Roma Dönemi?nde Ankyra – Musa Kadıoğlu, Kutalmış Görkay, Stephen Mitchell

?2002?2007 yılları arasında Roma Dönemi Ankyra?sı üzerine gerçekleştirilen bu çalışma, arkeolojik, epigrafik ve tarihsel verilerin sonuçlarını içermektedir.
Günümüzde görülebilen kalıntıların tümünün Roma Dönemi ve sonrasına tarihlendiriliyor olması söz konusu bu dönem çalışmamızın ağırlık noktasını oluşturmuştur.
Roma Dönemi Ankyra?sının kentsel gelişimi ile bu gelişimi gösterecek ayrıntılı kent planının eksik oluşu, Augustus ve Roma Tapınağı dışındaki antik yapıların hak ettiği ölçüde yayımlanamamış olması, tarafımızdan gerçekleştirilen bu projenin önemini bir kat daha arttırmıştır.?

Kesintisiz Şiir – Paul Eluard

Zorbalığa, baskıya, savaşa karşı olan tutumu, buna koşut siyasal tavrı şiirlerinde belirgin bir yer tutan Eluard’ın şiir anlayışına yalınlık egemendir. Örtüsüz se süssüz bir şiirden yanadır. Bile bile oluşturulan yapay bir dil, “şiirleştirilmiş dil” Eluard’a göre gerçek şiiri yok eder. Kesintisiz Şiir, gerçeküsütücü hareketin rüzgarıyla yazılmıştır. Şairlerin bir görev yüklenmesi gerektiğine inanan Eluard, kendi şiirlerinde bunu açıkça yansıtmıştır.

Paul Éluard, hem aşk hem de devrim şairi olarak 20. yüzyılın en büyük Fransız edebiyatçıları arasında gösterilir. Çok kısa bir sürede ve sağlam bir tarzda kendi üslubunu bulmuş, ancak çağdaş şiirin çok yönlü etkilerine ya da geleneğe kapalı kalmamıştır. Hümanizm ve kübizm kökenli şiirin yanı sıra, gençliğinde Baudelaire, Nerval ve Alman romantikleriyle ilgilenmiş, Rimbaud ve Lautreamont’a özel bir sevgi duymuştur. Éluard ‘ın şiiri, acıyı ve yoksulluğu dayanışmacı bir ruhla aşmak isteyen, derin bir insanlık duygusuyla

Barbarları Beklerken – Konstantinos Kavafis

Kavafis konularının çok büyük bir bölümünü tarihten almıştır. Onun asıl ilgi alanı olan Helenistik dönem ve Bizans bir kahramanlar çağı değil, karmakarışık olaylar, nedensiz gibi görünen savaşlar, uydu krallıklar ve kimi sürgün edilmiş kukla krallar, politik dalgalar, kıskanç, tutkulu sanatçılar çağıdır. Doludizgin bir cinsellik bu örgünün dokusuna işlemiş gibidir. Ne ki Kavafis bu kargaşayı şiirlerine hiçbir zaman boca etmez. Neredeyse durgun bir hava yaratır bu karmaşanın içinde. Neye tanıklık edeceğini çok iyi seçmiştir. Şu ya da bu olayın nedenlerini araştırmaya girişmez (bunu şiir yazmadan önce uzun uzun düşündüğü ve tarih görüşüne sahip olduğu, yalnızca ses tonundan anlaşılır). Kişinin bir anını yakalar. Bu an’ı bir şiirde bir imge halinde dondurur. Böylece de insan davranışlarının püf noktalarını çarpıcı biçimde sergileyiverir. Kavafis, hoşgörünün, insanlara, olaylara esnek ve anlayışla

Sevgilerde (Kendi Seçtiği Şiirleri) – Behçet Necatigil

Behçet Necatigil, yazdığı bütün şiirler arasından kendi seçtiklerini Sevgilerde adı altında toplamıştı. Bu kitap, onun şiir serüveninin aynasıdır.

