Nietzsche’de Soru Biçimi

nietzscheMetafizik, öze dair soruyu şöyle biçimlendirir: “… nedir?” Belki de biz bu soruyu doğal karşılamaya alıştık, bunu da Sokrates’e ve Platon’a borçluyuz. Bu sorunun nereye kadar özel bir düşünme biçimi varsaydığını görmek için Platon’a geri gitmek gerekiyor. Platon, “güzel denir, doğru nedir? vs. diye sorar. Bu soru biçimini diğer bütün soru biçimlerinin karşısına koyma kaygısındadır. Sokrates’i kâh çok genç olanlarla, kâh inatçı ihtiyarlarla, kâh ünlü sofistlerle karşı karşıya getirir.

Hem bütün bu kişilerin ortak bir noktaları var gibidir soruya cevap verirken, doğru olanı, güzel olanı sayarken: Genç bir bakire, bir kısrak, bir pişirme kabı… Sokrates galip gelir; çünkü güzel olanı sayarak “Güzel nedir?” sorusuna cevap verilmez. Bundan dolayıdır ki Platon, sadece örnek olma itibariyle, raslantısal olarak ve oluş uyarınca güzel olan şeyler ile zorunlu olarak güzel, yani güzelin varlığı ve özü uyarınca olduğu şey olarak güzeli birbirinden ayırır. Bu yüzden Platon’da öz ve görünüş, varlık ve oluş karşıtlığı öncelikle bir soru sorma tarzına, bir soru biçime bağlıdır. Bununla birlikte Sokrates’in galibiyetinin bir kez daha haklı bir galibiyet olup olmadığının sorulması yerinde olacaktır. Zira bu sokratesçi yöntem meyve veren bir yöntem gibi görünmüyor; açıkçası bu yöntem, hiççiliğin kral olduğu şu “aporetik” denilen diyaloglara hâkim. Size “Güzel nedir?” diye sorulduğunda güzel olan şeyleri saymak kuşkusuz ahmaklıktır. Ancak, “Güzel nedir?” sorusunun kendisinin bir ahmaklık olduğu da bundan daha az kuşku götürür değildir. Hattâ bir esası bulmaya bağlı olarak yerinde ve iyi sorulmuş bir soru olduğu da su götürür. Diyaloglarda bazen, bize, bir anlığına sofistlerin düşüncesini gösteren bir şimşek çakıyor ve kayboluyor. Sofistleri yaşlılarla ve çocuklarla birlikte karmak bir tür amalgam reçetesi. Sofist Hippias, “nedir?” diye sorulduğunda, “kim” diye sorarak cevap sıralayan bir çocuk değildir. “Nedir?” sorusunun özü belirtmeye en elverişli soru olduğunu, en iyi soru olduğunu düşünüyordur. Zira soru Sokrates’in zannettiği gibi soyut örneklerle değil, oluşları içinde ele alınan nesnelerin sürekliliğine, yani örnek verilmiş veya verilecek bütün nesnelerin güzel oluşlarına gönderme yapıyor. Demek ki güzel olan şey ne, doğru olan şey ne diye sormayıp güzel nedir, doğru nedir diye sormak özün özgün bir kavranışını ve diyalektiğe karşı çıkan tüm bir sofizm sanatını, çoğulcu ve görgücü bir sofizm sanatını işin içine katan, yavaş yavaş hazırlanmış bir yöntemin meyvesidir.

“Nedir o halde? diye bir çığlık attım merakla. Hangisi diye sormalıydın. –Böyle cevap verdi Dionysos, sonra o kendine has tavrıyla, o kıvrandırıcı tavrıyla sustu”240. “Kim”, Nietzsche’de şunu ifade eder: İncelediğimiz şeyi elde eden kuvvetler (kimdir) hangi kuvvetlerdir, o şeye sahip olan istenç (kimdir) hangi istençtir? Bu şeyde kendisini ifade eden, gösteren ve hattâ gizlenen kuvvet (kimdir) hangi kuvvettir? Ancak şu soruyla öze yöneliriz: Kim? Zira öz, şeyin sadece anlam ve değeridir; öz, şeyle ilgili olan kuvvetler ve kuvvetlerle ilgili olan istenç tarafından belirlenir. Üstelik, “nedir?” diye sorduğumuzda en kötüsünden metafiziğin içine düşmekle kalmayız, aslında beceriksizce, körlemesine, bilinçsizce ve belli belirsizce “Kim?” diye soruyoruzdur. “Nedir? sorusu başka bir bakış açısından görülen bir anlamı sormaktır. Öz, varlık, perspektif bir gerçekliktir ve bir çoğulluk varsayar. Daha derinde o soru aslında hep şu sorudur: “Bu benim için nedir (veya bizim için, yaşayan herkes için vs.)?” Güzel nedir diye sorduğumuzda şeylerin hangi bakış açısından güzel göründüğünü sorarız; bize güzel görünmeyen ise diğer hangi bakış açısından böyle güzel olacaktır? Ve belli bir şey için söyleyecek olursak, o şeyi sahiplenerek güzel kılan veya kılacak olan hangi kuvvetlerdir ve bu kuvvetlere boyun eğen ya da direnenler hangi kuvvetlerdir? Çoğulcu sanat özü yadsımaz: Çoğulcu sanat her bir durumda özü, fenomenlerin ve kuvvetlerin arasındaki bir ilgiye, kuvvetin ve istencin bir eşgüdümüne bağlı kılar. Bir şeyin özü o şeyi elinde bulunduran ve o şeyde kendisini ifade eden kuvvette keşfedilir, öyle ki sözünü ettiğimiz kuvvetin diğer kuvvetlerle olan ilgisi içinde gelişmiş olan şey, ona karşı çıkan ve onu ele geçirebilecek kuvvetler tarafından tehlikeye düşürülür veya mahvedilir: Öz her zaman anlam ve değerdir. “Kim?” demek her şeyde ve her şey için çınlıyor: Hangi kuvvetler, hangi istenç? İşte trajik soru bu. Daha derinde bu soru tümden Dionysos’a gidiyor çünkü Dionysos kendisini gizleyen ve gösteren tanrıdır, çünkü Dionysos istemektir, Dionysos odur ki… “Hangisi?” sorusunun en yüksek timsali Dionysos veya gücün iradesidir. Dionysos, dememiz o ki gücün iradesi, bu soru her sorulduğunda cevabı doldurur. “İsteyen kim?”, “yorumlayan kim?”, “değerlendiren kim?” diye sorulmayacak zira bu her zaman ve her yerde gücün iradesidir. Dionysos; başkalaşımların tanrısı, çoklunun “tekliği”, çokluğu olumlayan ve çoklukta olumlanan tek. “Kim?” Hep o. İşte bu yüzden o ayartıcı tavrıyla susuyor Dionysos: Gizlenme zamanı, başka bir biçim alma ve kuvvetleri değiştirme zamanı.

Nietzsche’nin edebiyatındaki o hayranlık uyandırıcı Ariadne’nin Yakınması şiiri, bir soru sorma tarzıyla bütün soruların altında yatan ilahi kişilik arasındaki –çoklu soruyla dionysosçu ve trajik olumlama arasındaki– bu temel bağıntıyı dile getiriyor.

Gilles Deleuze
Nietzsche ve Felsefe
Nurgonk Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro