendirmiştir. Aynı zamanda eski, kendi kendine yeterli blokların dağılır, gruplaşmalar çözülür ve yeni güçlerin yükselmesiyle birlikte eskileri gerilerken, devletler arasındaki çatışmayı da şiddetlendirmiştir. Bundan ötürüdür ki küresel pazarın büyüyen anarşisi, emperyal devletlerin artan şiddetiyle birlikte var olmaktadır.

Piyasalaşma ve özelleştirme: Devletin ekonomide doğrudan üstlendiği rol azalmıştır. Millileştirilmiş sanayiler özelleştirilmiştir. Finansın, yatırımların ve ticaretin küreselleşmesiyle devletin özel sermayeyi düzenleme gücü zayıflamıştır; sermayenin yöneticisi olmaktan çok onun müşterisi haline gelen devlet, sermayenin lütfuna mazhar olmak için diğer devletlerle rekabete tutuşmuştur. Bu durum parlamenter rejimlerin içinin boşaltılmasına, demokratik seçeneğin aşınmasına ve teknokratik-yönetsel siyaset biçimlerinin gelişmesine katkı yapmıştır. Giderek kapitalist süper-devlet işlevlerini üstlenmeye başlayan AB, AMB ve IMF gibi devletler arası organların önemini de artırmıştır.

Finansallaşma: Hem sanayi hem de devlet sermayesinden büyük ölçüde kopmuş olan finans kapital (ya da banka sermayesi), bağımsız (ve asalak) artık birikimi için giderek önem kazanan bir mekanizma olarak işlemektedir. Finans kapitalin yükselişi, tüketici ve vergi mükellefi rolleriyle işçilerin daha fazla sömürülmesiyle bağlantılıdır. Geleneksel, üretim noktasındaki sömürüyle artığa el koyma biçimine, tüketim noktasında artığa el koymanın görece yaygınlaşması eklenmiştir. Üç artığa el koyma mekanizmasının iş başında olduğunu görüyoruz: Büyük şirketlerin, işçi sınıfının satın aldığı metalara gerçek değerlerinin üzerinde fiyat biçtiği tekelci fiyatlandırma; bankalarla diğer finans kurumlarının, işçi sınıfının borçları üzerinden kâr elde etmelerini sağlayan faiz; işçi sınıfının ödediği vergilerin, ödemeler, hibeler ve kurtarmalarla özel sektöre geri akıtıldığı devlet vergilendirmesi.

Güvencesizlik: Yedek emek ordusu –işsiz, yarı istihdam edilen ve süreksiz (ya da güvencesiz) istihdam edilen kitle– 1948-73 dönemiyle karşılaştırıldığında büyümüştür. Merkez ekonomilerinde bu bir yandan piyasalaşma, özelleştirme ve büyük, iyi örgütlenmiş iş gücünün parçalanmasıyla, diğer yandan da devlet güdümlü kapitalizmin refah devleti güvenlik ağlarının sistemli olarak çözülmesiyle başarılmıştır. Küresel ölçekte bakıldığında, sermayenin uluslararasılaşmasıyla, yeni sermaye birikimi merkezlerinin büyümesiyle ve kapitalistlerin üretimi düşük ücretli ekonomilere taşıma fırsatlarının artmasıyla başarılmıştır. Küresel “dibe doğru yarış”ta bir grup işçiyi diğerine karşı kullanmak, küresel sistemin işleyişi açısından önem kazanmıştır.

Baskıcı devlet: Devletin ekonomik yönetimi ve refah sağlama işlevleri gerilemiştir. Ama gerek sermaye açısından pazar olarak, gerekse artığın işçilerden kapitalistlere aktarılmasının kanalı olarak devletin rolü artmıştır. Toplumsal eşitsizliğin artması, demokrasinin aşınması ve acımasız kemer sıkma programlarının dayatılması, devletin işçi sınıfına polislik yapma rolünün artması demektir. Kapitalist yönetimin temelinde hâlâ rıza vardır ama denge giderek baskının artmasına kaymıştır. Bu, artık ağırlıklı olarak Teröre Karşı Savaş (yeni emperyalizmin, yüksek silahlanma harcamalarını ve askerî saldırganlığını haklı göstermek üzere hayali bir düşman yaratan ideolojik biçimi) üzerinden tanımlanan devletler arasındaki ilişkiler için de aynı ölçüde doğrudur.

* * *

Bu sistem, yani neoliberal kapitalizm, şimdi bütün sistemi etkileyen bir varoluş kriziyle karşı karşıyadır. Krizin ekonomik, emperyal, toplumsal ve ekolojik boyutları bulunuyor.
Dördüncü yılında olduğumuz ikinci Büyük Bunalım, kapitalizmin tarihindeki en derin ve en zorlu kriz olarak gözüküyor.
Gerileyen emperyal hegemonun, muazzam askerî yatırımlarına rağmen Irak ile Afganistan’da kendi iradesini dayatamadığı, Ortadoğu genelinde devrim dalgasını engelleyemediği ve Çin gibi yeni ekonomik süper güçlerin ortaya çıkışının getirdiği zorluklara yanıt veremediği anlaşılmıştır.
2008 çöküntüsü ve ardından torbadan çıkarılan kurtarma-kemer sıkma programları, toplumlar parçalandıkça belli başlı Avrupa şehirlerinin merkezlerinde genel grevleri, kitle gösterilerini ve büyük çatışmaları tetiklemiştir.
Bu arada, sanayi uygarlığını yok edebilecek, kontrolden çıkmış küresel ısınma ile iklim felaketinde geriye sayım devam ediyor.
İnsanın yabancılaşması hiç bu kadar büyük olmamıştı. Bir yandan ortaklaşa insan emeği, ihtiyacın ortadan kaldırılması konusunda eşi görülmemiş bir potansiyele sahip üretici güçler yaratmıştır. Öte yandan, tamamen kontrolümüz dışında işleyen bu aynı güçler, sağlığımızı, esenliğimizi, hatta bizzat varlığımızı hedef alan canavarca tehditlere dönüştürülmüştür.

Neil Faulkner
Marksist Dünya Tarihi
Çeviri: Tuncel Öncel
Birinci Basım: Haziran 2014
Yordam Kitap

Yorum yapın

Daha fazla Politika, Tarih
İki Dünya Savaşı Arasındaki Paradokslar – Murray Bookchin

1917'den yalnızca iki yıl sonra, Bolşevik Devrimi'nden çıkan Avrupalı sol hareketlerin pek azı, devrimci Marksist örgütlerin kapitalizmi alaşağı etme potansiyellerini...

Kapat