Ortaçağ Avrupası’nda Sokak

Ortaçağ Parisi gibi büyük bir ticaret şehrinin malları şehir içinde nakletmeyi sağlayacak iyi yapılmış yolları olmasını bekleyebiliriz. Seine Nehri’nin kıyıları boyunca bu tür yollar vardı. 1000 ila 1200 yılları arasında, nehirdeki ticaret daha etkili bir biçimde yapılabilsin diye bu kıyıların kenarlarına taş duvarlar dikilmişti. Ama daha içerilerde, şehrin büyümesi nakliye işlerini kolaylaştıracak bir yol sistemi yaratmamıştı. “Yollar kötü durumdaydı,” diyor Le Goff, “sınırlı sayıda iki ve dört tekerlekli at arabası vardı, onlar da pahalıydı ve ortada işe yarar araçlar yoktu”. Ortaçağın sonlarına kadar Paris’te adi el arabası bile ortaya çıkmış değildi. Toprağın derinliklerine oturtularak gayet güzel bir mühendislik işleminden geçmiş yolları olan Roma şehri geçmişte kalmış bir inşaat mucizesiydi.

Ortaçağ sokağının darmadağınık formu ve perişan fiziksel durumu tam da söz konusu büyüme süreçlerinin ürünüydü. Bir commune’ü komşu bir commune’e bağlayacak yollar nadiren döşenmişti çünkü commune’ün sınırları aslolarak içe doğru gelişen daha küçük, köyvari bir yerleşimin ötesine geçmezdi. Bourg’ları diğer bourg’lara bağlayacak yollar da yapılmamıştı. Sokakların kaotik şekli arazi sahiplerinin kendi kontrollerindeki araziyi kullanma biçimlerinden de kaynaklanıyordu.

Bir cite ya da bourg’daki çoğu arazi parçası belli bireylere kiralanmış ya da bunların üzerinde inşaat yapma hakkı yine belli bireylere satılmıştı. Birbirlerinden bağımsız hareket eden bu müteahhitler de kraliyet ya da kilise gibi büyük bir kurumun mülkiyetinde olan arazilerde akıllarına estiği gibi inşaat yapma hakkına sahiplerdi. Üstelik tek bir binanın farklı katları, hatta aynı kattaki farklı parçaları farklı insanların mülkiyetinde olabiliyor ve onlar tarafından geliştirilebiliyordu. Şehirci Jacques Heers “şehir içinde ya da şehrin yakın çevresinde bina yapılacak arazilerin belirgin bir kolonizasyonu söz konusuydu,” diyor. Arazi sahibi müteahhide tasarım konusunda çoğunlukla karışmıyordu. Aslında salt ekonomik düzeyde kral ya da piskopos ancak istisnai durumlarda bir binaya el koyabiliyor ya da sahibini binayı başka birine satmaya zorlayabiliyordu. Paris’te kral ya da piskopos belli arazileri saray ya da kiliseye katmak için çoğunlukla “istimlâk hakkı”na başvuruyorlardı.

