Prof. Dr. Figen Gürdöl: “Dokuz renge büründüm, kitap olup göründüm”

Prof. Dr. Figen Gürdöl
“Dokuz renge büründüm, kitap olup göründüm”

İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Figen Gürdöl, ilk kitabı “Dokuz Renkte Yalnızlık” ile okura merhaba dedi. Lisenin edebiyat bölümünü bitirmiş bir tıp öğrencisi olarak eğitimini tamamladı Gürdöl. Büyüdü ve bir hekim oldu. Ama edebiyat tutkusu peşini hiç bırakmadı. Bugüne dek hep okudu, hep yazdı ve hep biriktirdi. Yaşamdan damıttıklarını, bugüne dek biriktirdikleriyle yoğurup mayaladı. Ve kabarıp taşan bu hamurdan “Dokuz Renkte Yalnızlık” isimli, lezzetli bir kitap ortaya çıktı. Lois Lowry “Anıların bize verdiği acıdan daha kötüsü, onların yalnızlığıdır” diyor. Gürdöl de şunu ekliyor: “O halde anılar paylaşılmalıdır. Onların yalnızlığı azaldıkça belki bize verdikleri acı da hafifler”. Gürdöl’ün yaşamının ve yalnızlığının renklerine bulanmak için bu keyifli söyleşiye buyrun…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

Figen Gürdöl, bellek gücünü anlamak için yazıyor, ölümü umursamamak için yazıyor… Dahası mutlu olmak için yazıyor. Sait Faik yazamasaydı deli olacaktı. Bu kitabı yazmasaydınız siz de mutlu olamayacaktınız sanırım. Hayattan damıttıklarınızı bir araya getirdiğiniz bu rengârenk yalnızlığın ortaya çıkış sürecini dinleyebilir miyiz?
Kitabı yazarken mutluydum, ama yazmadığım süre içinde mutluluk benden uzaklaşıyor! O, yalnızlık gibi vefalı değil. Yıllardır düşüncelerimi bazen yazıya dökmeden, bazen de kâğıt üzerinde biçimlendirirdim. Örneğin “Bir Cenaze Töreni, Film Gibi, Bir Şiir Eleştirisi, Hayırlı Bir Rüya” başlıklı yazılarım ve “Dünden Önce”nin bir kısmı önceki yıllara aittir. 2012 Mayıs’ında bir blogger olan Esra Aylin Akalın’la tanıştım. Onun benim için blog sayfası oluşturması, beni düzenli olarak yazmaya yöneltti. Adresimi (Esra ve annesi dışında) kimseye duyurmadan, yazdıklarımı sadece kendim okuyarak yola çıktım. Birinci aydan sonra blog’a bağlanmadan yazmayı sürdürdüm. Sekiz ayın sonunda kitabımın taslağı hazır gibiydi. Ama bana göre asıl zor olanı bundan sonrasıydı. Taslağın kitap haline gelmesi aşamasında yolumu aydınlatan, çok saygı duyduğum bir kişiden söz etmeden geçemeyeceğim. Dostluğu da kalemi kadar güçlü olan Sayın Orhan Karaveli’nin yüreklendirmeleri olmasaydı herhalde o süreç zor aşılırdı.

Kitap dokuz bölümden oluşuyor ve her bölümün başlığı bir renge işaret ediyor. “İnsan” ebruli, “Gerçek” gri örneğin. Çok isabetli, çok sahici bir renk seçimi… Kitabın girişindeki alıntı da oldukça manidar: “Renkler, aydınlık ve karanlığın iç içe geçmesinden doğar. (Sam Francis)”. Tıpkı hayat gibi, değil mi…
Kitabın ilk sayfasındaki alıntıya da değinmek isterim: “Anıların bize verdiği acıdan daha kötüsü, onların yalnızlığıdır.” O halde anılar paylaşılmalıdır. Onların yalnızlığı azaldıkça belki bize verdikleri acı da hafifler. Kitabı oluştururken içeriğine göre yazıları belli bir sırayla yerleştirmeyi düşündüm. O anda renkler kendiliğinden belirdi. Belki yalnızlık “dokuz renge büründüm/kitap olup göründüm” demeye çalışmıştı da, ben onu ancak sonunda duyabilmiştim. Bana ilginç gelen, kitabı okuyanların “aşk neden mavi?” diye sormalarıydı. Oysa aşk, maviden başka bir renk olamazdı. “Love is blue / L’amour est bleu” şarkısıyla geçti gençliğimiz…

