Pagoda’da Saklı Bir Kalp… – Elif Şahin Hamidi

PagodaBugüne dek çocuklar için yazan, ayrıca birçok çocuk-gençlik romanını Türkçeye kazandıran Zeynep Alpaslan, bu kez yetişkinlere seslenen bir ilk romanla okurun karşısına çıktı. Zeynep Alpaslan ismini, çocuk kitapları ve çevirilerinin yanı sıra İyi Kitap ve Radikal Kitap’taki yazılarından biliyorum. Alpaslan’ın yaklaşık üç yıl önce yazmaya koyulduğu “Pagoda” isimli ilk romanı, yazarın çocuk kitapları ve eleştiri yazıları gibi öyle yalın, net, kolay anlaşılır bir metin değil.

Alpaslan’ın bolca şiirsel ve gerçek­üstü öğelere yer verdiği bu ilk roman, neredeyse simgelerle inşa edilmiş. Bu simgesel anlatım ve kurgudaki aksaklıklar, okuru zorlayıp, biraz sıksa da 90 kuşağı için çok şey ifade edebilecek bir roman “Pagoda”.

Ev, yuva, vatan, vatansızlık, köksüzlük, bir yere/birine ait olma isteği gibi kavramları sorgulayan “Pagoda”da, gerçekler ve rüyalar iç içe geçiyor. 90 kuşağının temsilcisi Özlem’in hayatına da rüyalar, hayaller ve halüsinasyonların içinden, bir tül perdenin ardından bakmaya çalışıyoruz. Yazarın kullanmayı tercih ettiği simgesel anlatım biçimi, kitap boyunca okura aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fısıldayıp duruyor. Romanın başkişisi Özlem, ergenlikten çıkıp yetişkinliğe adım atmanın sancılarını, gelgitlerini yaşayan bir karakter. Kendine bir ev kurmak istiyor, kendini oraya ait hissedebileceği bir ev. Peki ev nedir, gerçek bir yuva nasıl olur, evde gerçekten güvende miyiz? Biliyoruz ki hiçbir şey göründüğü gibi değil.

“Ada”, “Gölgeler” ve “Deniz” başlıklı üç bölümden oluşan kitapta Özlem’in hikâyesi pek çok yan karakterle birlikte örülüyor ve bu yan karakterler, başkarakterin gizli bir benliğini temsil ediyor. Anne, baba ve anneanne karakteri de Özlem’in hayatındaki bütün açmazların, kişiliğindeki ve ruhundaki bütün marazların baş sorumlusu olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın birinci bölümü “Ada”da, Özlem’in anne babasıyla yolları ayrılıyor ve anneannesiyle yaşamaya başlıyor. Özlem, buranın gerçek bir ev olduğunu düşünüyor: “İçi eşya dolu, duvarları soğuk ve pütürlü, zemini gıcırtılı, çatısı bulutlara değen bir ev. Bakılacak, ellenecek, kurcalanacak ne çok şey vardı…” Oysa bu yeni evde, Özlem’in odasının kapısı, anneanne tarafından sürekli üzerine kilitleniyor. Özlem, yatağının kenarına bırakılmış ütülü pijamalarının yanına ilişiyor, usulca kabuğunun içine çekiliyor… “Koca eve iki kişinin bir türlü sığamaması tuhaf değil miydi?”. Ergenlik ile yetişkinlik arasındaki eşiği aşmak için debelenip duran Özlem’in ikiye bölünen ruhunun bir yanı adada kalmak ve hiç büyümemek isterken, diğer yanı şehre gitmeyi, kendine ait bir odaya kavuşmayı, artık bir yetişkin olmayı arzuluyor. Bu iki kadının sürekli bir savaşımı söz konusu. Elbette ergenlik ile yetişkinlik arasındaki o çetrefilli dönemin önemli meselelerinden biri de aşk. Özlem, bir vakitler arkadaşı, sırdaşı, kılavuzu olan Emir; çete lideri Deniz; yakışıklı Cefi; adayı unutabilmesi için kendini adaması gereken Derin ve kanına karışan zehir Tuna ile aşkı kovalıyor, acı çekiyor, acı çektiriyor. Kitabın ikinci bölümünde, Canan ve Cansu isimli, birbirinden çok farklı ikiz kardeşlerin hikâyesi anlatılıyor. İkizlerin, babaannelerinin öldüğü gün tavan arasını yağmalamaya giriştiklerinde buldukları enjektör, güven duygusu aşılamayı simgeleyen bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Birilerinin uydusu olmak istemeyen, içinde başkaları tarafından şekillendirilmemiş bölgeyi kurtarmaya çalışan ve kendi kimliğini bulmaya girişen Özlem’in hikâyesini resmeden “Pagoda”nın son bölümünde yine adaya varıyoruz. Özlem, “gerçek bir insan olmayı bekleyen bir masal yaratığı gibi” hissediyor kendini. Bir türlü kuramadığı bir hayat Özlem’in yaşadığı…

