Oğuz Atay’ın görüntülü ve sesli konuşması

Oğuz Atay’ın görüntülü ve sesli konuşması

Oğuz Atay’ın TRT arşivinde bulunan yüksek çözünürlüklü görüntülü ve sesli konuşması için "devamını oku"yu tıklayınız     Kaynak: www.oguzatay.net

devamını okumak için tıklayınız

“Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler. – Aleksandr Puşkin

“Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler. - Aleksandr Puşkin

Koğuştan taze sabah havasına çıktım. Güneş doğuyordu. Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken: “Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler . Seslerin etkisi ne kadar güçlü! Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam ümidiyle onun doruğuna yanaşan Nuh’un gemisini, biri idamın öteki barışın simgeleri olarak ...

devamını okumak için tıklayınız

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin Nisan-Mayıs sayısı tüm kitapçılarda…

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi'nin Nisan-Mayıs sayısı tüm kitapçılarda...

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi “YIKIMIN ve İNŞANIN SANATI KOBANÊ” dosya çalışmasıyla raflardaki yerini aldı. Kobanê’nin yeniden inşası çalışmaları dahilinde kültür ve sanat cephesinden bir nefes olma sorumluluğuyla hazırlanan dergimizin geliri de, Kobanê için gerçekleştireceğimiz kampanya çalışmamızın sonucu ile birlikte Kobanê’ye gönderilecek. Dosya başlığımızda dergimizde; Necmiye ALPAY: “Pax Erdoganica Mı?” ...

devamını okumak için tıklayınız

”Aramızdan biri idam edilecek ama henüz bilmiyor. Kendisinin de seyredeceğini düşünüyor”

”Aramızdan biri idam edilecek ama henüz bilmiyor. Kendisinin de seyredeceğini düşünüyor”

Kapana kısılıp kalmış bir ülke Nobel ödüllü V.S. Naipaul’un Nehrin Dönemeci Afrika’yı anlatan, önemli bir eser. Naipaul ne Afrikalı ne de Avrupalı, ne siyah ne de beyaz ama sömürgeci ahlakını yakından tanıdığı gibi, azınlık sorunlarını ve korkularını da biliyor. Bugüne kadar Afrika hakkında okuduğumuz romanların neredeyse tamamı Avrupalı yazarlar tarafından yazılmış ...

devamını okumak için tıklayınız

Bilimkurgu’ya aşk mektubu

Bilimkurgu’ya aşk mektubu

Mark Bould’un kitabı bilimkurgu sinemasına yazılmış uzun bir aşk mektubu gibi sona eriyor belki. Okurunu uzun bir izlenecek filmler listesiyle de baş başa bıraktığı için bir başucu kitabına dönüşüyor. Bilimkurgu, disiplinlerarası yaklaşımın 1970’lerden bu yana akademideki konumunu sağlamlaştırmasıyla, post-kolonyal teori, feminizm, Marksizm, psikanaliz gibi araçların biri ya da birkaçıyla birden ele ...

devamını okumak için tıklayınız

Yazarların soyadlarının anlamını öğrendiğinizde şaşıracaksınız.

Yazarların soyadlarının anlamını öğrendiğinizde şaşıracaksınız.

Çocukken isimlerimizin anlamını hep merak etmişizdir. Bizim hakkımızda ne söylüyor? Tarihle nasıl bir irtibat hâlinde? Ve anlamını öğrendiğimizde hayal kırıklığı yaşamıştır pek çoğumuz. Flavorwire.com üşenmemiş, hayranı olduğumuz yazarların soyadlarının ne anlama geldiğini açıklayan bir liste hazırlamış. Listede yol aldıkça rahatlayacak, yazar da olunsa söz konusu isim olduğunda fazla uzağa kaçılamadığını ...

devamını okumak için tıklayınız

Naif ve Bilge - Zafer Köse

Virajdan sonra ani bir uçurum. Tesadüfen yol kenarında bulunuyorsunuz ve bir aracın hızla yaklaştığını görüyorsunuz. Ne yaparsınız? E, can kurtarmak için elinizi kolunuzu biraz sallamayı esirgemezsiniz herhalde. Peki, aracın içindekilerin katil, faşist, insanlık düşmanı olduğunu biliyorsanız? O güne kadar birçok insana yaşattıkları büyük acılara her an yenilerini ekleyebilecek kişilerse? Evet, hiçbir ...

devamını okumak için tıklayınız

Edebiyat yasaklansa ne değişir?