Yalnızca Roma döneminde kurulmuş olan Ortaçağ şehirlerinin bir sokak planı ya da genel bir tasarımı vardı. Trier ve Milano gibi çok az sayıda şehir hariç Roma’dan kalma ızgara sistemi büyüme süreci tarafından parçalanıp bağlantısız parçalara ayrılmış durumdaydı. Ne Kralın, ne piskoposun ne de burjuvaların bir bütün olarak şehrin nasıl görünmesi gerektiğine dair bir fikri vardı. “Kamu alanının kasılmış, parçalanmış yapısı şehrin topografyası içinde devletin zayıflığını, kaynaksızlığını ve hevessizliğini yansıtıyordu,” diyor bir tarihçi. Müteahhitler ne koparırlarsa kâr görüyorlar, komşular birbirlerinin yaptırdığı binalara karşı ya davalar açarak ya da daha sıklıkla binaları yıkıp geçen çeteler kiralayarak savaşıyorlardı. Paris’in kent dokusu, yani “kıvrılıp bükülen, ufak sokaklardan, çıkmazlardan ve avlulardan oluşan labirentler” bu saldırganlığın ürünüydü, “Meydanlar küçüktü, geniş yollara ve sokağı işgal etmeyen binalara pek rastlanmıyordu, trafik her zaman sıkışıktı”, Ortaçağ Kahiresi ve Ortaçağ Parisi modern bir göze eşit ölçüde karmakarışık görünseler bile manidar bir karşıtlık oluşturuyorlardı. Kuran kapıların nereye yerleştirileceği ve kapılarla pencereler arasındaki mekânsal ilişki konusunda kesin talimatlar verir. Ortaçağ Kahiresi’nde bir Müslümanın mülkiyetindeki bir arazi üzerinde bu talimatlara göre inşaat yapılması zorunluydu. Bu talimatlara uyulup uyulmadığını vakıflar denetliyordu. Üstelik bu binaların biçim açısından birbirleriyle bağlantılı olmaları, birbirlerinden haberdar olmaları gerekiyordu. Mesela bir komşunun kapısının önü kapatılamazdı. Din bağlamsal mimariyi buyuruyordu ama bağlam çizgisel sokaklardan oluşmuyordu. Ortaçağ Farisi’nin binaları birbirini hesaba katma konusunda tanrıdan —ya da kraldan veya soylulardan— gelen bu tür bir buyruğa uymakla yükümlü değildi. Her binanın pencere ve döşemeleri sahibinin isteklerine göre yapılıyordu; müteahhitlerin başka binaların girişlerini umursamazca kapatmalarına sık rastlanıyordu.

Ortaçağda Paris sokağının mekânı, binaların inşa edilmesinden sonra da hiç değişmiyordu. Örneğin Marais’de büyük Rönesans saraylarının yükselmesinden önce, Sağ Yaka’da bulunan bu bataklıktan bozma yerleşim alanının birdenbire daralan sokakları vardı. Farklı mülk sahiplerinin arazi çizgilerinin tam kenarına yaptırdıkları evler arasından tek bir kişi bile zar zor geçebiliyordu. Manastırların ve kraliyet semtinin sokakları mülk sahibi aynı zamanda müteahhit de olduğu için daha iyi durumdaydı ama Notre-Dame etrafındaki piskoposluk alanında farklı tarikatlar ayrıcalıklarının sınırlarını görmek amacıyla sokağın sınırlarını gönülleri istediğince zorluyorlardı.

Sokak saldırgan bir sahipleniciliğin damgasını taşıyordu. Sokak, insanlar hak ve güç talebinde ve gösterisinde bulunduktan sonra geri kalan mekân demekti. Sokak bahçe değildi, ortaklaşa çalışma yoluyla yaratılan bir yer değildi. Gelgelelim sokak yerin bu niteliklerinden yoksun olsa da aym zamanda ekonomik bir mekân olarak da işlev görmesini sağlayan belli görsel özelliklere sahipti. Bu özellikler duvarlarından okunabiliyordu.

Yunanistan ve Roma’nın tören amacıyla kullanılmayan daha yoksul bölgelerinde duvar sokakla katı bir engel olarak ilişki kuruyordu. Ortaçağ kent ekonomisi ise sokak duvarını geçirgenleştirmişti. Mesela Paris’in Sağ Yaka’sındaki deri işçileri semtinde her dükkanın pencereleri pencere mimarisinde yapılan bir yenilik sayesinde sokaklarda yürüyen insanlara mallarını sergiliyordu: Pencerelerin katlanınca tezgâh işlevini gören ahşap kepenkleri vardı. Bu şekilde tasarlanmış olduğu bilinen pencereleri olan ilk bina 1100’lü yılların başlarından kalmadır. Sokaktaki insanlara dükkanlarının içine de bakmalarına değecek bir şeyler barındırdığını göstermek isteyen esnaflar duvarları bu şekilde kullanarak mallarını teşhir etmek üzerinde odaklanıyorlardı. Sokakta yürüyen alıcı artık yüzeyleri aktif ekonomik bölgeler haline gelmiş olan duvarlara bakıyordu.

Ortaçağ avluları da aynı şekilde sokağın ekonomik faaliyetine bağlandı. Avlu hem bir atölye hem de bir teşhir salonu işlevini görüyordu, çünkü sokaktan geçen insanların içeriyi görebilmesi için giriş kapısı aşama aşama genişletilmişti. Marais semtindeki çok büyük saraylarda bile on altıncı yüzyıl gibi geç bir tarihe kadar, zemin katındaki avlu yukarı katlardaki soylu hanenin ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra halka imalat ve satış da yapan dükkanlardan oluşan bir arıkovanı şeklinde tasarlanırdı.

