Rus Edebiyatının Güneşi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Yaşam Öyküsü

Aydınlanmanın değerli isimlerinden Aleksandr Sergeyeviç Puşkin , lirik şiirin ve özgürlüğün sesi olarak, yarattığı yeni edebiyat diliyle çağdaşlarını ve sonraki kuşakları etkileyerek Rus edebiyatının ve edebiyat dilinin kurucusu oldu. Puşkin eserleriyle, Rusya’da Çarlık düzenine karşı ilericiliğin sembolü olarak sürgünler, sansürler ve acılarla dolu bir yaşam sürdü. Eserleri yasaklandı. Hatta Çar onun sansürcüsü olacağını ilan etti. Çar’ın okumadığı hiçbir yapıtını yayınlayamadı. 1836 yılı kışında şairi kıskananların alçakça iftiraları yüzünden düelloya mecbur kaldı. Petersburg’daki düelloda ağır yaralandı ve iki gün sonra, 29 Ocak 1837’de hayata gözlerini yumdu. Şairin öldüğünü duyan, Yevgeniy Onegin?in son baskısını tüketen halk, evinin kapısının önünde toplanmaya başladı. Şairin ölümü, neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına geldi. Bu gerekçe ile halkın yürüyüşünden korkan Çar, polise şairin naaşının Petersburg’dan gizlice çıkarılması emrini verir ve bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alınır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verilir.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, hiç kuşkusuz, bir dâhi idi. Alçakgönüllü kişiliği içinde kendisi, çevresi ve çarlık yönetimi ondaki dehanın farkındaydılar. Şair, kısa yaşamı bir düelloda öldürülmesiyle sona erinceye değin, nicelikçe fazla, içerikçe hacimli ve yetkin yapıtlar verdi. Yaratıcı etkinliği çarlık makamlarının baskı ortamında sanki her an durdurulabileceği sezisiyle ivedice gerçekleşmiş; söyleyeceği engin sözü gecikmekten korkarcasına ve ustalıkla kısa zamana sığdırmış programlı bir şiir yaratma süreci gibidir.
Puşkin yeni Rus yazınının kurucusu, Rus yazın dilinin yaratıcısı kabul edilir. Şiir, roman, öykü ve tiyatro yapıtlarıyla Rus yazın dilinin ölçütlerini ilk o yerleştirmiştir. 1799?da Moskova?da, kısmen mülklerini yitirmiş soylu ve aydın bir ailede doğdu. Babası subaydı. Annesi, Habeşistan?dan getirilerek Osmanlı sarayında bulundurulan bir çocukken Rus sarayına armağan olarak gönderilen, Büyük Petro?nun oğlu gibi büyütülerek generalliğe dek yükselen, çarın reformlarında ona en yakın yardımcılardan olan Prens İbrahim Hannibal?in torunudur. O zamanlar soyluların evlerinde Fransızca konuşulurdu. Rusça konuştuğu dadısı Arina Rodionovna, Puşkin?e halk masallarını ve şarkılarını öğretmiştir. Çocukluğundan Fransızca eğitimi alan şair, Fransız klasiklerini ve başlıca Avrupalı yazarları erken yaşta okumuştu. Karamzin, Jukovski, Batyuşkov gibi o devrin tanınmış yazarları ve aydınları Puşkinler?in evinde görünen simalardı. 1811-1817 yıllarında seçkin ailelerin çocuklarının girebildiği ve seçkin memur ve diplomat yetiştiren bir tür yükseköğretim kurumu olan Tsarskoye selo (Çar Köyü) lisesinde öğrenim gördü. Daha 1814?te ?Vestnik Yevropı? dergisinde ilk şiirinin yayımlanmasından sonra şiirleri ve yazıları basında görülmeye başlar. Bu yıllarda lirik şiirlerinin yanı sıra, öfkeli ve acıtıcı epigramlarını ve ?Ruslan ve Lüdmila? epik ürününü ve ?Özgürlük? kasidesini yazdı. Siyasal içerikli ve din karşıtı şiirleri Çar I. Aleksandr?ı öfkelendirdi ve hükümdar onu Sibirya?ya sürmeye karar verdi.

Genç şairin kişiliğinde Rus yazınının bir umudunu görmekte olan şair Jukovski?nin ve tarihçi yazar Karamzin?in çar nezdinde çabalarıyla yazgısı kolaylaştırıldı ve hizmet ataması görünümünde Güney Rusya?ya sürülmesine karar verildi. Böylece, şaire Kafkasya, Kırım, Moldavya yolculukları görünmüştür. Çok sayıda lirik şiirini, ?Kafkasya Tutsağı?, ?Bahçesaray Çeşmesi?, ?Çingeneler? epik yapıtlarını dört yıl süren bu ilk sürgünlüğünde yazdı, ?Yevgeni Onegin? şiir-romanını yazmaya bu sürgünlüğünde, 1823?te başladı. 1824?te, ateizmden söz ettiği bir mektubunun resmi makamların eline geçmesi üzerine, çarın buyruğuyla memuriyetten çıkarıldı, yeni bir sürgün kararıyla, ayrılmamak üzere, ailesinin mülkü olan Mihaylovskoye köyüne gönderildi. Şair, iki yılı aşkın süre tam bir yalnızlık içinde burada kaldı. Mihaylovskoye köyüne kapatılmışlığı olağan ötesi ürünler getirdi. Yarım yapıtlarını tamamladı, ?Yevgeni Onegin?e devam etti, ?Boris Godunov?u, ?Kont Nulin?i ve lirik aşk şiirlerinin en ünlü örneklerini yazdı.

Yakın ilişkide olduğu Dekabrist hareketin 1825?te bastırılması sırasında köyünde yalıtılmışlığı nedeniyle Petersburg?da bulunmaması, onu eylemin idamlar, zindan ve sürgünler biçimindeki sonuçlarının dışında tutmuştur. 1826 yılı eylülünde Çar I. Nikolay, Puşkin?i sarayda kendisiyle bir söyleşi için Moskova?ya çağırdı; şairin sürgünlük durumunu kaldırdı, yapıtlarının sansürünü bizzat yapacağını bildirdi. Çarın ilgisinden umutlanan Puşkin, sonra düş kırıklığına uğramıştır; üzerindeki baskı sürmüştür. 1828?de ?Poltava? trajedisini yazdı. Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza aşık olur. Natalya ise edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin?i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur. Puşkin Natalya?ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Moskova?dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829?da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına gelir. Sonradan yazdığı ?Erzurum Yolculuğu? adlı şiirinde yol izlenimlerini anlatan Puşkin?in, daha başka birçok eserinde de Erzurum?dan aldığı esinler yer bulur.