Edebiyat yasaklansa ne değişir?

“Kültür ve sanatta bize ‘en iyi’ diye sunulanlar esasında sadece seçim sürecini tekelinde bulunduran güçlerin bize uzattığı menüdeki tercihlerle sınırlıdır.” Umberto Eco Yarın Türkiye’de fırıncılar çalışmasa milyonlarca insan aç kalırdı. Yarın otobüs sürücüleri grev yapsa on binlerce insan gitmek istedikleri yerlere gidemezdi. Yarın sağlık çalışanları işlerini bıraksa, yüz binlerce insan sağlık ...

devamını okumak için tıklayınız

Kayıp Kitaplar Kütüphanesi – Alexander Pechmann

Kayıp Kitaplar Kütüphanesi - Alexander Pechmann

Hemingway'in eşi, yazarın tüm elyazmalarını nasıl çaldırmıştır? Balzac neden yayıncısına kızıp Köy Hekimi romanının ikinci cildini imha etmiştir? James Joyce, Stephen Hero adını taşıyan iki bin sayfalık elyazmasını neden ateşe atmıştır? Edebiyat tarihini, yayımlanmamış ve okurla buluşma şansına sahip olamamış eserlerden yola çıkarak yeniden okumak olası mı? Alexander Pechmann, adeta edebiyat ...

devamını okumak için tıklayınız

Acıdığı için öldürmek…

Acıdığı için öldürmek...

Modern Yunan edebiyatının kurucusu olarak bilinen Aleksandros Papadiamantis’in en önemli eseri ‘Hadula Bir Ada Öyküsü’ günlerde yayımlandı. Herkül Millas’ın da önsözde belirttiği üzere Türk ve Yunan edebiyatı çok da kaynaşmadı bugüne dek. Halit Ziya, Hüseyin Rahmi gibi yazarların Yunancaya çok geç çevrilmesini açıklayamadığımız gibi, Papadiamantis’in Türkçeye ancak bu yıl çevrilmesini ...

devamını okumak için tıklayınız

Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür. Cemal Süreya (Söyleşi, 1983)

Aşk meşru bir şey olamaz. O da şiir gibi meşrulaşınca ölür. Cemal Süreya (Söyleşi, 1983)

Cemal Süreya “Babam yoksuldu ama belli etmek istemezdi” Cemal Süreya ile “konuşa konuşa”ya başlamak güç. Nereden başlamalı? On küsur yıldır girip çıktığı, oturup konuştuğu, çay içtiği, sohbet ettiği, yazı verdiği, tartıştığı şu gazete odasında, yeryüzünün en utangaç, en içine kapalı inşam gibi görünen birine “Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/Dört nala sevişmek ...

devamını okumak için tıklayınız

Edebiyat dünyasının bilinmeyenleri

Edebiyat dünyasının bilinmeyenleri

Klasikleri okudunuz, çok satanlar listelerini incelediniz, yazarların hayat hikayelerine gözattınız. Ama tüm bunları yapmanız, edebiyat dünyasının magazin haberlerine aşina olduğunuzu göstermez. Size bu konuda da yardımcı olmak istedik: 1. Vladimir Nabokov, Lolita?yı Amerika?da kelebek toplamak üzere seyahat ederken kartların üzerine not alarak yazmıştı. 2. Karısı Vera Nabokov, yazarı Lolita?nın tamamlanmamış taslaklarını yakmaktan ...

devamını okumak için tıklayınız

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı hâlâ nasıl en çok okunan kitaplar listesinde?

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna’sı hâlâ nasıl en çok okunan kitaplar listesinde?