“Pagoda”, bir yandan da 90’ların ruhunu solumamızı sağlıyor. Zeynep Alpaslan, romanda Emir ve Özlem’in eline tutuşturduğu fanzinler ve çizgi romanlarla, 90’lardardaki fanzin kültürüne selam çakıyor. Bu arada Alpaslan, bugün hâlâ fanzin yapmaya devam ediyor. Çizimlerini Baysan Yüksel’in yaptığı, hikâyelerini kendisinin yazdığı bir fanzin ve çizgi roman çıkarıyor. Belli ki 90’ların ruhu hâlâ yaşıyor Zeynep Alpaslan için. Fotokopinin gücüne inanan Alpaslan, bu ruhu yaşatmakta kararlı görünüyor. Beri yandan kitapta sürekli bir müzik sesi işitiyoruz. 90’lı yılların başında popülerleşen grunge ve rock müzik, kitap boyunca okura eşlik ediyor. Örneğin, İngiliz soul şarkıcısı Seal’in “Kiss From a Rose”unu, alternatif rock grubu R.E.M.’in “I Remember California”sını, Pearl Jam’in “Black” ve “Green” şarkılarını işitiyoruz fonda. Hatta Céline Dion bile çalıyor. Sonra Özlem ve Emir’in karışık kasetleri ve walkmenleri dikkatimizi cezbediyor. Öte yandan kahramanların giydikleri baskılı t-shirtler’de de dönemin müzik gruplarının arzı endam ettiği gözümüzden kaçmıyor. Derken 1996 yılında yayımlanmaya başlayan müzik dergisi Roll’un sarı sayfalarını karıştırıyoruz kahramanlarla birlikte. Ve televizyondaki “CSI” ve “Friends” dizilerine takılıyor gözümüz…

Son olarak kitabın ismine gelmek istiyorum. Pagoda, Uzakdoğu’da Budist tapınaklara verilen ad. Çin, Japon ve Hint kültürüne ait bu tapınaklar, genellikle taştan, kimileyin tuğladan, kimileyinse çok nadir olarak ahşaptan inşa edilen sağlam ve etkileyici yapılar. Buda’nın kalıntılarının korunduğu bu yapılar genellikle beş katlı ve merdiveni yok. İçine girmek mümkün değil. Göğe yükselen ve içini keşfe izin vermeyen bu yapılar, adeta erişilmezliği simgeler. Alpaslan, kendisine referans aldığı ahşap Japon pagodalarını kitapta bir metafor olarak kullanıyor. Ve gözümüz Özlem’in babasının sırtındaki pagoda dövmesine kilitlenip kalıyor. Özlem’in kalbi o erişilmez pagodanın içinde ve örümcek ağlarıyla kaplı… Özlem’in pagodaya hapsolmuş kalbine ulaşma ve kendini keşif yolculuğunun hikâyesi “Pagoda”, okuru nereye ya da kime ait olduğunu sorgulamaya davet ediyor.

Elif Şahin Hamidi
(elif.sahin@gmail.com)

Kaynak: Remzi Kitapevi Gazetesi Sayı: 129 – Eylül 2016

“Pagoda”, Zeynep Alpaslan, 351 s., Everest Yayınları, 2016

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Romanlar, Yazarlarımızın son çalışmaları
“Yalnız ölüleri ve öldükleri gün seviyorlar.” – Cemal Süreya

Puşkin’in bir sözü vardır; sanatçıların ancak öldükten sonra değerlendirildiklerini, bir bakıma bağışlandıklarını anlatmak isterken şöyle der: “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar.”...

Kapat