Moskova?ya dönen Puşkin, Natalya?ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya?nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya?nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin?in. Tabii bir de gerici polisler… Bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. ?Yevgeniy Onegin?, ? Don Juan? , ?Veba Sırasında Ziyafet? gibi manzum trajedyalarını ve ?Dubrovski?, ?Maça Kızı? gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol?la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol?a ünlü ‘Ölü Canlar’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.
Aynı sırada Kafkasya şiirlerini yazar. ?Şair?, ?Ayaktakımı?, ?Peygamber? şiirlerini yayımlar; ayaktakımı saydığı sosyeteye meydan okumakta ve ?Peygamber? şiirinde ise şairin konumunu göstermektedir. 1829?da ülke dışına çıkmak için girişimde bulundu, ancak onay alamadı. 1830?da, evlenme hazırlıkları çerçevesinde babası tarafından kendisine verilen Nijnegorod?da Boldino yurtluğundaki köyle ilgili mülk işleri için oraya gitti. Ve yazın yaşamının en önemli dönemi olarak bir süre burada çalıştı. ?Yevgeni Onegin?i tamamladı. ?Cimri Şövalye?, ?Mozart ve Salieri?, ?Taş Konuk?tan oluşan Küçük Tragedyalar?ı burada yarattı. ?Kolomna?daki Küçük Ev? şiir-öyküsünü, ?İvan Petroviç Belkin?in Öyküleri?ni yazdı. Bir dizi masalını üretti. ?Deniz Kızı? piyesine çalıştı. Yine burada çok sayıda lirik şiirini yazdı. Tüm bunlar Puşkin tarafından sadece iki ay içinde gerçekleştirilmiştir.
Bu dönemde hayatına George Charles d’Anthès adında biri girer. Puşkin, o sıralarda yazdığı birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d’Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının bayan Natalya Puşkin?e kur yaptığını, bayan Natalya Puşkin?in de d’Anthès?e karşı kayıtsız kalmadığını[kaynak belirtilmeli] öğrenir. Çok üzülen Puşkin, 1837?de d’Anthès?i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin?in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü, d’Anthès?in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir. 27 Ocak 1837’de St.Petersburg yakınında Kara Dere’nin bir köşesinde düellonun yapılmasına karar verilir.Puşkin’in şahidi arkadaşı Danzas’tır. Düello’da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d’Anthès, Puşkin?i karnından yaralamayı başarır. Büyük bir soğukkanlılıkla iki gün boyunca can çekişen Puşkin, Ocak ayının soğuk bir öğleden sonrası hayata gözlerini yumar.

Gogol, ?Puşkin, olağanüstü bir olaydır.? der; Dostoyevski daha mistik bir tavırla ? Puşkin, bize gelecekten haber veren bir peygamberimizdir.? der. Puşkin, modern Rus Edebiyatı?nın oluşmasına en çok katkıda bulunan yazın ve düşün adamıdır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus Edebiyatı?nda ?gerçekçilik akımı?nı başlatan liderdir.

Aleksandr Puşkin’in düello günü uğradığı son yer; Peterburg Nevski Prospekt’de Wolf’s şekercisidir (şimdi ki Cafe Litteraturnia).Bu cafede Puşkin’in balmumundan bir heykeli vardır.

YAPITLARI

Ruslan i Lyudmila ? Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
Kavkazskiy Plennik ? Kafkas Esiri (1822) (şiir)
Bakhchisarayskiy Fontan ? Bahçesaray Selsebili (1824) (şiir)
Tsygany, ? Çingeneler(öyküsel şiir) (1827)
Poltava (1829)
Küçük Trajediler (1830)
Boris Godunov (1825) (drama)
Papaz ve uşağı Balda’nın hikayesi (1830) (şiir)
Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina ? İvan Petroviç Belkin’in hikayesi (5 kısa hikayeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey’in Kızı) (1831) (düzyazı)
Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
Pikovaya Dama ? Maça Kızı (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
Altın Horoz (1834, şiir)
Balıkçı ve Altın Balığın Hikayesi (1835, şiir)
Yevgeniy Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
Mednyy Vsadnik ? Bronz Süvari (1833, şiir)
Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
Kapitanskaya Dochka – Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
Kirdzhali ? Kırcali (kısa hikaye)
Gavriiliada
Istoriya Sela Goryukhina ? Goryukhino Köyü’nün Hikayesi (bitirilmemiştir)
Stseny iz Rytsarskikh Vremen ? Şövalye Hikayeleri
Yegipetskiye Nochi ? Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikaye, bitirilmemiştir)
K A.P. Kern ? AP. Kern’ne (şiir)
Bratya Razboyniki ? Haydut Kardeşler (oyun)
Arap Petra Velikogo ? Büyük Petro’nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
Graf Nulin ? Kont Nulin
Zimniy vecher ? Kış akşamı

TÜRKÇE’DE ALEKSANDR SERGEYEVİÇ PUŞKİN

İnsanüstü Bir Anıt Diktim Kendime, Çeviri: Ataol Behramoğlu, Adam Yayınları, İstanbul, 1996
Seçme Şiirler, Çeviri: Haluk Madencioğlu, Yön Yayıncılık, İstanbul, 1998
Bakır Atlı, Çeviri: Azer Yaran, İyi Şeyler Yayıncılık, İstanbul, 1999
A.S.Puşkin Aşk Şiirleri, Çeviri: Ahmet Necdet – Kanşaubiy Miziev, Everest Yayınları, İstanbul, 2003
Çar Sultan, Çeviri: Özlem Asiltürk, YGS Yayınları, İstanbul, 2003
Prenses ve Yedi Kahraman, Çeviri: Özlem Asiltürk, YGS Yayınları, İstanbul, 2003
Uçuyor Troyka Yel Gibi, Çeviri: Ataol Behramoğlu, Adam Yayınları, İstanbul, 2003
Yevgeni Onegin, Çeviri: Azer Yaran, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003
Yevgeniy Onegin, Çeviri: Kanşaubiy Miziev-Ahmet Necdet, Everest Yayınları, İstanbul, 2003
Seviyorum Sizi-Seçme Şiirler, Çeviri: Ataol Behramoğlu, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006

KLEOPATRA VE ÂŞIKLARI

Saray pırıl pırıl. Şarkıcılar hep bir ağızdan
Destan okuyorlardı, filâvta ve rubabın akışıyla.
Melike sesiyle ve bakışıyla
Canlandırıyordu ziyafeti ihtişam içinde.
Gönüller sürükleniyordu onun tahtına doğru
Fakat altın tasın önünde, O, birdenbire daldı derinlere
Mucizeli başını, omuzuna eğip durdu.

Ve şimdi muhteşem ziyafet sanki uyukluyordu,
Davetliler susmuştu. Şarkıcılarda ne ses, ne seda vardı!
Ama işte, eğilen başını O kaldırdı yine,
Işıklı bir yüzle başladı sözlerine:
“Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
Benimle bir olabilirsiniz.
İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
Aşkımı satıyorum ben,
Hayatı pahasına bir gecemi benim
Söyleyin, kim satın alacak içinizden?”

Sustu ve korku sardı herkesi,
Yürekler burkuldu şehvetle…
O, yüzünde soğuk bir cüretle
Dinlemektedir şaşkın mırıltıları
Ve küçümseyen bakışlarını ağır ağır
Hayranlarının üstünde dolaştırmaktadır.
Birden bir insanın çıkışıyla yarıldı kalabalık
Onun peşinden geldi iki kişi daha
Duruşları pervazdı, gözbebekleri ışık.
Melike karşılıyor gelenler ve böylece
Alışveriş bitiyor: satın alınıyor üç gece.
Ölüm odasıdır çağıran onları artık.

Şimdi kutsal kâhinler
Donakalmış davetliler önünde
Uğursuz kâseden
Sıra kur’asını çekiyor birer birer.
Birinci Flavius, son Roma bölüğünde
En yırtıcı asker.
Çıldırtabilirdi onu
Katlanmak bir kadının azametine,
O kabul etmişti zevkin meydan okuyuşunu,
Kızgın kavga günlerinde koşar gibi
Düşmanın davetine.
İkinci, Kriton, genç hakim,
Epikür bahçelerindendi,
Kharite’lerin, Kıbrıs’ın, Amur’un
Şairi ve hayranlarındandı.
Üçüncü, yeni açmış bir bahar çiçeği gibi
Okşuyordu gözü ve kalbi.
Ünlü değildi, adı asırlarda tutmamıştı yer;
Yavaşça gölgeliyordu
Dudaklarını ilk tüyler;
Genç yüreğinde tecrübesiz gücü
Kaynıyor ihtirasla;
Heyecan ışıldıyor gözlerinde.
Mağrur Melike hüzünlü bakışlarını;
Dondurdu onun üzerinde.