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna’sı, yayımlanmasından bu yana yaklaşık yetmiş yıl geçmesine rağmen hâlâ en çok okunan kitaplar listesinde, üstelik ilk üçte yer alıyor. Romanın bunca yıla meydan okuyarak ilk sıralarda yer almasının nedeni nedir? Sabahattin Ali 1907 yılında doğdu. İstanbul Muallim mektebini bitirdi. Almanya'da edebiyat eğitimi gördü. Anadolu'nun çeşitli illerinde ...

devamını okumak için tıklayınız

Sabahattin Ali’nin sevdiği şairler ve yazarlar

Sabahattin Ali'nin sevdiği şairler ve yazarlar

Okuma yazma öğrendiği günden ölene dek sürekli okuyan, arkadaşı Muvaffak Şeref’in dediği gibi, “Dünya edebiyatını gerek Rus, gerek Fransız, gerek Amerikan, özetle dünya edebiyatım günü gününe, tabii klasikleriyle, eskileriyle izleyen” özellikle de Alman edebiyatını çok iyi bilen, yaşadığı donemin edebiyatıyla ilgilenen ve aynı zamanda eski edebiyatı da Çök iyi bilen ...

devamını okumak için tıklayınız

Haritada Bir Nokta – Sait Faik Abasıyanık

Haritada Bir Nokta - Sait Faik Abasıyanık

Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar... Robenson Kruzoe'yu okumuşumdur herhalde; unuttum gitti. Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ...

devamını okumak için tıklayınız

Ağrı’da ‘seçim çalışması’ Gırgır’ın kapağında!

Ağrı'da 'seçim çalışması' Gırgır'ın kapağında!

Ağrı'da 'seçim çalışması' Gırgır'ın kapağında! Haftalık mizah dergisinin yeni sayısının kapağında Ağrı'daki çatışmaya yer veriliyor. İşte kapak:

devamını okumak için tıklayınız

Erdoğan Uykusuz’un kapağında: ‘İnşaat sektörü biterse…’

Erdoğan Uykusuz'un kapağında: 'İnşaat sektörü biterse...'

Mizah dergisi Uykusuz yarın piyasaya çıkacak olan sayısının kapağında; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "İnşaat sektörünün olmadığı bir ülke bitmiş demektir" sözlerine yer verdi. İşte, Uykusuz'un bu haftaki kapağı:

devamını okumak için tıklayınız

Erdoğan başkanlık adağı kesiyor! LeMan’ın kapağında

Erdoğan başkanlık adağı kesiyor! LeMan'ın kapağında

Erdoğan başkanlık adağı kesiyor! LeMan'ın kapağında Mizah dergisinin yeni sayısının kapağında Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve başkanlık 'rüyasına' yer veriliyor. işte kapak:

devamını okumak için tıklayınız

Neden ve nasıl arkadaş seçeriz?

Neden ve nasıl arkadaş seçeriz?

Ünlü yazar CS Lewis, “‘Ne! Sen de mi? Bir tek benim sanıyordum’ dediğimiz anda başlar arkadaşlık,” diyordu. Aynı şekilde Yunan düşünür Plato da “benzerlikler arkadaşlıkları doğurur” demişti M.Ö. 360 yılında. Aristo benzer bir yorum yapmıştı: “Kendimize benzeyenleri sevdiğimiz söylenir.” Düşünce ve zevk paylaşımı üzerinde yeşeren arkadaşlıklar içgüdüselmiş gibi görünür; fakat ...

devamını okumak için tıklayınız

Yeteneksizler neden kendilerini yetenekli sanır?

Yeteneksizler neden kendilerini yetenekli sanır?

Psikologlar insanların kendi yeteneklerini yargılama konusunda iyi olmadığını, en yeteneksiz insanların en kötü değerlendirmeleri yaptığını belirtiyor. Psikologlar kendi başarısızlıklarımızı sandığımızdan daha fazla görmezden geldiğimizi söylüyor. Yeteneksiz bazı insanların kendilerini överek bu kadar sinir bozucu görülmelerinin nedeni de budur belki. 1999’da New York’taki Cornell Üniversitesi’nden Justin Kruger ve David Dunning herhangi ...

devamını okumak için tıklayınız

Ortadirek / Dağın Öte Yüzü 1 – Yaşar Kemal

Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir.
Üçlünün ilk kitabı Ortadirek?te uzun ve zorlu yolda yürüyenler anlatılır. Bir çile yürüyüşüdür bu; varacakları yerde sadece ayakta kalmak mücadelesi onları bekliyor olsa da, her yürüyüş bir umuttur. Pamuklar toplanmadan Çukurova?ya ulaşmak, çileye ve umuda da ulaşmaktır.