“Şiir (deyince) bence çapraşık bir çalışma anlaşılır. Şairin içinde bir gurbet vardır, sürekli… Şiir gözetiminde biz hep o gurbete geliriz. Şiir bir tür ağarmadır, bir tür beyazlaşma, yani gece karanlıksa, bari geceliğimiz beyaz olsun deriz, isteriz. Şiire ben böyle bir teselli gözüyle bakarım. Şiir bir sözcük yatırımıdır, bir anılar toplamıdır. Bir dili olabildiğince enine boyunca değerlendirme çabasıdır. Şiir sürekli verimlilik istediği için biz şiirin ve bütün boyutlarının sınırlarını denemek zorundayızdır. Ben şiirde en uç noktalara kadar gidip gidip geldim. Yani Türk şiirinin zengin serüveninden yararlanarak, sözcükler üzerinde hatta sentetik diyebileceğimiz analizlere kalkarak, sözcüklerin birçok anlamlarından yararlanarak

Önemsemek Üzerine Notlar 2 ? 3 Nejdet Evren

../2
Hiçbir zaman ?en? denilen olguya inanmadım. Çünkü ?en? denilen şey bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Kısacası, ?en? yoktur. Böyle olunca, önem halkasının ilk sırsında ?en?-önemsenenlerin çoğul olması kadar doğal bir durum olamaz. Öyle ise, birden fazla ve eş-değer görülen önem olguları arasında tercih yapmak, aslında, gerekmemektedir. Ancak bu durum bir zorunluluk olarak kendisini dayatıyor ise o zaman eş-değer önem olguları arasında bir tercih yapmak gerekecektir. Bu tercihi yapmak dış etkenlerden kaynaklıdır. Tercihi belirleyen ise, kişinin içerisinde bulunduğu durumları değerlendirerek varmış olduğu yargısıdır. Bu yargı nesnel koşullar altında verilmiş olan öznel bir yargıdır. Bu yargının nesnel ve öznel doğruluğu/yerindeliği tamamen ayrı olgulardır. Varılan yargının nesnel olması zorunlu olmadığı gibi öznel yerindelik ile örtüşüp örtüşmemesi de gerekmemektedir. Zaman faktörü olanak tanıdığında, önem olguları arasında bir tercih yapmak

Toplu Oyunlar – Jean Paul Sartre

Sartre Toplu Oyunlar’da, insanlığın en evrensel sorunlarını ele alırken, temel duygulardan yola çıkarak insanın varoluşunu anlamaya çalışıyor… Kadın erkek ilişkileri, aşk, intikam, öldürme güdüsü, ırkçılık ve savaş… Sartre oyunlarında Antik Yunan’a kadar gidip, insanı anlamaya çalışmış, siz de istediğiniz kadar geriye gidebilirsiniz, insana dair pek çok şeyin nasıl değişmeden kaldığını göreceksiniz… Böylece Sartre’la bir kere daha görüyoruz, yüzyıllardır dünyaya hükmeden insanoğlunun “insan olmak” konusunda nasıl bir arpa boyu yol alamadığını… Hâlâ savaşıyoruz, hâlâ öldürüyoruz, hâlâ açız ve dünya hâlâ adaletsiz…
Yirmibirinci yüzyılda Sartre okumak, insanı utandırıyor…

İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü”