“-Ant içerim… Ey zevklerin anası,
Mislini görmediğin gibi hizmet edeceğim sana.
Satılık bir cariye gibi gireceğim,
Kandırıcı ihtirasların odasına.
Dinle beni, gücü büyük Kıbrıslı sen,
Ve siz yer altı hükümdarları,
Ey gazaplı Ayda’nın ilahları,
Yemin ederim ki, sabah şafak sökene kadar
Arzularıma hükmedenleri, ben
Tatlı ihtiraslarla doyuracağım,
Ve bütün esrarlı aşk hünerleriyle
Ve misilsiz bir rehavetle onları yoracağım.
Ama, kızıl sabah ışıklarıyla,
Sökünce ölümsüz şafak,
Yemin ederim ki ölümün baltasıyla
Bu bahtiyar başlar yuvarlanacak.”

Ve işte artık gün batıyor,
Altın bir yay gibi doğuyordu ay.
Örtüldü baygın gölgelerle
İskenderiye’de saray.
Fıskiyeler coşuyor, meşaleler tutuştu.
Buhurdanlar tütüyor ağır ağır, yer yer…
Dünya ilâhlarının bekliyor emirlerini
Tatlı, ihtiraslı serinlikler.
Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,
Gönlü çeken mucizeleri arasında,
Ve gölgesinde erguvani perdelerin
Işıldıyordu altın oda…

1835

Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN
Çeviri: Nâzım HİKMET

GECE SİSİ KAPLAMIŞ TEPELERİNİ GÜRCİSTAN’IN

Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın;
Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
Seninle, sadece seninle… Hiçbir şey
Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
Sevmemesi olanaksız çünkü.

Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN
Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

O’NA

Anımsıyorum o büyülü ânı
Karşımda beliriverdiğin,
Uçup gidici bir hayal gibi,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Bunluklarında ümitsiz hüznün,
Telâşın yorucu tasalarında,
Çınlardı o tatlı ses uzun uzun,
O güzelim çizgiler görünürdü bana.

Yıllar geçti. İsyancı dalgalarında fırtınaların
Dağılıp söndü eski hayaller,
Unuttum tatlı sesini senin
Ve silindi Tanrısal çizgiler.

Issızlıkta, karanlığında tutsaklığın
Sessizce uzayıp gidiyordu günlerim
Tanrısız, esinsiz, gözyaşsız,
Yaşamsız ve sevgisizdim.

Ve bir an geldi, uyandı ruhum:
Ve işte sen yeniden belirdin,
Bir hayal gibi, uçup giden,
Dehası gibi saf güzelliğin.

Ve yürek çarpıyor bir esrimeyle,
Ve yeniden canlanıyorlar onda
Tanrısallık da, esin de,
Yaşam da, gözyaşı da, aşk da.

Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN
Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

ŞAİR

Şairi Tanrı Apollon
Kutsal özveriye çağırmadığı zaman,
Yılgınca gömülmüştür o
Boş bir dünyanın dertlerine;
Kutsal liri onun susar;
Soğuk bir uykuda pinekler ruhu,
Dünyanın önemsiz çocukları arasında
Belki, en önemsizi odur.

Ama tanrısal söz ulaştığı an
Onun duyarlı işitimine değin,
Durgun ruhu silkinir şairin,
Bir kartal gibi, uyanan uykusundan.
Dünyanın eğlencesi ona boğuntudur,
Beşerin lâkırdısı ona yabancı,
Durup divanına halkın putunun
Şair eğmez mağrur başını;
Koşar o, akansız ve yaban,
Seslerle ve karmaşayla dolu,
Issız dalgaların vurduğu kıyılara,
Gür uğultulu ormanlara doğru…

Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN
Çeviri: Azer YARAN

ŞAİR’E

Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.

Sen çarsın: Yalnız yaşa. Yürü özgür yolunda
Özgür akıl nereye götürüyorsa seni.
Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,
Ödül beklemeksizin soylu çabalarına.

Ödül sendedir, çünkü en yüce yargıç sensin;
Ürününe en titiz değer biçebilensin,
Ey güç beğenir usta, sen ondan hoşnut musun?

Hoşnutsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün ateşinin tutuştuğu mihraba,
Şımarık bir inatla rahleni sarsıp dursun.

Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN
Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

SEVİYORDUM SİZİ

Seviyordum sizi ve bu aşk belki
İçimde sönmedi bütünüyle.
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.

Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

Aleksandr Sergeyeviç PUŞKİN
Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

Aleksandr (Sergeyevich) Pushkin (1799-1837) (İngilizce Biyografisi)

Russian 19th century author who often has been considered his country’s greatest poet and the founder of modern Russian literature. Pushkin blended Old Slavonic with vernacular Russian into a rich, melodic language. He was the first to use everyday speech in his poetry. Pushkin’s Romantic contemporaries were Byron (d. 1824) and Goethe (d. 1832), but his ironic attitude can be connected to the literature of the 18th century, especially to Voltaire. Pushkin wrote some 800 lyrics with a dozen narrative poems.

“Love passed, the muse appeared, the weather
of mind got clarity newfound;
now free, I once more weave together
emotion, thought, and magic sound.”
(from Eugene Onegin, 1823)
Aleksandr Pushkin was born in Moscow into a cultured but poor aristocratic family. On his father’s side he was descended from an ancient noble family and on his mother’s side he was a great-great-grandson of a black Abyssinian, Gannibal, who served under Peter the Great. Pushkin himself had black hair and swarthly complexion. In his childhood the future poet was entrusted to nursemaids, French tutors, and governesses. He learned Russian from household serfs and from his nanny, Arina Rodionovna. Pushkin started to write poems from an early age. His first published poem was written when he was only 14.

While attending the Imperial Lyceum at Tsarskoye Selo (1811-1817), he began writing his first major work, Ruslan and Ludmila (1820), a kind of fairy story in verse. It was based on Russian folk-tales which his grandmother had told him – in French. Years later at his father’s estate he listened to legends and fairy tales told by his old nurse Arina Rodionovna, calling that process “making up for the defects in his accursed education.” In 1817 he accepted a post at the foreign office at St. Petersburg. He became associated with members of a radical movement who participated later in the Decembrist uprising in 1825. Several of Pushkin’s liberal friends were involved in the affair. Some of them were hanged or exiled for life to Siberia, but Pushkin apparently did not take part in their conspiracy; and he was absent in the south at the time of the insurrection. In May 1820 Pushkin was banished from the town because of his political poems, among them ‘Ode to Liberty’. However, his friends did not consider him a political person. Pushkin was transferred south to Ekaterinoslav; it was a mild form of exile. During this time Pushkin discovered the poetry of Lord Byron. He was then moved to Kishinev, and in the summer of 1823 to Odessa. Count Vorontsoff, governor of Odessa, did not have high opinions about the poet: “… he is really only a weak imitator of a not very respected model – Lord Byron.” Vorontsoff made later a brief appearance in Tolstoy’s novella ‘Hadji Murad’ (1904).