*”Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanıdır Ortadirek. Hiçbir romanımızda, belirli şartlar içinde yaşayan, belirli bir tarihsel ve sosyal zamanın ?Türk insanı?nın böylesine somut, böylesine derinliğine; tabiatın böylesine zengin, canlı, kıpır kıpır verildiğini hatırlamıyorum. Değişik olaylar ve kişiler karşısındaki tepkileriyle ve ana-oğul, gelin-kaynana, karı-koca ilişkileri içinde durmadan netleşen, ayrıntılarla beslenip ete kemiğe bürünerek ortaya çıkan üç insan (Meryemce, Ali ve Elif), bütün karmaşıklıklarıyla, bütün canlılıklarıyla, bütün sahihlikleriyle, ilkel tarımsal üretim düzeyindeki Türk köylüsünü unutulmayacak bir biçimde somutlaştırmaktadır.
459 sayfalık roman boyunca, romandaki kişilere romancının bir ?yama? yaptığını göremezsiniz; anlattığı çevre hakkındaki geniş bilgisini, buzulların suyun içinde kalan, ilk bakışta görünmeyen büyük kısmı gibi, görmez, sezersiniz. Bunun içindir ki kişilerinde, çoğu ?köy romanları?nda gördüğümüz yalınkatlık yoktur. Birtakım romanlarda önceden tasarlanan kaba şemaların yalınlaştırdığı, akla kara haline getirdiği kişiler, Ortadirek?te, bütün ilkelliklerine, cahilliklerine rağmen, insan olmanın karmaşıklığı içindedirler: Öfkeleriyle, sevinçleriyle, umutlarıyla, umutsuzluklarıyla, düşleriyle, hataları ve sevaplarıyla. Yaşar Kemal?in bu üstün başarısını, öyle sanıyorum, Önsöz?ünün son cümlesi açıklıyor: ?Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır.?
Romancılarımız, toplumsal gerçekliğe, genellikle, iki yöntemle yaklaşıyorlar: Ya Yaşar Kemal gibi yaşantısından ve tanıklığından, yani insanlardan yola çıkarak, ya kimi romancılarımız gibi tarihsel araştırmaları, birtakım eserleri inceleyerek. Kitaplardan yola çıkmanın da bir yararı var elbette: Sağlam verilere dayanmak, yorum yanılgılarından kaçınmak, vb. Ama bu yarar, genellikle, bir zararı da sürüklüyor kendisiyle birlikte. Bakıyorsunuz, edebiyatın kendine özgü ifade aracı olan imajın (geniş anlamda ?imaj?) yerini toplumsal bilimlerin ifade aracı olan kavramlar alıvermiş; imaj alıp başını gitmiş romandan, imajlarla birlikte insanlar da. (Son zamanlarda memleketimizde böyle eserlere ?Roman değil? denmiyor da ?Türk romanı? deniyor. Ve romandaki ?insansızlık?, romancının işinin üstesinden gelemeyişiyle açıklanmıyor da, ?Bizde batıdaki gibi bireyler yoktur ki!? denerek toplumsal şartlarla açıklanıyor! Zavallı ?toplumsal şartlar?; çekmedikleri kalmadı ?toplumcu?larımızın ellerinden!)
İnsanlardan yola çıkan romancı, ?yaşantısını ve tanıklığını? sağlam bir dünya görüşü ve usta işi bir roman tekniğiyle birleştirebilirse ortaya olumlu bir bileşim çıkıyor. Ortadirek gibi.
?Torosların arka yanındaki? bir köyün insanlarının, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için, Çukurova?ya doğru yola koyuluşlarını, tabiatla dövüşe dövüşe Çukurova?ya varışlarını anlatır Ortadirek. Destansı bir hava içinde. Bu havaya uygun bir Türkçe ile. Aklınıza uzaktan uzağa eski bir büyük destanı getirerek. Ve Meryemce?nin bir zafer narasını hatırlatan sözleriyle biter: ?İndik ya! Geldik ya!?