“Henüz okunmamış, okunmayı bekleyen bir kitaba sahip olmak benim için gerçekten lükstü” diyorsunuz “Kedili Bahçe” başlıklı yazınızda. Babanızın camekânlı kütüphanesi ve kapağını dahi okuyamadığınız Fransızca eserler… Bir evde kütüphane bulunması çocuğun okuma sevgisi, alışkanlığı kazanmasında çok önemli bir yere sahip kuşkusuz. Okuma yazma tutkunuzun filizlendiği o ilk günlere dair neler söylemek istersiniz?
Amerika’daki küçücük Condon kasabasından iki Nobel Ödüllü (1954 Kimya, 1962 Barış) Linus Pauling ile bir Nobel’li (1934 Tıp) William P. Murphy çıkmış. Konuşmalarımda bunu anlatırken kasabanın en işlek (!) caddesinin resmini gösterir, “eh, çocuklukları burada geçmiş, okumayıp ne yapsalardı!” derim. Aslında yaşıtlarınızın oyun oynadığı dönemlerde kitap okumayı seçmek, bir bakıma yalnızlığı da seçmek olmuyor mu? Babamın az sayıdaki Türkçe kitapları bitince, komşu evlerdeki kitapları keşfetmeye çıkardım. Bu sırada elime geçen sahte ve gerçek Mike Hammer’ler de bir çırpıda okunmuştu!

Ve kedi tutkunuza gelelim… Yazan, yazıyla, kitapla, kalemle bağı olan hemen herkesin kedilerle de bir hemhal olma durumu söz konusu. Edebiyat tarihine bir göz attığımızda kedici yazarlarla dolu olduğunu görüyoruz; çoğunun ya kedisi vardır ya da kediler üzerine mutlak yazıp çizmiştir. Bilge Karasu örneğin, en kedici yazarımız. Ya da Sait Faik, Hüseyin Rahmi, Tomris Uyar… Rimbaud, Alexandre Dumas, Mark Twain, Edgar Allan Poe, Pierre Loti… Yazarların kedilere, kedilerin de yazma eylemine ve kitaplara olan ilgisi üzerine konuşabilir miyiz?
Yazarların yanı sıra kedici şairlerimiz de var; Haydar Ergülen, İsmail Uyaroğlu gibi. Yazarlardan Deniz Kavukçuoğlu’nu ve Doris Lessing’i unutmayalım. Orhan Karaveli de -eşinin katkılarıyla- esaslı bir kedisever olmuştur. Orhan Pamuk’un bir kedisi olduğunu gazete haberinden öğrenmiştim. Üstelik kedisi, tesadüfen benim kedimle adaş çıkmıştı. Kedim yazarken tam karşıma geçer, okurken kitabımın üstüne çıkardı. Bazen geç vakitlere kadar (Biyokimya kitabını hazırlarken) çalışırdım, o uyumaz, beni beklerdi. Gözlerinden uyku akar, yine de sabırla beklerdi. Aramızdaki tek sorun, yaz aylarında kısa süreli gezilerimdi. Her dönüşümde gönlünü almak için uğraşır, ayrılıklarımızın geçici olduğunu, onu hiç bir zaman bırakmayacağımı söylerdim. Doğuştan işitme engelli olduğundan sözlerimi duymaz, ama beni anladığını yüz ifadesiyle belli ederdi. Sorunuza geçeyim: Yazar neden kedilere ilgi duyar? Kedi hem yanınızdadır hem de yalnızlığınıza engel olmaz. Onunla bakışarak anlaşırsınız, konuşmanıza gerek yoktur. Zaten yazarın istediği düşünsel yalnızlığını etkilemeyen bir birliktelik değil midir? Kediye ilişkin duygularımı “Dokuz Renkte Yalnızlık”ın beyaz renginde ifade etmeye çalıştım. Ama sanırım bütün renklere yansıyan bir kedi sevgisi var, tıpkı yalnızlığın ortak payda olması gibi…

Çocukluk ve gençlik döneminizde sinemalar, toplantı salonları, çay bahçeleri sosyal yaşamın baş mekânları hatta yaşama renk katan tek eğlence mekânlarıydı. Siyah beyaz ve tek kanaldan ibaret televizyon bile sonraları dahil oluyor hayata/hayatınıza. Bugün teknoloji almış başını gidiyor, hızına yetişmek mümkün değil. İnsanlar bir telefon kadar yakın birbirine! Ama bana kalırsa siz ve sizin kuşağınız daha şanslıydı. Şimdi her şey sanal, samimiyetten uzak, aslında fersah fersah uzak insanlar birbirlerine. Bugün hayat daha renkli gibi gözükse de siyah ve beyazın hakim olduğu o geçmiş zamanlara özlem duymamak mümkün değil sanırım?
Annelerimiz, babalarımız İkinci Dünya Harbi’nin gençleriydi. En güzel günlerini savaş koşullarının getirdiği yoksunluklarla tükettiler. Bizim kuşağımız “yerli malı haftası” ile büyüdü, cumartesileri öğle matinesinde film seyretmenin tek eğlence olduğu bir dönemi yaşadı. Bu olumsuzluklar yanında sanal ortamdan uzak olmak bize okuma alışkanlığını kazandırdı. Okudukça kendimizi ifade edebilme yeteneğimiz gelişti. Yine de bir umutla bekleyip bugünkü kuşağın kendini nasıl ifade edeceğini görelim, ondan sonra zaman adlı denizde demir atmadığımıza üzülelim diyorum.