Pushkin’s Evgenii Onegin (1833), a novel in verse, is considered the greatest masterpiece of Russian literature. Evgenii Onegin is a dashing young aristocrat : “In French Onegin had perfected / proficiency to speak and write, / in the mazurka he was light; / his bow was wholle unaffected.” On inheriting his uncle’s estate, he retires to country. Soon Onegin befriends Vladimir Lenskii, who is in love with a local girl, Olga Larina. Her unpolished, romantic elder sister Tatiana falls in love with Onegin, but he rejects Tatiana’s love. He considers himself mysteriously doomed, he would be a bad husband. “But I for bliss was not created: / To that my soul is foreign still. / In vain, in vain, are your perfections;/ Of them I count myself unworthy.” At a party Onegin insults Olga, and Lenskii challenges him to a duel, and is shot dead. Three years later Onegin meets Tatiana who is married to a prince. She is the last of the principal characters introduced to the reader, but she is also central for the story. Onegin declares his love to her, and writes her a series of letters expressing a mad passion. Now it is her turn to reject him. She confesses that she loves him but insists that they must part for good. Pushkin’s novel has been a rich source of character types for Russian writers. Tatiana has been regarded as the ideal of Russian womanhood. She is faithful, generous, sincere, and considerate. Among others Turgenev modelled his heroines after her. The libretto for Tchaikovsky’s opera Eugene Onegin (1879) was adapted from Pushkin’s novel by the composer’s brother Modeste. – Vladimir Nabokov’s commentary and translation of Alexandr Pushkin’s comedy of manners arouse much controversy. The ten-year-long work was first brought out in 1964 by the Bollingen Foundation in four volumes.

Although living in exile in different parts of Russia, Pushkin continued to write poems, rising gradually as the leader of the Romantic movement. In 1823 he started his major masterpiece, Eugene Onegin. He fell also in love with the daughter of his friend. Her small feet were celebrated in a stanza of the verse novel. He also later wrote love lyrics of Amalia Riznich, the wife of a Dalmatian merchant and his mistress. Pushkin’s great historical tragedy, Boris Godunov, was published in 1831. It was based on the career of Boris Fyodorovich Godunov, the Czar of Russia from 1598 to 1605. Boris is haunted by guilt over the murder of the Tsarevich Dmitry. When an ambitious young monk claims to be Dmitry, Boris tries to defend his throne, but he falls ill and dies. The composer Mussorgsky used this play as the basis of his opera (1869-74) of the same name.

“Like to some magistrate grown grey in office
Calmly he contemplates alike the just
And unjust, with indifference he notes
Evil and good, and knows wrath nor pity.”
(from Boris Godunov)
Pushkin’s troubles with the authorities continued. In 1824 he was banished to his family estate of Mikhailovskoe. Pushkin’s father tried in vain to keep his son under his control, but the result was, that the poet’s friends applied to the Czar, and Pushkin père was exiled from his own estate. When the new Czar, Nicholas I, allowed Pushkin to return to the capital. Due to the Czar’s patronage, he openly abandoned revolutionary sentiments. In 1829 he made a four-month visit to Transcaucasia, witnessing the action with the Russian Army against the Turks. In 1830 he visited another family estate, Boldino, and was stranded by cholera for three months. This was a very productive literary period. He wrote a group of plays, among them The Avaricious Knight, Mozart and Salieri, The Stone Guest, and The Feast During the Plague. Tales of the Late Ivan Petrovich Belkin (1831) was possibly inspired by the novels of Sir Walter Scott. Pushkin published the work anonymously and surprised Russian readers. However, the tales did not gain the popularity of his poems. Proper Mérimée, who admired Pushkin’s light touch, translated Tales of Belkin into French. ‘The Queen of Spades’ (1834), Pushkin’s most famous short story, was later made into an opera by Tchaikovsky. The tale about a gambler’s breakdown struck close to the poet’s own life – he was a gambler, too, to the end of his life.

“Lisaveta Ivanova listened to him with horror. So those passionate letters, those ardent demands, the whole impertinent and obstinate pursuit – all that was not love! Money – that was what his soul craved for! It was not she who could satisfy his desire and make him happy! The poor ward had been nothing but the unknowing assistant of a brigand, of the murderer of her aged benefactress!…” (from ‘The Queen of Spades’, 1834)
In 1833 Pushkin travelled east to the Urals for historical research. Next year he received an appointment as a functionary at the court, but his minor status was considered a humiliation. His debts were mounting and he was worried about his wife’s possible infidelity.

In his last years Pushkin started to write a historical work on Peter the Great, which was left unfinished. The Tsar had been a central figure in his narrative poem ‘The Bronze Horseman’ (1833), partly inspired by the flooding of Petersburg in 1824. Pushkin was was ambivalent about Peter. He thought that Peter the Great “despised humanity perhaps more than did Napoleon,” but Pushkin also mythologized him and the city in the poem, in which Petersburg becomes the symbol of Russia: “I love you, Peter’s creation.”

In 1829 Pushkin fell in love with 16-year-old Natalya Nikolayevna Goncharova, whom he married two years later. Her family was as impoverished as Pushkin’s, but she become a beauty of the Imperial court. The marriage was unhappy and Pushkin had little peace for intense creative activity. His wife was invited to every ball at the palace, and her frivolous social life led Pushkin into debt and eventually to his early death. The gossip of an affair between Baron Georges d’Anthès and his wife started to spread. An anonymous note informed Pushkin that he had been elected to “The Serene Order of Cuckolds”. Although A’Anthès married Natalya’s sister, the scandal was not quite over. Pushkin defended in a duel his wife’s honor with her brother-in-law. D’Anthès fired first his pistol. Fatally wounded, Pushkin fired also his shot and his opponent got a slight wound. Pushkin died on February 10 (New Style), 1837. The Czar buried him in the monastery near Mikhailovskoye, in secret for fear of popular risings at the funeral. He also paid all the remaining debts of the poet. Natalya received a pension.. D’Anthès was expelled from Russia. He died in 1895.

As an essayist Pushkin was prolific but most of his writings remained in draft form and over half were published posthumously due to repressive censorship. Chiefly Pushkin concentrated on literature and history, but he did not develop a systematic philosophical view – it has been said that Pushkin lacked “central vision”. He saw that overwhelming use of French by the upper classes delayed the progress of Russian literature. In this matter Pushkin was not speaking without his own experience – his first language was French, he read French writers well on into adolescence, and his characters, such as Onegin, spoke French. The responsibility of the Decembrist Rebellion Pushkin shifted onto foreign influences. He was fascinated by democratic republicanism but perceived the tendency to idealize the natural state of life, as exemplified both in the work of James Fenimore Cooper and in political discussion in the United States, as was shown in his essay “Dzhon Tenner” (1836, John Tanner).

For further reading: Puskin by D.S. Mirsky (1926); Pushkin by Ernest Simmons (1964); Pushkin by David Magarshack (1967); Alexander Pushkin by Walter Vickery (1970); Russiam Views of Pushkin, ed. by D. Richards (1976); Alexandr Pushkin: A Critical Study by A.D.P. Briggs (1983); Pushkin’s Prose by Abram Lezhnev (1983); Alexander Pushkin, ed. by Harold Bloom (1987); Russian Views of Pushkin’s ‘Eugene Onegin’, ed. by Sona Stephanie Sandler (1989); Eugene Onegin by A.D.P. Briggs (1992); Pushkin by Robin Edmonds (1994); Pushkin by Iurii Lotman (1995); Pushkin’s Poems by J.Thomas Shaw (1996); Social Functions of Literature: Alexander Pushkin and Russian Culture by Paul Debreczeny (1997) – See also: Nikolay Gogol, Prosper Merimée – Suom.: Pushkinilta on käännetty suomeksi kokoomateos Romaanit ja kertomukset (1961) sekä runosuomennoksia antologioihin Slaavilaisten kirjallisuuksien kultainen kirja (1936) ja Venäjän runotar (1946) – Note: The Complete text in Russian of Secret Journal 1836-1837 (Tainiye zapiski) by A.S. Pushkin, translated into 16 languages and banned in Russia, as well as excerpts from other books: M.I.P. Company, The Publisher of Controversial Russian Literature. – Pushkin’s books in Moskow at Knizhnaia kompania Vosok-Zapad, ask for Galina Karochina, tel. 333-6546, fax 333-9013, e-mail: books@mosinfo.ru. – M.I.P Company, e-mail: mp@mipco.com – Other good links: Retro Publishing –