İki Şehrin Hikayesi, İngiliz yazar Charles Dickens’in 1859 yılında yazdığı ikinci tarihsel romanıdır. İki Şehrin Hikayesi romanının giriş cümlesi “It was the best of times, it was the worst of times” (Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü), edebiyat literatüründe ancak “to be or not to be” (olmak ya da olmamak) ile kıyaslanabilecek kadar geniş bir üne sahiptir.
Fransız İhtilali’den üç yıl sonrasıdır, Jironden devri başlamıştır. Sanki üç yıl öncesine, feodalizm dönemine dönülmüştür.Bu döneme “Terör Dönemi”de denmektedir. Giyotinle idamlar, Paris’te rutinleşmiş olaylara dönmüştür. Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi ile; uyanış, suç, umut, utanç, kurtuluş, sosyal adaletsizlik ve yurtseverlik temalarını kuvvetli bir biçimde işleyerek, ingiliz halkına binlerce insanın acısını anlatmaya çalışmıştır. Roman boyunca iki şehir, Londra ve Paris karşılaştırılır. Romanda, Paris’teki bir hapishanede

Sibel Özbudun

Antropolojide ?Kuram?ı Düşünmek!

Hapishanenin Doğuşu – Michel Foucault ” Modern iktidar büyük gözaltıdır.”

İktidarın kendini gösteriş ve debdebe içinde dışa vurduğu, gücünü bu gösterişten aldığı eski siyasal sistemden mümkün olduğunca ve giderek artan bir şekilde görünmez hale geldiği modern siyaset sistemine geçiş, bir yandan iktidarı kişileştiren hükümdarın yerine, adsız kişiler tarafından kullanılan bir yönetim aygıtının yerleşmesiyle, diğer yandan da kamuya açık cezalandırmadan, gizli cezalandırmaya doğru olan bir hareketle belirlenmektedir.

Kendini öne çıkartan iktidar bireyin oluşmasını engellemiştir; oysa karanlıklara çekilen modern iktidar herkesi bireyselleştirmek istemektedir; çünkü bireyselleştirmek, gözetim altında tutmak ve cezalandırmak yani egemen olmak demektir. Böylece modern iktidar çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kaydetmiş, sayısal hale getirmiş, egemen olmuştur.

Karşı Anlar – Andre Malraux

Karşı Anılar 20. yüzyılı şekillendiren büyük tarihsel olayların birçoğuna ya aktif olarak katılmış ya da yakından tanık olmuş bir büyük yazarın, André Malraux’nun bu arka plan eşliğinde yaptığı bir çağ muhasebesi olarak okunmalıdır öncelikle. Son derece renkli, derinlikli bir politik pratik ve entelektüel hayatın kazandırdığı bilgi, deneyim zenginliği ve olgunlukla, çarpıcı anılarla harmanlanmış bir sorunun, “20. yüzyıl neydi?” sorusunun cevabını arıyor burada.

Malraux bu kitabında bizi Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan İspanya İç Savaşı’na, Nazizme karşı Direniş’ten

50 Soruda Arkeoloji – Mehmet Özdoğan

Arkeoloji nedir, ne değildir? Geçmişten günümüze neler kalır? Arkeoloji nasıl bir bilim alanı haline gelmiştir? Arkeolojide çığır açan araştırmacılar kimlerdir ve arkeolojiye damgasını vuran önemli araştırmalar nelerdir? Arkeolojinin politik kullanımı ne demektir? Arkeolojinin temel yöntemleri nelerdir? Zaman laboratuvarı nedir? Arkeometri, jeoarkeoloji ve çevresel arkeoloji nedir? Endüstriyel arkeoloji, kent arkeolojisi, kurtarma kazısı, etnoarkeoloji, deneysel arkeoloji, sualtı ve batık arkeolojisi nedir? Arkeoloji ile antikacılığın farkı nedir?

Definecilik nedir? Osmanlı İmparatorluğu’na arkeoloji ne zaman ve nasıl girmiştir? Osman Hamdi Bey’in ve Atatürk’ün Türk arkeolojisinin gelişimindeki yerleri nedir?

