İçinde yaşadığımız çağ, bir propaganda çağı

Propaganda ÇağıPek çok ikna çabasının birincil vasıtası, kitle iletişim araçlarıdır. Medyanın her yere nasıl nüfuz ettiğini gösteren istatistikler çok şaşırtıcıdır. İletişim 400 milyar doları aşan bir endüstri ve bu miktarın 206 milyar doları kitle iletişimi için harcanmakta; yani farklı yerlerdeki insanlara aynı şekilde üretilip aynı şekilde dağıtılan iletişim.
Birleşik Devletler’de 1449 televizyon kanalı, dört büyük medya kuruluşu, 10379 radyo istasyonu, 1509 günlük gazete ve 7047 haftalık gazete, 17000’den fazla dergi ve dokuz büyük film şirketi var. Amerikalıların medyanın mesajlarını tüketmesi işten bile değil ve de aynen öyle yapıyorlar. Ortalama Amerikalı her yıl 1550 saat televizyon izleyip, 530 milyon radyo cihazından birinden 1160 saat radyo dinliyor ve 180 saatini 94 pound (yaklaşık 42 kilo) gazete okumak, 110 saatini de dergi okumakla geçiriyor. Bir Amerikalının her yıl 50000′ den fazla yeni kitaba ulaşma şansı var. Uyanık olduğumuz zamanın yarısından çoğunu kitle iletişim araç­larıyla geçiriyoruz.

İlk Kürtçe roman: Şıvane Kurmanca ve yazarı Erebe Şemo – Özkan Öztaş

sovyetler_birliği’nde kürt sanatıSovyetler Birliği’nde Kürt Edebiyatı
İlk Kürtçe roman: Şıvane Kurmanca ve yazarı Erebe Şemo
Kürt tarihinin ilk roman örneği, 1935 yılında Sovyetler Birliği’nde, Sovyet Ermenistanı’nda okuyuculada buluştu. Romanın yazarı Sovyetler Birliği’ndeki Kürt tarihi ve kültürü çalışmalarında adı­na en çok rastladığımız aydınlardan biri olan Erebe Şemo idi.

Ere be Şe mo (Şamilov), 1897′ de Kars’ın Sılsize köyünde dünyaya geldi. Savaşların değiştirdiği sınırlardan dolayı yurdundan göç etmek zorunda kalan Şemo, 1916 yılında demiryollarında işçi olarak çalışırken Bolşevik işçilerle tanıştı.

Bilge Karasu ile tanışma anlarından – Tomris Uyar

Bilge KarasuÖnce, dergide geçen ay yayımlanan öyküme dönmeliyim.* O öyküyü yazarak genç yaşta onulmaz bir hastalık sonucu ölen eski öğrencime gönül borcumu ödemiştim – geç de olsa; adımı vermem gerekmiyordu ama onun ölüm haberini bana telefonda ileten “dostum”un adını da vermemiştim. Bilge Karasu’nun adı bile öyküye taşıyamayacağı bir ikinci dramatik ağırlık yükleyebilirdi. Belki bu teknik kaygıdan da öte, günden güne ağırlaşan bir hastalıkla boğuşan Bilge’nin adını ölümle birlikte anmak istemiyordum.

Kıtlık Psikolojisi ve Hayaletin Misille Cazibesi

Propaganda ÇağıPatatesler hep şimdiki kadar sevilmiş değiller. On sekizinci yüzyı­lın sonlarında Fransızlar patateslerin cüzzama sebep olduğuna inanıyordu;Almanlar sadece inekler ve tutuklular için yetiştiriyordu; Rus çiftçileri onları zehirli sanıyordu. Bunların hepsi Rusya hakimi Büyük Katarina patates tarlalarının etrafını çitlerle çevirince değiş­ti. İnsanları patatesleri çalmamaları için uyaran büyük levhalar asıldı.Patates Rus beslenme alışkanlığının önde gelen unsurlarından biri haline geldi ve zaten gerisi patates tarihi.Büyük Katarina’nın patatesi Rusların yemek diyetlerine dahil etme kampanyası sıkça kullanılan ama yine de başarılı olan bir ikna ilkesine dayanıyordu- bir şeyin az olması iyi satmasını sağlar. Bir nesnenin çekiciliği onun nadir bulunduğu zannı yayılarak, ve elde edilmesini zorlaştıran engeller koyarak arttırılabilir. Eski bir deyişi şöyle değiştirebiliriz “Azlık kalbin ısınmasını sağlar.”