Selected works:

RUSLAN I LJUDMILA, 1820 – Ruslan and Liudmila
KAVKAZSKY PLENNIK, 1820-21 – Prisoner of the Caucasus
BRATYA RAZBOYNIKI, 1821-22 – The Robber Brothers
BAKHCHISARAYSKY FONTAN, 1823 – The Fountain of Bakhchisary
TSYGANY, 1824 – The Gypsies
ARAP PETRA VELIKOGO, 1827 – The Negro of Peter the Great – Pietari Suuren neekeri
GRAF NULIN, 1828 – Count Nulin
POLTAVA, 1829 – Poltava
BORIS GODUNOV, 1831 – suom. Boris Godunov – basis for Modest Musorgsky’s opera
MOTSART I SALYERI, 1831 – Mozart and Salieri
POVESTI POKOYNOGO IVANA PETROVICHA BELKINA, 1831 – Tales of the Late Ivan Petrovich Belkin – Edesmenneen Ivan Belkinen kertomukset
MEDNYI VSADNIK, 1833 – suom. osaksi nimellä Vaskiratsastaja
DOMIK V KOLOMNE, 1833 – A Small House in Kolomna
ISTORIIA PUGACHEVA, 1833
YEVGENY ONEGIN, 1833 – Eugene Onegin – basis for Tchaikovsky’s opera of the same name – suom. Jevgeni Onegin – film (1999) Onegin, dir. by Martha Fiennes, starring Ralph Fiennes, Liv Tyler, Lena Heady, Toby Stephens
PIKOVAYA DAMA, 1834 – The Queen of Spades – later made into an opera by Tchaikovsky – film 1948, dir. by Thorold Dickinson – Patarouva
ISTORIYA PUGACHOVA, 1834 – A History of Pugachov
YEGIPETSKIYE NOCHI, 1835 – Egyptian Nights
KAPITANSKAYA DOCHKA, 1836 – The Captain’s Daughter – Kapteenin tytär
PUTESHESTVIE V ARZRUM, 1836 – A Journey to Arzrum
MEDNYI VSADNIK, 1837 – The Bronze Horseman
KAMENNY GOST, 1839 – The Stone Guest
ISTORIYA SELA GORYUKHINA, 1837 – The History of the Village of Goryukhino
DUBROVSKY, 1841 (unfinished)
The Poems, Prose and Plays of Pushkin, 1936
POLNOE SOBRANIE SOCHINENII, 1937-49 (17 vols.)
POLNOE SOBRANIE SOCHINENII, 1949 (19 vols.)
The Letters of Alexander Pushkin, 1963 (3 vols.)
Selected Verse with and Introduction and Prose Translations, 1964
Complete Prose Tales of Alexandre Sergeyevich Pushkin, 1967
Pushkin on World Literature, 1971
Pushkin Threefold, 1972
Complete Prose Fiction, 1983
Epigrams and Satirical Versem, 1984
Collected Narrative and Lyrical Poetry, 1984
TAINIYE ZAPISKI 1836-1837, 1986 – Secret Journal 1836-1837
DNEVNIKI. ZAPISKI, 1995
The Queen of Spades and Other Stories, 1997

Puşkin Üzerine Konuşma – Dostoyevski
(Çeviren: Tektaş Ağaoğlu, Bilim/ Felsefe/ Sanat Yayınları)

*”Puşkin olağanüstü bir olaydır; belki de Rus bilincine özgü, eşi görülmedik bir olaydır; demişti Gogol. Bana kalırsa aynı zamanda bize gelecekten bir haberdi Puşkin. Evet, biz Rusların arasına tıpkı bir peygamber gibi geldi. Petro?nun devrimleri üzerinden koca bir yüzyıl geçmişti, kendi gerçek benliğimizi yeni yeni kavramaya başlamıştık. Puşkin?in gelişi önümüzdeki karanlık yola yeni bir ışık saçtı, bize yardımcı oldu. Bu anlamda Puşkin bize gelecekten haberler getiren peygamberimizdir.
Büyük şairimizin çalışma süresi üç devreye bölünebilir sanırım. Şimdi burada bir edebiyat eleştirmeni gibi konuşacak değilim. Puşkin?in yaratıcı çabası şu anda bambaşka bir açıdan ilgimi çekiyor.

Puşkin bizim için hangi bakımlardan önemlidir, niye bir peygamberdi, kendi anlayışıma göre ortaya koymak, bir de peygamberliğe verdiğim anlamı belirtmek istiyorum. Yalnız şunu da söyleyelim ki Puşkin?in yaratıcı devrelerini birbirinden öyle keskin çizgilerle ayıramayız. Mesela, bana kalsa, Yevgeni Onegin?in başları ilk devrenin özelliklerini taşır derim, ama sonu ikinci devrenin ürünüdür: Puşkin, ardından koştuğu ülküleri artık ana yurdunda bulmaya başlamıştır; ulusunun, halkının emelleri onun da emelleridir; geleceği sezen, sevgiyle dolup taşan yüreğinin bütün içtenliğiyle onlara. bağlanmıştır. Derler ki Puşkin gençliğinde Parny, André Chenier ve hele Byron gibi Avrupa şairlerine öykündü. Şüphesiz Avrupa şairlerinin Puşkin?in dehasının gelişmesinde, büyük etkileri oldu, Puşkin?in bütün hayatı boyunca sürdü bu etki. Ne ki ilk yazdığı şiirlerde bile Puşkin Avrupa şiirine öykünmeden çok öteye varıyor. Dehasının olağanüstü kişiselliği daha ilk eserlerinde belli olmuştu. Çingeneler şiirinde dile getirdiği gerçek ızdırabın, o bilinç derinliğinin bir eşine ondan bundan aparılmış eserlerde rastlayamazsınız. Ben Çingeneler?i bütünüyle Puşkin?in ilk devresinin eseri sayıyorum. Bu şiir bir öykünmeden başka :bir şey olmasaydı öylesine taşkın bir yaratıcı güçten böylesine nasibi olur muydu? Şiirin kahramanı Aleko?da köklü, derin, tam Rusça bir düşünce dile getirilmektedir. Aynı düşünce sonradan Onegin?de uyumlu ve dört başı mâmur bir kılığa bürünmüş olarak yeniden kendini gösterecek, aşağı yukarı Aleko o acayip kılığından sıyrılıp elle tutulur gözle görülür, akla yatkın bir kişi olarak bir daha karşımıza çıkacaktır. Puşkin kendi ülkesinde avare olmuş dertli kişinin macerasını daha ilk basta eşine az rastlanır bir deha gücüyle işlemişti. Aleko, tarihin yükü altında acı çeken Rus?un ta kendisidir. Halktan kendini ayırmış bir toplum katının içinde böyle birden boy göstermesi tarihin zoruyla oldu. Onun için gerçeğe tıpatıp uyan bir tip. Bu yersiz yurtsuz Rus âvâraleri bugün de âvâre dolaşıp duruyorlar. Ortadan silinmeleri daha çok zaman alacak.