Meryemce, yol boyunca, bir uğurböceğini ak başörtüsünün içinde taşımıştır. Çukurova?ya inince açar başörtüsünü bakar ki uğurböceği ölmüş. Kurumuş. Alır kurumuş böceği bir çiçeğin üstüne koyar, ?Kadersizim, kimsesizim burada uyu!? der. Dışardan bakınca, bütün Meryemce?lerin, Ali?lerin, Elif?lerin durumu da uğurböceğinin durumu gibidir: ?Kadersizim, kimsesizim…? Geldikleri tarlada toplanacak pamuk kozası yoktur, ellerine para geçmeyecektir. Adil Efendiye borçlarını ödeyemeyeceklerdir, açlık korkusu peşlerini bırakmayacaktır. Ne var ki Çukurova?ya inmek başlı başına bir amaç oluvermiştir sanki. Hem de nasıl? Kızgın güneşte, yağmurlar altında, sırtta yorgan, sırtta kurşun gibi ağır yükler ve sırtta inatçı mı inatçı bir ana ile dik yokuşları, sarp kayalıkları yolları yürüyerek… Bu bitmez tükenmez yol da bir roman kişisi gibidir, daha doğrusu filmlerdeki ?kötü adam? (bad man) gibidir: ?Yokuş yukarı baktı. Bir belalı yokuştu. Dik, kaygan, küçük küçük taşlıydı. Yokuşa baktıkça içi kararıyor, umudu kesiliyor, dizlerinin bağı çözülüyordu? (s. 276). Meryemce dayanamaz: ?Ocağı sönesice, gâvurun malı da, domuzun doğurduğu, diye küfretti yokuşa? (s. 277). Bu yürüyüş günlerce, günlerce, günlerce sürer. Hep öyle: Kızgın güneşte, yağmurlar altında, dik yokuşları, kayalık yolları, yaya yürüyerek. Bu küçük ?Uzun yürüyüş?ü bitirmek birden yetesiye bir zafer gibi görünür. Meryemce?nin sözlerini farkında olmadan tekrarlamaya başlarsınız: ?İndik ya! Geldik ya!? Pamuk olmasa da, Adil Efendinin borçları ödenmese de, açlık tehlikesi Çukurova sıcağı gibi öldürücü olsa da ?İndik ya! Geldik ya!? Meryemce?nin bu sözleri Meryemce?lerin, Ali?lerin, Elif?lerin kurumuş uğurböceklerine benzemediklerini anlatmaya yeter: Tabiatı yenen insanoğlu yıkılır göründüğü yerde yeniden ayağa kalkmış ve yücelmiştir.
Torosların arkasındaki bu köyün gelirinin çoğu pamuk tarlalarında ırgatlıktan gelir. Güz kokuları gelmeye başlar ve ?döngele? Tekeç dağına doğru göğe ağarken, bütün köy, köyde bir tek canlı kalmamasıya, üç gün içinde hazırlanıp pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak üzere Çukurova?ya doğru yollara dökülür. Köyde topu topu dört tane at vardır. Bunun için çocuklar da, kadınlar da, yaşlılar da erkekler gibi günlerce yürümek zorundadırlar. Çukurova?da ancak bir, bir buçuk ay çalışılır. Köylüler, iş bitince, geldikleri gibi, gene toplu olarak köye dönerler. Alışverişlerini kasabadaki Adil Efendiden yaparlar. Adil Efendi, her ailenin kaç kişi olduğunu, kaçının çalıştığını sorup öğrendikten sonra, ?İnsan başına bir şeyler verir. Sarı deftere yazar. Bilir ki millet Çukurova?dan dönünce, bir ölüm kalım olmamışsa, bir tanesi köyden, topluluktan tezikip başını alıp gitmemişse sarı defterde yazılılar eksiksiz avucunun içindedir.? (s. 29)
Köyün muhtarı, başka köylülerin çalışmak istemediği verimsiz tarlaların sahipleriyle anlaşır, ırgat bulmakta güçlük çeken bu tarla sahiplerinden rüşvet alarak köylülerini bu verimsiz, ağaçsız, susuz tarlalara sokar. Başka tarlalarda çalışanlar bir günde adam başına yüz kilo toparlarken bunlar yirmi beş kiloyu zor tuttururlar. Bunun için Adil Efendinin alacakları bir türlü bitmek bilmez.