Dünyaya açılan pencerenizdi radyo bir vakitler. Radyo tiyatroları, arkası yarınlar, “Çocuk Saati” programı sizin kuşağınızın olmazsa olmazıydı. Hatta radyo, insanların doğru ve düzgün Türkçe kullanımına da katkı sağlıyordu. Ve askerlerin postal seslerinin sokakları kuşatacağını da ilk radyodan öğreniyordunuz o vakitler… Bugün o sihirli kutuya geçmişte kalan hoş bir anı olarak bakıyoruz. Ama dünyada böyle değil, hala önem arz ediyor radyo ve hatta hala devam ediyor radyo tiyatroları. Misafir odalarının başköşesinde kendine yer edinen o radyolu günlerden bahsedelim mi biraz, radyonun size ve sizin kuşağınıza kattıklarından?
Çok önemli bir gerçeği vurguladınız. Radyo, bize güzel Türkçeyi öğretti. “Haayır”, “yaarın” ve “hatıraa” diyerek kulağımızı tırmalayanlara rastlanmazdı. Radyonun bir üstünlüğü de aynı anda başka bir işle ilgilenmemize izin vermesiydi. Radyo, müzik ve edebiyat zevkinin gelişmesine de katkıda bulundu. Evimizde Klasik Türk Müziği dinlenir, “sayın dinleyiciler, şimdi beraber ve solo şarkılar” anonsuyla program başlardı. Dinlediğim bütün şarkıların sözleri ezberimdedir. Onlardaki ahenk, erken yaşta şiire ilgi duymama yol açtı.

“Hakikatten ölmemek için elimizde sanat ve yalnızca sanat var” diyor Nietzche. Sanat dünyayı değiştiren, dönüştüren, daha yaşanır kılan, insanı insan yapan sihirli bir çubuk bana kalırsa. Sanatçı da dünyayı değiştirebileceğine inanan, sihirli değneği elinde taşıyan büyücü. Ancak Türkiye’de sanatla uğraşmak oldukça zorlu bir mücadele. Öncelikle ekmek paranı kazanabileceğin bir başka işin/mesleğin olmalı ki sanatla da uğraşıp mutlu olabilesin! Hal böyle olunca da nice yetenek, ortaya çıkma şansı bile verilmeden –ki eğitim sistemimiz buna müsaade etmiyor en başta- yok olup gidiyor. Siz de büyümüş, önce doktor olmuşsunuz ve şimdi yazıyorsunuz. Kitapta lisedeki edebiyat öğretmeninizin sizin okuma yazma hevesinize katkısından bahsediyorsunuz, ne kadar önemli. Sonra destek görmeyen mandolin hevesiniz… Neler söylemek istersiniz bu konuda?
İçinde bulunduğum akademik ortam sürekli öğrenmeme imkân sağladığı için kendimi şanslı bulurum. Ama bugün için öğrendiklerim sadece kuramsal düzeyde. Örneğin bir enstrüman çalabilmeyi çok isterdim. Yaşı benden büyük olan bir tanıdığım, ünlü bir piyanistten ders almaya başlamıştı. Bu duygularımda yalnız olmadığımı düşünüyorum. Emeklilik yıllarında resme başlayanlar çoktur. Gençlerin meslek seçiminde öncelikli amaç para kazanıp ailesini refaha kavuşturmak olmamalı. Bunun yolu da ekonomik kalkınmadan geçiyor.

Siz ki lisenin edebiyat bölümünü bitirmiş bir tıp öğrencisiydiniz ve şöyle diyorsunuz kitapta: “İyi mi yaptım? Asıl yapmak istediğim işin bu olmadığını şimdi biliyorum. Hangimiz asıl yapmak istediğimiz işle uğraşmak lüksüne sahibiz? Keşke dualarımda dilim sürçseymiş de okuyup büyük adam olmak yerine, büyük adam olup okumayı isteseymişim”. Ama bence siz şanslısınız, çünkü para kazanmadan sevdiğiniz işi yapmak için çırpınmak fayda etmeyecek ve para kazanacağınız bir iş bulmak uğruna hem sevdiğiniz işten olacaktınız, hem belki para kazanacak bir iş de bulamayacaktınız bu memlekette…
Çok doğru bir saptama. O durumda yazacağım kitap ancak “Dokuz Renkte Çırpınma” olurdu!

NOT: Bu söyleşi Ekim 2013’te Aydınlık Kitap Eki’nden yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Çiğdem Aldatmaz: Yazmak ruha zerk olunmuş bir tuhaf dert

Kapat