Bugün çingenelerin ilkel yaşayışlarında kendi evrensel ülkülerine ip ucu aramak için çingene obalarına koşuşmuyorlar belki; bizim Rus aydınlarının ne idüğü belirsiz, gereksiz hayatından illallah deyip acılarını unutmak için tabiatın koynuna kaçmıyorlar, ama tutup sosyalizme bel bağlıyorlar (sosyalizm yoktu daha Aleko?nun zamanında); yüreklerinde yeni bir inançla yeni bir ufka doğru koşuyorlar; vardıkları yerde canla başla çalışıyorlar. Bir yandan da, tıpkı Aleko gibi, hayatlarımı adadıkları hayalkâri uğraşıların onları amaçlarına ulaştıracağına, çabalarıyla yalnız kendilerini değil bütün insanlığı mutluluğa erdireceklerine inanmaktadırlar. Rus serserisi bütün insanlık mutluluğa ermedikçe kendi gönlünde huzura kavuşamaz. Rus serserisi bundan daha azıyla yetinemez, hiç değilse iş daha kuram katında kaldığı sürece. İşte bu, başka çağlarda yine karşımıza çıkacak olan aynı Rus kişisidir. Dediğim gibi, Petro?nun büyük devrimlerinden sonra gelen ikinci yüzyılın başında, toplumda, halktan köklerini koparmış bir aydın doğdu. Evet, şimdi olduğu gibi Puşkin?in zamanında da aydın Rusların büyük çoğunluğu devlet kapısında memurdu; demiryollarına, bankalara kapılanmışlardı; olur olmaz işler görüp hayatlarını kazanırlardı. Kimi de kendini bilime vermişti, ikide bir aydın topluluklar karşısında yüksekten konuşmayı bir iş sayardı. Hayatları düzenli, rahat, patırtısızdı. Aylıklarını alırlar, pokerlerini oynarlardı. Hiçbirinin gönlünden çingene obalarının yerini tutacak, çağımıza daha uygun yerlere kaçmayı düşünmezler pek. Gide gide gidip bir liberalcilik oyununda karar kılarlar. Avrupa sosyalizminden bir nebze bulaşmıştır bu liberalliğe. Üstelik o da; biraz Ruslaşmış, yumuşamış bir sosyalizm! Oysa, gerçekte, bir zaman meselesi bu; ya biri daha tedirgin olmaya başlamışken bir başkası çoktan kendini sürgüsü çekilmiş bir kapının önünde bulup kafasını tahtalara çarpmışsa? İşte giderek hepsinin sonu buna varacaktır, eğer kibirlerini yenip halka yoldaş olmayı bilmezlerse! Diyelim ki hepsinin kaderi bu değildir. O zaman iş ?seçkinler? e kalıyor; geri kalan muazzam çoğunluk hiç huzura kavuşmayacağına, yalnız onda biri tedirgin olsun daha iyi. Tabii Aleko gönlündeki acıyı henüz doğru dürüst dile getiremiyor. Mesele oldukça soyut onun için. Tabiatı özlüyor, o kadar; yüksek sosyeteye karşı hınç var içinde; gönlünde bütün insanlığı kapsayan emeller besliyor. İnsanlığın bir yerde izini yitirdiği, kendisinin ne yapsa ele geçiremediği bir gerçeğin ardından yas tutuyor. Nerdedir bu gerçek? Nerede, nasıl ortaya çıkar? Ne zaman elden gitti? Bilmiyor tabii bunların hiçbirini, yine de bunalıyor. Sonra şu da var: Hâyallerine düşkün, sabırsız kişi kurtuluş yolunu her şeyden çok dış görünüşe akın olaylarda arar. Tabii ya. Gerçek kendi dışında bir yerde demek ki. Belki bir başka Avrupa ülkesinde Avrupa milletlerinin sağlam köklere bağlı, tarihin içinden çıkıp gelmiş siyasal düzeninde, Avrupa?nın çoktan yerine oturmuş toplum ve hayat örgüsünde. Böyle bir adam gerçeğin ilkin kendi içinde belireceğini hiçbir zaman anlamayacaktır. Nasıl anlasın? Koca bir yüzyıl boyu kendi yurdunda kendini bilmeden yaşamış. Çalışmasını unutmuş. Gerçek kültürden yoksun kalmış. Kafes ardında yetişmiş görgüsüz bir genç kızdan farkı ne ki? Rus aydın toplumunun kendi içinde bölündüğü bilmem kaç katın hangisinden çıkıp gelmişse, o katın şanına uygun bir takım görevler görmüş hayatı boyunca – ipe sapa gelmez, ne işe yaradığı bilinmez görevler. Kökünden kopmuş, oradan oraya sürüklenip duran bir ot parçası şimdilik, başka ne ki? Bunun ağırlığını duymuyor mu, acısını çekmiyor mu dersiniz? Hem de nasıl! Olur a belki de soylu soplu bir aileden gelmedir, belki köleleri bile vardır. Soylu kişinin dilediği gibi yaşama hürriyetinden niye yararlanmasın; niye heveslerine boyun eğmesin, ?kanun dışı yaşayan adamların câzibesine kapılıp bir çingene obasında ayı oynatmaya başlamasın? Tabiî gönlünü boğan huzursuzluktan onu olsa olsa bir kadın kurtarır, şairlerden birinin dediği gibi vahşi bir kadın?!.. Onun için Aleko işin kolayından bulduğu derin bir inançla kendini Zemfira?nın kollarına atar. ?İşte kurtuluş yolu benim için; burada, ancak burada bulabilirim mutluluğu. Medeniyetin, kanunların ötesinde tabiatla koyun koyuna yaşayan bu insanların arasında?. Peki sonu? İlkel tabiatın gerekleriyle ilk karşılaştığı anda dayanamaz, elini kana. bular. Zavallı düş budalası evrensel sevgi ne güne, çingenelere bile yaranmanın yolunu kestiremez, cascavlak ortada kalır. Çingeneler de aralarından sepetlerler onu. İntikam almaya bakmadan, kin gütmeden, gösterişe sapmadan. Ağırbaşlılıkla.

Bırak bizi git, ey mağrur kişi,
Biz vahşi, kanunsuz adamlarız.
Ne işkence gelir elimizden
Ne kimseyi cezalandırırız.

Tabii bunlar hep hayâl. Hayâl ama, mağrur kişi bütün keskin çizgileriyle gözümüzün önünde yaşıyor. Gerçektir. Bu tipi ilk yakalayan Puşkin oldu. Bunu aklımızdan. çıkarmamalıyız. Hoşuna gitmeyen bir şey görmeye görsün, zulme ve işkenceye başvurmaktan kendini alamaz mağrur kişi; ne yapıp yapıp uğradığı haksızlığın cezasını ödetecektir. Ya da, daha iyisi, toplumun bilmem kaçıncı katından geldiğini hatırlayacak, işkence için, adam cezalandırmak için fırsat kollayan kanunu yardıma çağıracaktır, yeter ki ona karşı işlenen suçun intikamı alınsın. Yok, hayır! Bir deha eseri olan bu şiir bir öykünmedir diyemeyiz. Tam bu noktada meselenin, ?kahrolasıca meselenin? çözüm yolu halkın inancı ve adalet duygusu yönünde kendini gösteriyor. ?Eğ başını önüne, mağrur kişi ilkin gururunu ayaklar altına al! Eğ başını önüne. Tembel adam, ilkin kendi yurdunda çalışmaya bak!? Halkın hikmetine, adalet anlayışına uyan çözüm yolu budur. ?Gerçek dışarıda değil sendedir. Kendini kolla. kendini bul, kendi önünde eğil, kendine üstün ol, gerçeği göreceksin. Bu gerçek ne eşyada, ne senin dışında ne de dışarı ülkelerdedir, ilkin kendi kendine ettiğindedir. Kendini yener, kendi önünde eğilebilirsen, düşünde görmediğin kadar hür olacaksın; büyük bir işe başlayacaksın, başkalarını hür kılacaksın, çevrende hep mutluluk göreceksin. Hayatın gerçekten yaşanmış olacak, sonunda da ulusunu, ulusunun kutsal gerçeğini anlayacaksın. İnsanlık sevgisi, kardeşlik ülküsü ne çingenelerde, ne de başka bir yerdedir. Sen ilkin evrensel sevginin adamı olduğunu göster. Kinci ve mağrur olma. Sanma ki hayat .sana karşılıksız sunulmuş bir armağandı.?· Bu çözüm yolu Puşkin?in şiirinde de beliriyor. Aynı düşünce Yevgeni Onegin?de daha da büyük bir açıklıkla belirtilmektedir. Onegin hayallerle oynayan bir şiir değil, gerçekçi bir gözle yazılmış, ayağı yere sapasağlam basan bir eserdir.. Bu şiirin gerçek Rus hayatını dile getiren yaratıcı gücüne, eserin sanat mükemmelliğine Puşkin?den önce kimse ulaşamamıştı, belki ondan sonra da kimse ulaşamadı.
Onegin, Petersburglu?dur. Başka türlü olamazdı ki! Şiir için gerekli bu. Kahramanının gerçeğe en uygun yanlarından biri olan bu özelliğe şair gözlerini yumamazdı. Bir daha söyleyeyim, Onegin, Aleko?nun ta kendisidir, hele şiirin ortalarında acı içerisinde:
Tula mal müdürü gibi
Niye ben de inmeli değilim?
diye haykırırken.
Ama şiirin başlarında henüz yarı yarıya bir züppe, bir dünya adamıdır. Hayâl kırıklığına uğrayıp tepe taklak umutsuzluk kuyusuna yuvarlanacak kadar yaşamamıştır, daha, ne ki:
Gizli bıkkınlığın o süregen şeytanı
belâ kesilmiştir çoktan başına..