Muhtarın rüşvet alarak köylüyü verimsiz tarlalara götürdüğünü bilenler (Taşbaşoğlu, Ali, Öksüz Duran, vb.) durumu köylülere anlatırlar. Köylüler, muhtarla ortaklaşa çalışan Delice Bekir?in bulduğu tarlaya gitmemeye karar verirler. Ve bunu muhtara söylerler. Arkasını Demokrat Parti?ye dayayan muhtar, çeşitli tehditlerle, bu arada, ?canımı sıkarsanız, size Çukurda hiçbir pamuk tarlası verdirmem,? diyerek köylüleri korkutur. Köylüler, günlük çıkarlarıyla, açlık tokluk meseleleriyle bu kadar doğrudan ilgili bir durumda bile çıkarlarına uyan yolu tutamazlar, muhtarın ardından gitmek zorunda kalırlar. Muhtarın ardına takılmamak için en büyük yemini ettikleri halde, ?avrat boşadıkları? halde. Çukurova?ya yaklaşınca, köylülerin en açık görüşlüsü Taşbaşoğlu, kendinden yana olanlarla topluluktan ayrılmak ve verimli bir tarla aramak ister. Birçok köylü, ilkin, onunla birlik olur. Ama muhtar bir gece ev ev dolaşarak gene köylüleri kandırır, peşinden sürükler. Ve Taşbaşoğlu?nu da köylülerle birlikte gelmek zorunda bırakır.
Yaşar Kemal?in bir romancı olarak yaptığı bu gözlem son derece önemlidir. Türk köylüsü çıkmaz sokağa benzer şartlar içinde yaşamaktadır; bunun için elle tutulur, gözle görülür çıkarlarına rağmen, bu çıkarlara sırt çevirmek zorunda kalmakta, apaçık çıkarlarının değil, bu çıkarı baltalayan muhtarın ardından gitmektedir. Muhtar, gücünün kaynağını çok iyi bilmektedir: ?Allahın yeryüzündeki vekili Hükümetimiz, Demirgıratımız. Hükümetin, Demirgıratın kasabadaki vekili kaymakamla Gödece Tevfik Efendi. Kaymakamla Gödece Tevfik Efendinin köydeki vekili muhtar? (s. 389). Aşılmaz yolları aşan, yani tabiatı yenen Türk köylüsü, insanoğlunun kurduğu düzen karşısında (sosyal düzen) naçar kalmaktadır. Kafasını bu düzene her çarpışta, şimdilik, kendi kurduğu düşler, umutlar dünyasına, uğurböcekleri dünyasına sığınmaktadır. Bu düzenin değiştirilebileceği konusunda ne umudu, ne düşüncesi vardır. Bu gözlemlerin, demokrasi ve sosyalizm savaşı yapanları uzun uzun düşündürmesi gerekir.
Yaşar Kemal ikinci derecede roman kişilerinden bazılarını, özellikle Koca Halil?i, oldukça işlemişse de asıl Meryemce, Ali ve Elif?i derinliğine verir Ortadirek?te.
Ali?nin geçmişi (Meryemce?ninki de) kısa ?geriye dönüşler?le veriliyor. Yaşar Kemal, böylece, Ali?nin hem o andaki psikolojik durumunu açıklamış oluyor (mesela hayal kurmak, bir umuda bel bağlamak ihtiyacı), hem de geçmişini açıklayarak kişiliğini bir bütünlüğe kavuşturmuş oluyor. Yağmurla ilgili bir anı Ali?ye şunları söyletir: ?Topraklı pamuk ağır çeker. O yıl, her yılkinin iki misli para kazandıydık? (s. 203). Bunu ancak Ali söyleyebilir. Bu kadardır Ali?nin hatırlayabileceği şeyler, hayali ve umudu! Bu sözlerin arkasında, Yaşar Kemal?in Ali?lerin ekonomik ve sosyal durumları hakkındaki geniş bilgisi yatar; ama o, bu kadarını söylemekle yetinir, yetinmesi gerektiğini bilir.