Bu gözenekli ekonomik sokak mekânının gelişimi sokak zamanında bir değişimi de beraberinde getirdi. Antik şehir günışığına bağımlıyken Ortaçağ Parisi’nde ticaret sokağın saatlerini Uzattı. İnsanlar kendi işlerini bitirdikten sonra veya önce alışveriş yapmak için sokağa iniyorlardı. Günbatımı da şafak da tüketim saatleri haline gelmişti, mesela fırın şafakta açılıyor, kasap da gün boyu et alıp hazırladıktan ve pişirdikten sonra dükkanını gecenin geç saatlerine kadar açık tutuyordu. Sokaklarda insanlar olduğu sürece tezgâh toplanmıyor, avlunun kapısı da açık kalıyordu.
Binaları saldırgan bir hak talebinin ürünü olan, gözenekli yüzey ve hacimleri ekonomik rekabeti teşvik eden bu sokaklardaki şiddet de ünlüydü. Kent sokaklarında işlenen suçlara ilişkin modern deneyimler Ortaçağ sokağına hükmeden kötücüllüğü tasavvur edebilmemize yardımcı olmaz. Ama Ortaçağ sokaklarındaki bu şiddet, bugün mantıksal çıkarımda bulunarak söyleyebileceğimiz gibi, iktisadın basit bir sonucu da değildi.

Sokaktaki şiddet mülklerden çok daha büyük bir sıklıkla insanlara yönelikti. Paris’le ilgili ilk güvenilir suç rakamlarına ulaşabildiğimiz 1405-1406 yıllarında Paris ceza mahkemelerine gelen vakaların yüzde 54’ü “ihtiras suçlarıyla ilgiliyken yüzde 6’sı hırsızlıkla ilgiliydi; 1411 ile 1420 arasındaki on yılda, vakaların yüzde 76’sı insanlara karşı gösterilen şiddetle, yüzde 7’si de hırsızlıkla ilgiliydi. Bunun bir açıklaması tüccarlar arasında neredeyse evrensel bir uygulama olan koruma tutulması olabilir. Hatta çok zengin olanlar malikanelerini korumak için küçük özel ordular kuruyorlardı, 1160 yılından itibaren Paris’te yerel polis teşkilatı kurulmuştu ama polislerin sayısı azdı ve görevleri çoğunlukla şehri gezen resmi görevlileri korumaktan ibaretti.

Ortaçağın ortaları ve sonlarından günümüze ulaşan suç istatistikleri kimlere, aile üyelerine ve arkadaşlara mı yoksa sokaktaki yabancılara mı saldırıldığını bilmemize izin vermeyecek ölçüde yetersizdir. Zengin sınıfların bu kadar çok koruma ve asker tutmasına bakarak yoksul insanların çoğunlukla diğer yoksul insanlara şiddet uyguladığı çıkarımında bulunmak makul olacaktır. Gelgelelim, bu tür saldırıların temel nedenlerinden birini tanıyoruz: İçki.
Fransa’nın kırsal bölgelerinden biri olan Touraine’de işlenen cinayetlerin ya da ağır saldırıların yüzde 35’i içkiyle bağlantılıydı. Paris’te bu oran daha da yüksekti çünkü sadece sarhoşun uzanıp yatabileceği evlerde değil, şehrin sokaklarının iki yanında sıralanan halka açık şarap mahzenleri ve dükkanlarında da içki içiliyordu. İnsanlar grup halinde sarhoş oluyor ve gecenin ilerlemiş saatlerinde sokağa fırlayıp kavga çıkarıyorlardı.