Kendi ana yurdunun göbeğinde, ırak köşelerde yaban çevrelere düşmüş bir sürgündür Onegin. Ne yapacağını bilemez bir türlü, ne aradığını ancak belli belirsiz sezmektedir. Sonraları yurdunu ve yabancı toprakları gezerken. nereye gitse kendini yabancılarla çevrili görür, hattâ kendi kendine de yabancı olduğunu anlar. Yurdunu sever, ama yurduna güveni yoktur. Ulusal emellerden söz edildiğini duymuştur, ama hiçbirine inanmaz. İnandığı tek şey kendi yurdunda hiçbir şey yapılamayacağıdır. Bir şey yapılabileceğine inananları da – bunların sayısı o zaman da bugünkü kadar azdı – küçük görür, hattâ bir yerde acır öylelerine Lenski?yi de can sıkıntısından öldürmüştü. Evrensel bir ülkü ardında koşmanın doğurduğu can sıkıntısıydı bu. Tıpkı bizim hâlimize benziyor..

Tatyana öyle mi ya? Tatyana,?nın çok daha güçlü bir kişiliği var. Kökleri sağlam Tatyana?nın. Kaç Onegin?i cebinden çıkarır, öylesine derin, öylesine akıllı. Kendi soylu içgüdüsüyle gerçeğin nerde yattığını, ne olduğunu çoktan sezmiştir. Puşkin şiirine Onegin değil, Tatyana adını vermeliydi. Hiç çekinmeden söyleyebiliriz, şiirin ger çek kahramanı Tatyana?dır. Tatyana olumlu bir tip, olumlu. ve güzel bir tip. Tam anlamıyla Rus kadını. Şair eserinde dile getirmek istediği düşünceyi Tatyana ile Onegin arasındaki son karşılaşmayı anlatan ünlü sahnede genç kadının ağzından anlatır. Diyebiliriz ki, o zamandan beri edebiyatımızda Rus kadınını böylesine olumlu, böylesine güzel görmedik – Turgenyev?in İyi İnsanlar Yuvası?ndaki Liza, belki… Fakat kıyı bucak bir köşede Tatyana ile ilk karşılaştığında Onegin bu temiz yüzlü, içten, utangaç kızı ilk başta anlamadı bile. Çünkü halkı kendinden aşağı görmeye alışagelmişti: Kızcağızın benliğinde saklı duran bütünlüğü, mükemmelliği göremedi; belki sahiden sandı ki genç kız ilerde varacağı olgunluk yolunda daha ilk adımlarını atmaktadır, bir çeşit tomurcuk, bir oğulcuktur. Bir düşünün, Tatyana bir oğulcuk, ha? Onegin?e yazdığı o mektuptan sonra! Şiirde bir oğulcuk arayacaksak, Onegin?den alâsı mı olur? Onegin, Tatyana?yı anlamıyor. İnsan ruhu nedir bilmiyor ki! Bütün hayatı boyunca soyut bir katta yaşadı: hayâl peşinde koşmaktan, âvârelikten kurtulâmadı. Üstelik Tatyana?yı sonradan Petersburg?da dillere destan bir hanımefendi olduğu zaman da; anlamadı. Tatyana?ya yolladığı mektupta ?onun eriştiği katın yüceliğini gönlünde çoktan sezmiş olduğunu? söylüyor ama bir sürü laf bunlar. Onegin, Tatyana?yı hiçbir zaman anlamamış, değerini vermemiştir. Aralarındaki sevginin trajik yanı buradadır… Ne ki Tatyana?yı köyde ilk gördüğü sırada Childe Harold ya da, olur a, Lord Byron kendisi İngiltere?den çıkagelseydi, Tatyana?nın o ürkek, gösterişsiz güzelliğini görüp Onegin?i uyarsaydı, hemen orada hayranlıktan dizlerinin bağı çözülmez miydi Onegin?in? Evrensel acının pençesinde oradan oraya koşturup duranlar işte bazen böylesine köle ruhlu oluyorlar! Fakat nerde Onegin?de o göz? Evrensel sevgi ardında onca yıl pabuç tüketen beyoğlu önce kızcağızı karşısına alıp bir güzel söylev geçer, sonra da şerefli bir adam gibi davranmanın gönül rahatlığı içinde alır başını gider. Evrensel acı hâlâ yüreğini dağlamaktadır; budalaca bir kızgınlık ânında döktüğü arkadaş kanı eline bulaşmıştır. Bundan böyle ana yurdunun bir ucundan öbür ucuna âvâre dolaşacak, bir kerecik olsun gözleri Tatyana?yı görmeyecektir. Kanlı canlıdır daha; kabına sığamaz, haykırır:
Daha gencim, hayat güçlü kuvvetli damarımda.
Ya beni bekleyen ne? Hep acı, gine acı, gine acı!

Tatyana, Onegin?in bu hâlini çok iyi biliyor. İlk gördüğü andan beri gözünü kamaştıran fakat neyin nesi olduğunu bir türlü anlayamadığı adamın evine gelişi hikâyede ölümsüz mısralarla anlatılır. Mısraların eşsiz sanat güzelliğinden, derin anlamlarından söz etmek istemiyorum şimdi. Tatyana, Onegin?in çalışma odasında. Kitaplarını; eşyalarını gözden geçiriyor. Onlara bakıp Onegin?in kişiliğini anlamaya, kafasında çöreklenen sır düğümünü çözmeye uğraşıyor. Bir ara olduğu yerde taş kesiliyor, sırrın çözüldüğünü haber veren bir önsezi ile kendi kendine mırıldanır:

Boş bir hayâl olmasın sakın?