Dostoyevski’nin Anti Kahramanları ve Yarılmış Medeniyet – Josef Hasek

dostoyevskiHayatın boşluğu ve anlamsızlığını felsefe katlanabilir hale getirdi, bunun dışında belleğimiz, bu boşluk duygusundan kaçışı olanaklı kılmak için adeta unutmaya karşı olan direncini azalttı. Hafızamız balığınkine doğru hızlı bir evrim geçiriyor. Hayatın zehirleyici hiçliğine karşı bir enstrüman daha var elimizde: şizofreni. Uygarlığımızın yarılmışlığının kişilikteki izdüşümü olarak şizofreni, uzlaşmacı bir tavır olarak tezahür ediyor. Çünkü medeniyetimizin şizoid bir yapısı var. Ayrıca bu yarık medeniyetin bir de her kötülükle mücadele etme iddiasında bulunan, ama yarılmış (şizoid) olması açısından mücadele ettiği kötülüğün kaynağı haline gelen bir ahlakı da var. İnsan bu ahlakla uzlaşma yoluna giderse, kaçınılmaz olarak bütünlüğünü yitirecektir, çünkü orada bir onaylanma adına kendi içinin sosyal ve etik inkârı mevcuttur. Gerçeğe, indirgenmiş bir açıdan bakmayı reddedenler için bir iç ve dış sosyal inkâr tehlikesi mevcuttur.

Alaeddin Şenel: Ahlaktan çok söz edilmesi onun azaldığının göstergesi mi?

Alaeddin ŞenelAhlaktan çok söz edilmesi onun azaldığının göstergesi mi?
Eski Çin’in “erken bireyci anarşist” diyebileceğimiz (MÖ 6. yüzyıl) düşünürü Lao-çe’ye (adı çeşitli kaynaklarda Lao-tsu, Lao-çu olarak da verilen düşünüre) yukarıdaki soru sorulsaydı, olasılıkla “evet öyle” derdi. Bunu Taoculuğun kurucusu sayılan bu düşünürün, ahlak ile bağlantılı kavramlar olan adalet ve acı­ma (merhamet) üzerine sözlerinden çıkara biliyoruz. Onun olduğu ileri sürülen Tao-teh-king yapıtındaki “tao” sözü doğru yol, “teh” erdem yani “iyi ahlak” anlamına gelmekteydi.

Bertrand Russell: Nietzsche’nin öğretileri hakkında neler düşüneceğiz?

nietzscheNietzsche (1844-1900) kendisini haklı olarak Schopenhauer’ın ardılı olarak görmüştü. Bununla birlikte, o pek çok bakımdan Schopenhauer’dan üstündür. Özellikle öğretisinin tutarlılığı ve bağdaşımıyla.
Schopenhauer’ın doğulu dünyadan el çekme ahlakı, onun istemi kadir-i mutlak sayan metafiziğiyle uyuşur görünmemektedir. Nietzsche’de istem, metafizik olduğu denli ahlaksal üstünlüğe de sahiptir.
Nietzsche bir profesörse de akademik olmaktan çok, edebi bir filozoftu. Ontoloji ve epistemolojide yeni teknik kuramlar bulmuş değildi. Onun önemi ahlak alanındaydı daha çok ve sonra, keskin bir tarihsel eleştirici olmasında.

Modern Zaman Tuzağı; ‘Sevdiğin İşi Yap!’ – Fırat Devecioğlu

modern zamanÇoğu zaman coşkulu bir ifadenin arkasına saklanmış  bir ‘gerçek’ vardır ve onu göremeyiz. Kelimelerin büyüsüne kapılır gideriz.
Mesela birileri çıkar ve ’’sevdiğin işi yap!’’ der. Bir an ‘başka bir diyara’ götürür bu kelimeler…’’sen önce sevdiğin işi yap gerisi gelir’’. ‘’sevdiğin işi yaparsan hiç çalışmamış gibi olursun!’’
Oysa sevdiğin işi yap denildiğinde benim aklıma; sevdiği iş uğruna reklam ajanslarında yok pahasına çalışanlar, hiç bir ücret almadan didinen stajyerler, kadroya girebilmek için üniversitenin işlerine koşan ve hala ailesinden para alarak geçinmek zorunda bırakılan yüksek lisans-doktora öğrencileri, medyada, kültür, sanat ya da yaratıcılık gerektiren işlerde ‘kıt kanaat’ geçinerek hayalinin peşinde koşanlar, bir türlü evine gidecek vakti bulamayan dershane öğretmenleri geliyor!

Bertrand Russell: İbn Rüşd; İslam felsefesi için bir sondu, Hristiyan felsefesi içinse bir başlangıç

İbn-i Rüşdİbnu Rüşd (Avrupalılar Averroes derler) (1126-1198) İslâm dünyasının öbür ucunda yaşamıştır. Cordoba’da doğan İbnu Rüşd’ün babası ve büyük babası kadıydı, kendisi de önce Sevilla’da, sonra Cordoba’da kadılık yapan İbnu Rüşd, önce teoloji, fıkıh, sonra tıp, matematik ve felsefe tahsil etmiş, halife Abu Yakub Yusuf’a Aristoteles’in eserlerini şerhetmeye yetenekli bir kişi olarak tavsiye edilmişti. (Bununla birlikte o, Graikosça bilmezdi). Abu Yakub Yusuf, İbnu Rüşd’ü himayesine almış, 1184’de onu kendi doktoru tayin etmiş, fakat maalesef hasta Abu Yakub iki yıl sonra ölmüştür.