Çukurova yolu bitmez tükenmez bir yoldur. Bir de bu yol boyunca Meryemce?nin aksilikleri ve inatçılıkları vardır; Ali?nin dönüp dönüp anasını aramaları vardır. İlkin okuru da yoran bu yol, bu gidip gidip geri dönmeler, Meryemce?nin bu aksilikleri, gerçekte, Meryemce?nin, Ali?nin, Elif?in kişiliklerini bütün derinliğiyle vermek için şaşılacak bir ustalıkla kullanılmıştır. Ali?nin anasına olan sonsuz saygısı, onun huysuzlukları karşısındaki sonsuz sabrı sonunda açlık ve Adil Efendi korkusunun ağır basması: ?Ulaşamazsam, onlar gideli çok oldu, ulaşamazsam çoluk çocuğum aç çıplak kalır. Borcumu da ödeyemem, Adil Efendi de ağzıma sıçar.? Adil Efendi, zaten hep bir kara bulut gibi köylünün üzerindedir. Meryemce bile beddua ederken, ?Adil Efendi de onu boğazlasın,? (s. 150) der. Açlık korkusu, sonunda Ali?yi çileden çıkarır, anasına isyan eder. Sonra pişmanlık. Kendini bağışlatmak için yalvarmalar. Sonra yeniden öfkelenmeler. Tıpkı Ali gibi Meryemce?nin öfkelenmeleri. Oğluna öfkesinden, ?inşallah o aklına gelen, gelinin başına gelir de, ben de varır, köyün ortasında zil takar da oynarım,? (s. 141) bile der. Sonra sakinleşir, ?Ağaç gelinimi öldürdüyse, eeey Uzunca Ali!? (s. 143) diye kaygılanır. Ali, anasını sırtında taşır günlerce, düşünür kendi kendine, ?Bir oğul daha ne türlü bakar ki anasına?? (s. 156) der. Ya Meryemce? ?Sen askerdeyken harp olacak dediler de aylar ayı, geceler gecesi uyumadım da saçlarımı yoldum? (ss. 235-236).
Ali?nin ve Meryemce?nin öfkeleri, kaygıları, korkuları, içinde yaşadıkları şartlarla öylesine haşır neşir olmuştur ki alabildiğine bir gerçeklik duygusu uyandırırlar; bunun için roman bittikten sonra da sizde yaşamaya devam ederler. Hem de kendileriyle birlikte yığınla sorunu sürükleyip getirerek.
Yaşar Kemal?in Ali ile Meryemce kadar üzerinde durmadığı bir Elif bile, kocasının haline bakıp bakıp, ?Sen de eller gibi, bire Alim, sırtını ağaca verip bir cigara içmedin. ?öyle, elin adamları gibi? (s. 162) diye düşünmesiyle bir dirilik kazanır. Ya da şöyle: ?Gözlerinden uyku akıyordu. Sabaha kadar uyumamış, merakla, korkuyla onları beklemişti. Meryemce, çocuklar, kocası uyuyorlardı. ?imdi kendi de uyusa olmazdı. Aşağıdaki yoldan geçen olur, öteberiyi, kabı kacağı çalar götürürdü? (s. 150).
Yaşar Kemal, köylülerin sefaletini büyük bir serinkanlılıkla anlatır; daha doğrusu, sefaletten söz etmeden bu sefaleti somut olarak verir. Ali?nin ailesi yol boyunca hep aynı şeyleri yer: Bulgur çorbası, bulgur pilavı, bulgur çorbası, bulgur pilavı. Canları başka hiçbir şey çekmez mi? Çeker. Ali, istese istese bir baş soğan ister: ?Ah avrat, şu aşın yanında bir de soğan olmalı ki… Bir baş? (s. 158). Sefalete öylesine alışmışlardır ki en küçük bir refah işareti ürkütür onları, tedirgin eder. Ali, kendi fukara sofrasına davet ettiği, soğanının yarısını bile ikram ettiği yabancının kösteğini ve tabakasını görünce isteyeceğini isteyemez ondan. Yaşar Kemal, sefaleti abartmak bir yana, belki de o hayatın içinden gelmenin etkisiyle, kimi zaman romancı gözüyle değil Ali?nin gözüyle bakıyor: Bitmez tükenmez bulgur pilavlarından birini anlatırken, ?Yağ tavada cızırdayınca pilavın üstüne aktardı. Ortalık mis gibi koktu,? (s. 448) der.