Ulrike Meinhof / Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim – Alois Prinz

Alois Prinz ?Ulrike Meinhof?ta, 1970?li yıllarda Federal Almanya Cumhuriyeti?ne savaş ilan etmiş, birden fazla cinayetle suçlanmış, Kızıl Ordu Fraksiyonu?nun kurucularından Ulrike Marie Meinhof?un fırtınalı hayatını anlatıyor. Oldenburg?da doğan Meinhof, 60?ların başında sosyalist bir Alman dergisinin editörlüğünü yapan orta sınıf bir Alman hayatı yaşıyordu. Fakat kısa süre sonra radikalleşmeye başlayan Meinhof, 1970?lerde Andreas Baader?le birlikte RAF?ı kurup yeraltına inecek ve bu süreç kendisini, 1976 yılındaki şüpheli ölümüne götürecekti. Prinz, Meinhof?un bu çalkantılı ve trajik hikâyesini tarafsızlığını ve soğukkanlılılığını koruyarak anlatmaya çalışıyor.

İnsanın Özü – George Thomson

İnsanın Özü’nde Thomson, sanatın ve bilimin kaynaklarını inceliyor. Sanatla bilimin, toplumsal gücün örgütlenmesinin birbirine bağımlı iki biçimi olduğunu ve ikisinin de çalışma sürecinden doğduğunu ortaya koyuyor.
Bilimle sanatın toplumdaki tarihsel işlevlerini ve bilim adamıyla sanatçının dünyayı değiştirme ortak çabasında nasıl birleştiklerini çok yalın bir anlatımla gözler önüne seriyor.

Halil Berktay, Tarih Öncesi Ege’nin Önsözünden
Zamanımızın soyu giderek tükenen çok yönlü toplumsal bilimci ve mücadele adamlarından George Derwent Thomson, 19 Ağustos 1903’te, Londra’nın West Dulwich semtinde doğdu. Önce Dulwich College’da okudu; sonra, Cambridge Üniversitesi’nin King’s College’mda, o sırada kendini Aiskhylos, Homeros ve Sofokles

Cumhuriyet?in Hamalları: İşçiler ? Yüksel Akkaya

Emek tarihi, ne yazık ki yeterli ilgi görmemiş ?alanlardan? biri. Oysa dünü bilip, bugünü anlayıp, yarına ışık tutmak açısından emek tarihinin sınıf mücadelesindeki yeri çok önemlidir. Üniversitelerde çok sayıda ?tarih? ve ?çalışma ekonomisi? ve ?endüstri ilişkileri? bölümleri bulunmasına rağmen konuya yönelik akademik ilginin de çok yetersiz olduğu görülüyor. Bilim dünyası için oldukça bakir olan bu alana yönelik ilginin azlığını anlamak kolay olmasa gerek. Bu ilgisizliğin doğrudan sonuçları kadar vahim olan dolaylı sonuçları da bulunmaktadır. İlgisizlik çeşitli kurumların arşivlerinin korunamamasına yol açarak emek tarihinin önemli belgelerinin yok olmasına neden olmuştur.
Emek çalışmaları alanındaki boşluğun azaltılması yönünde anlamlı bir çabayı oluşturan Cumhuriyet?in Hamalları: İşçiler, bugün olduğu gibi dün de bir ülkeyi sırtında taşıyan

Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) kuruluşunun 20. yılını kutluyor.

Kürt dili, kültürü ve Kürtçe sanat icraatına ilişkin Türkiye?deki ilk ve öncü kuruluş olan Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) baskılar, baskınlar, yasaklamalar, ağır bedeller ve sanatçılarının şahadetleriyle dolu ömrünün 20. yılına ulaştı. Bu tarihin 20. Kuruluş yılı ise büyük bir organizasyonla kutlanıyor.

Kürtçe konuşmanın dahi ölüm gerekçesi olabildiği yıllarda Apê Musa, Feqî Huseyin Sağnıç, İsmail Beşikçi, Hogir, Sarya, Serhad ve daha nicelerinin azmetmesiyle kurulup, Kürt kültürüne tartışılmaz bir bellek kazandıran MKM, bu yürüyüşünü onlarca sanatçının katılımıyla kutlayarak sürdürüyor.