Sevda Türküsü – Adnan Yücel (seslendiren: Grup Yorum)

adnan yücel_2SEVDA TÜRKÜSÜ
Adın deler dağ başında karları
kokun aşar dereleri yarları
çiçek çiçek kuşatırsın dalları telli duvak
dalları mor salkımlı dalları güneş güneş dalları
sevmek demek kavga demek bilirim

Musa Anter’in Hatıralarında Neyzen Tevfik

musa_anterAslen Çerkesdir. Amcasının oğlu ve kendisi gibi içki düşkünü Kemal Efendi, Fırat Yurdu’nda aşçım idi. Bu bakımdan “Çerkes” di diyorum. Yoksa Neyzen’in ağzından değil milliyetini, insanlığını bile dinlemek mümkün değildi.

Adana Lisesi’nden beri hâlâ arkadaşlığımı sürdürdüğüm, Rodos Adası’ndan İhsan Ada, Neyzen’in çok yakını idi. İhsan Ada bir ara Vatan’da yazı işleri müdürlüğü, daha sonra Hatay milletvekilliği yaptı. Hiç kullanmadığı diplomasını Hukuk Fakültesinden almıştı. Sık sık Fırat Yurdu’na gelirdi. İmkanlarım ölçüsünde yardımcı olmaya çalışırdım. Bir gün, Mahmudiye Oteli’nde kalan ve kendisini çok seven Neyzen Tevfik ile beni tanıştırdı. Neyzen sarhoştu. O mahmur gözleri ile bana bakarak, “Ulan sen Kürt müsün?” dedi. “Evet” dedim. “Öyleyse gel otur” dedi. Yani demek oluyor ki, eğer Kürt olmasaymışım “otur” demeyecekti.

Musa Anter’in Hatıralarında Halide Edib ve A. Adnan Adıvar

musa_anterDenilebilir ki, yahu Musa sen kim Halide Edib ve Ahmed Adıvar kim? Ama öyle düşünmemek lazımdır. Bazen fakir bir adam define bulur veya toto-lotodan para çıkar, aniden zengin olur. İşte ben de böyleyim. Zıvıng’ın mağara çocuğu, kimleri bulup zengin olmadı ki!

İşte şimdi anlatacağım Adıvar ailesi de bulduğum en değerli definedir.

“Ece Ayhan Çağlar” Hakkında Bilinmeyenler – Zafer Yalçınpınar

ece_ayhan‘İkinci Yeni’ şiir akımının ağababası Ece Ayhan Çağlar, 14 yıl önce bugün -12 Temmuz 2002 tarihinde- vefat etti. ‘Sıkı şair’ Ece Ayhan, 1950’li yıllarda kaleme aldığı ilk şiirlerinden başlayarak 1990’ların sonuna kadar uzanan yarım yüzyıllık edebiyat serüveninde Türk dilinin bilişsel sınırlarını zorlayıp ‘imgesel alan derinliği’ni genişleten ve sonuç olarak da Türkçe’nin tahayyül gücünü (imgelemini) özgürleştiren özel bir “şiir dili” kurmuştur. Bir anlamda, dili kırmış ve dilin imkânlarını arttıracak yapısöküm yöntemlerini yürürlüğe sokmuştur.

Ingeborg Bachmann ve Dil Felsefesi – Zafer Yalçınpınar

Ingeborg BachmannIngeborg Bachmann’ın edebiyat aurasıyla tanışmam, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1985 yılında Doç. Dr. Semahat Yüksel’in çevirisiyle yayımlanan ‘Seçmeler’ adlı kitap ve bu kitapta yer alan “Su Perisi Gidiyor” (Undine Gidiyor) adlı öykü sayesinde gerçekleşti. “Su Perisi Gidiyor” başlıklı öykü -çevirideki bazı tutarsızlıklara rağmen- etkileyici dilsel motifler ile felsefi bir bakış açısından oluşan özel bir anlatım gücü içeriyordu.

Yürek Çağrısı – Adnan Yücel (seslendiren: Grup Yorum)

adnan yücelYÜREK ÇAĞRISI

Acılı yağmurlarla düşmüşüm yere
Tatlı su göllerine akamıyorum
Yüzüm yüreğim deprem dalgası
Bu gül kıyımlarına bakamıyorum
Her sevi bir türküdür bağrımda
Her öfke bir ağıt
Ağıtlar kuşatmış dört yanımı
Kendi türkülerimi haykıramıyorum