İçki içme ihtiyacının güçlü bir kaynağı vardı: Vücudu sıcak tutma ihtiyacı. Bu kuzey şehrinde, etkili ısıtma sistemlerinden yoksun evlerde yaşayan insanlar bedenlerini şarapla ısıtıyorlardı. Dışarıdaki bacaya bağlanan bir iç bacası olan ve yansıtıcı bir duvarın önüne yerleştirilen ocak ancak on beşinci yüzyılda ortaya çıktı. Bundan önce bir evin ısısı doğrudan doğruya zemine inşa edilmiş açık ocaklarla sağlanıyor ve bu ocaklardan çıkan duman insanların ısı kaynağına fazla yaklaşmasını engelliyordu. Ayrıca kentteki sıradan evlerin çok azının pencereleri camla kaplı olduğu için ısı kolayca dağılıyordu. Şarap acı hissini körleten bir uyuşturucu işlevi de görüyordu. Modern şehirlerdeki eroin ya da kokain gibi alkol ilave edilmiş şarap Ortaçağda, özellikle de halka açık şarap mahzenlerinde ve dükkanlarda bir uyuşturucu kültürü yaratmıştı.

Diğer Ortaçağ şehirlerinde olduğu gibi Paris’te de sokaklardaki şiddet siyasi bir içerik de kazanabiliyordu elbette. “Kent ayaklanmaları sokakta doğuyor, sokakta yayılıyor ve sokakta şiddetleniyordu.” Bu ayaklanmaların tahıl dağıtma işinde yolsuzluk yapan memurlar gibi gayri şahsi nedenleri vardı. Ama Paris’te hem kralın hem de piskoposun muhafızları bu ayaklanmaları çabucak bastırıyorlardı. Ayaklanmaların çoğu sadece birkaç saat, en fazla birkaç gün sürüyordu. İnsanların sokaklarda yaşadıkları sıradan fiziksel şiddet öngörülemeyecek türdendi —durup dururken sallanan bir bıçak, sokaktan körkütük geçen birinin karnınıza attığı bir yumruk. Demek ki farklı ama süreksiz saldırganlık biçimlerinin —amaçlı ekonomik rekabetin ve içgüdüsel ekonomi dışı şiddetin— ağırlıkta olduğu bir sokak tahayyül etmemiz gerekiyor.

Ekonomik rekabette, nadiren eyleme dökülse de sözel şiddet de önemli bir rol oynuyordu. İnsanlar alacaklı oldukları kişilerin evlerine gidip onu ya da ailesini ağızlarına geleni söyleyerek ve ne yapacaklarına dair korkunç ayrıntılara girerek tehdit ediyorlardı. Bazı tarihçiler bu dilin şiddetinin rakiplerin gerçekte yumruk yumruğa gelmeden saldırgan bir biçimde davranmalarını sağlayarak bir tür duygusal boşalım işlevi gördüğüne inanırlar. Böyle de olsa, şehri yöneten siyasi ve dini güçler borcunu ödemeye direnen alıcıları dövmekle ya da bıçaklamakla tehdit eden ya da sokaktaki diğer satıcıları taciz eden satıcıları cezalandırmak için pek gayret göstermiyorlardı.
Mülkiyet suçlarının düşük düzeyde kalması kent mekânında etkili ama tuhaf bir düzenin hüküm sürdüğünü gösteriyordu. Aynı dönemde Kahire’de yaşayan ve ticaret yaparken dinin açık buyruklarını izleyen biri bu düzeni göremeyebilirdi. Tefecilik ve hırsızlığı yasaklayan buyruklar dışında ne Eski ne de Yeni Ahit ekonomi alanında nasıl davranmak gerektiği konusunda pek bir şey söylüyordu. John of Salisbury’nin ekonomik davranışları anlamlandıramamasının nedeni de buydu belki. Rekabet Ars medica’daki asabiyet tanımı anlamında, savaşan bir askerin şiddetli asabiyeti anlamında asabi bir şey değildi. Yöneticilerin ümit dolu temkinliliğini pek az andırıyordu, alimin soğukkanlı düşüncelerine ise hiç benzemiyordu. Rekabet kesinlikle melankolik yahut başkalarına özene dayalı bir şey değildi. Bu ekonomik yaratığın kim olduğu, açık bir sivil denetime sokaklara göre daha müsait mekânlar olan panayırlar ve pazarlarda biraz daha ortaya çıkıyordu.

Richard Sennett

TEN VE TAŞ
Batı Uygarlığında Beden ve Şehir
Çeviren: TUNCAY BİRKAN
Metis Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Tarih
Perslerin Görenek ve Gelenekleri – Herodot

Kapat