Ali?nin anasına davranışı, ?Bir yerde yemek yerken, düşman bile olsa, babayın kanlısı bile olsa yemeğe buyur etmeden olmazdı,? (s. 448) diye düşünmesi, askerlik anılarını abartarak anlatması, canlı olan her şeye duyduğu gerçek saygı (Oğlu Hasan kibriti çakıp periler evini tutuşturacağı sırada, ?Ulan! Silktin mi onu? Onun içi böcek dolu. Yuva o. At onu.? [s. 192] diye bağırır.), bizim insanlarımıza özgü niteliklerdir. Ama aynı Ali, yağmur yağınca, çoluk çocuk düşünmez olur, geçim derdi can derdinden önce gelir, araç amaç oluverir gözünde; tek düşüncesi vardır artık: ?Tüm pamuklar yerde. Bir de ağır çeker ki? (s. 435). Yolda, otların köküne bakarak, Koca Halil?in köylüleri erken yola çıkardığına inanmaya çalışarak nasıl kendini aldatmak, direnme gücü verecek bir umuda sarılmak istemişse şimdi de yağmura, bu yeni umuda sarılmaktadır. Naçar kaldıkça bir umut icat etmek ve ona bel bağlamak: Yaşar Kemal bunu ustaca çoğaltıyor.
Yaşar Kemal, tabiatı sanki iki ayrı insan gibi görür; Nâzım Hikmet?in büyük gözlemini buluruz onda: ?Bu cehennem, bu cennet bizim.? Uzayıp giden yollara, dik yokuşlara, ayakları parçalayan kayalıklara köylülerin gözüyle bakar. Ama Ali?nin, Meryemce?nin, Elif?in savaştığı tabiatın, Ali?lerin, Meryemce?lerin, Elif?lerin çoğu zaman farkına varmadıkları bir de güzel yanı vardır ki bunu Yaşar Kemal gibi anlatabilen bir başka romancımız yoktur: ?Güz yelleri neredeyse esmeye başlayacak. Boz toprağı soğuk, ürpertici bir yel yaladı yalayacak. Kuşlar boyunlarını kanatlarının arasına çekmiş kuytuluklarda büzülmüş duruyorlar. Üşümüş kuşlar. Keklik sesleri gelmez oldu. Kınalı ayaklarının izi yok artık çalı diplerinde? (s. 11). ?Sıcaktır Çukurun toprağı. Yumuşacık, pamuk gibidir. Kimbilir nasıl böyle un gibi yapmışlardır bu toprağı? Kara, ışıltılıdır. Yürürken ayak bileklerine kadar toprağa gömülürsün. Seher vakti düş gibi buğulanır. Işık günden değil, topraktan çıkar gibidir. Çukurun bu hali dağlarda yoktur? (s. 208). Romanın en güzel parçalarından biri, nar bahçesini ve yılanların sevişmesini anlattığı bölümdür (s. 407 ve sonrası). Kısaca, Yaşar Kemal?de tabiat, dışardan bakılan bir madde değildir, yaşantısının bir parçasıdır.
Ortadirek, insanlarıyla, tabiatıyla bizim olan, bizden olan bir roman. Kimi yurttaşlarımızın ?tembel? dediği köylülerin ?çalışmak? için tabiatla destan kahramanları gibi nasıl boğuştuklarını, hiçbir duygusallığa yer vermeden, düpedüz anlatan bir roman. Meryemce?nin zafer narası elbette ancak, ?İndik ya! Geldik ya!? olabilir. Ondan ötesi? Ortadirek, her okuru ?ondan ötesi?ni düşünmeye çağıran, zorlayan, yargılayan bir roman.”
*Ortadirek / Fethi Naci 1968
Yaşar Kemal?in Romancılığı, Yapı Kredi Yayınları, 1998, s. 18-25.

?Türk romancısı Yaşar Kemal?in Ortadirek romanı edebiyatın büyük insan manzaralarından biridir. Bu roman aslında Savaş ve Barış ve Moby Dick boyutlarında bir yapıttır.?
Michel Cournot, Le Monde, (Fransa)

?Buna dikkat çekici bir eser değil, bir şaheser demek daha doğru olur.?
Bulletin Critique du Livre Français, (Fransa)

?Yaşar Kemal?in romanı Tolstoy?un çapına ve Dickens?ın canlılığına sahiptir.?
Lena Jeger, Manchester Guardian, (İngiltere)

?Sofokles?in trajedilerini besleyen o çok görmüş geçirmiş yaşlıların deneylerle dolu sesidir bu. Anadolu?nun sesi.?
Ceyhun Atuf Kansu, Varlık

?Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanıdır Ortadirek.?
Fethi Naci, Bir romancı: Yaşar Kemal

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>