Evet, Tatyana bunu ancak böyle yarım ağız açığa vurabilirdi. İlk baştan Onegin?in ne mal olduğunu anlamıştı çünkü. Çok sonraları Petersburg?da yeniden karşılaştıklarında artık onu iyi tanıyordu. Kim demiş saray hayatı, sosyete hayatı Tatyana?yı bozdu diye! Kim demiş biraz da gözde bir hanımefendi olduğu için, yeni fikirlere kapıldığı için Onegin?e sırt çevirdi diye! Doğru değil bu. Tatyana yine eski Tanya, köylerin, kırların Tanya?sı. Şımardı mı sanki? Hayır! Petersburg sosyetesinin gözalıcı hayatı gönlünü boğmakta, onu binbir acıyla kıvrandırmaktadır. Sosyete hanımı olmaktan nefret ediyor. Tatyana?yı başka gözle görenler Puşkin?in ne demek istediğini anlamayanlardır. Tatyana açık konuşuyor Onegin?le:

Bir başkasına bağlandım, ölene dek
Ona sadık kalmam gerek.

O anda Tatyana Rus kadının ta kendisidir. Bu sözleri söylemekle hayatının doruğuna eriyor, şiirin dokunduğu gerçekleri dile getiriyor. Onun dini inançları, evliliğin kutsallığına inancı üzerine tek kelime söylemeyi gereksiz sayarım. Öyleyse niye Onegin?le kaçıp gitmedi? Kendi ağzıyla ona ?seni seviyorum? dememiş miydi? Bir Rus kadını olduğu için Güneyli bir kadın ya da bir Fransız kadını gibi hayatta cüretkâr bir adım atmayı beceremediğinden mi? Haysiyetinden, parasından, toplum içindeki yerinden, anlamsız erdem iddialarından vazgeçmeye gücü yetmediğinden mi? Hayır! Rus kadını inandığı şeyden gözünü esirgemez. Tatyana?nın bütün hayatı bunu doğrulayan bir hikayedir. ?Bir başkasına bağlı şimdi; ölene dek ona sadık kalacak? Kime sadık kalacak? Neye sadık kalacak? Dünya bir araya gelse sevemeyeceği, anası yaşlı gözlerle önünde diz çöküp yalvar yakar olmasaydı dünyada evlenmeyeceği o paşa eskisine mi? Yaralı yüreğinde bütün umut kıvılcımları söndü mü yoksa? Ağır bir umutsuzluk çökeleğinden başka birşey kalmadı mı gönlünde? Evet, Tatyana o paşaya, yani kocasına, onu seven, onu sayan, onunla övünen dürüst insana hainlik etmemeye kararlıdır. Anası önünde dize gelip yalvardı yalvarmasına, ama kararı veren kendisiydi. Kocasının sadık eşi olmaya söz veren oydu, Tatyana?ydı. Başka çıkar yol .bulamadığı için evlendiği adam ne olursa olsun şimdi kocasıydı. Atacağı yanlış bir adım kocasının onurunu ayaklar altına alacak, adamcağızı yerin dibine batırıp sonunda öldürecekti. Bir başkasının kara günleri üzerine mutlu bir hayat kurabilir mi? Mutluluğu doğuran yalnız sevginin insana tattırdığı hazlar değildir; aynı zamanda gönlün huzura kavuşmasıdır. Ardında şerefsiz, merhametsiz, insanlığa uymayan bir davranışın hâtırası yatan gönül nasıl kendi kendinden hoşnut olabilir? İnsanın kendi mutluluğu için kaçıp gitmesi yeter mi insanın mutlu olmasına? Ne biçim mutluluktur o ki, bir başkasını bahtsız kılmadan var olamıyor? Diyelim ki bütün insanlığı sevindirecek, bütün insanları barışa, esenliğe kavuşturacak bir amaç ardında koşmaktasınız. Diyelim ki bu amaca ulaşabilmek için tek bir insanı işkenceler içinde öldürmek gerekli, hattâ kaçınılmaz bir şarttır. Büyük bir insan, meselâ bir Shakespeare olmasın bu adam, sıradan namuslu ihtiyarın biri olsun; körükörüne inandığı, pek öyle derinden tanımadığı, fakat sevip saydığı, başının tacı ettiği, yanında yaşamaktan sevinç duyduğu genç bir kadının kocası olsun. Bütün yapacağınız bu adamı rezil etmek, yerin dibine batırmak, işkencelere salmaktır. Adamın ayaklar altına alınan onuru, sevdiğinden ayrı düşmesinin ıstırabı üzerine siz bütün insanlığın geleceğini, mutluluğunu kuracaksınız. Yapar mısınız? Buna razı olur musunuz? İşte meselenin can damarı! Diktiğiniz yapının temellerinde bu acı yattıkça, diktiğiniz yapının temellerinde önemsiz bir insanın, ama haksız yere, kör kör parmağım gözüne hayatı paralanmış bir insanın üzüntüsü yattıkça, yapıda oturacak olanların kendilerine sunduğunuz mutluluğu sizin elinizden almaya yanaşacaklarını aklınızdan geçirebilir misiniz? Hepsi dünyanın sonuna dek o mutluluk içinde yaşayacak olsa bile, onlardan bunu bekleyebilir misiniz?

Tatyana, yüreğinin tâ derinlerinde ıstırabın dik alâsını bilen Tatyana başka, türlü davranamazdı. Hayır. Kendini bilen kişi, bir Rus, kararını şöyle verir: mutluluktan nasibim olmasın benim. Çektiğim acı bu ihtiyarın çektiklerinin yüz katı, bin katı olsun. Kimse bilmesin, bu ihtiyar adam da bilmesin benim nelere katlandığımı. Kimseler bilmesin benim neyi göze aldığımı. Başkasını paralamakla olacaksa, ben mutluluğu istemiyorum! İşte trajedi burada. Tatyana çizginin ötesine geçemeyeceğini bilir, bunu bildiği için de Onegin?e kapıyı gösterir. Diyeceksiniz ki Onegin de bedbaht şimdi. Tatyana birini kurtardı, ötekinin yüreğini paraladı. Ama bu başka mesele, belki de şiirin en önemli meselesi. Yalnız geçerken söyleyeyim: Tatyana neden Onegin?le kaçmaya yanaşmadı? Edebiyatımızda öteden beri tartışılan bir konudur bu. Onun için üzerinde bu kadar durdum. Meselenin en dikkate değer yanı çözüm yolunun şimdiye kadar anlaşılmayıp tartışma konusu edilmiş olmasıdır. Bana kalırsa Tatyana serbest olsaydı, yaşlı kocası ölseydi de Tatyana dul kalsaydı, gine de Onegin?le kaçıp gitmezdi. Tatyana?nın kişiliğini iyi anlamamız gerek. Onegin?in nasıl bir adam olduğunu apaçık görüyor Tatyana. Ezeli âvâre, bir vakitler yüz vermediği kadını şimdi bambaşka bir ortamda, ulaşılmaz bir varlık gibi görmektedir. Meselenin can alıcı noktası bir bakıma bu değil mi zaten? Ortamın yeniliği… Onegin?in umursamayıp yüzüstü bıraktığı genç kız şimdi bütün sosyetenin sevgilisidir. Sosyete ise, bütün evrensel emellerine rağmen Onegin?in önünde boyun eğdiği tek kuvvettir. Onun için gözleri kamaşır, genç kadının ayaklarına kapanır. İşte ne zamandır ardından kovaladığım ülkü, der, işte kurtuluş yolu, işte acılarımdan beni kurtaracak varlık. O zamanlar gözüm görmedi onu; ?mutluluk elimi uzatsam benim olacakmış meğerse?. Nasıl daha önce Aleko acılarından kurtulma yolunu Zemfira?da gördüyse, şimdi de Onegin heveskâr imgeleminin yeni bir dönüşüyle Tatyana? ya sarılır. Ama Tatyana anlamıyor mu sanki bunu? Tâ ne zamandan beri bilmiyor mu Onegin?in bu hâlini? İki kere iki dört eder gibi biliyor ki, Onegin karşısındaki kadını, eski günlerin alçak gönüllü Tatyana?sını sevmiyor, kendi yeni hevesini seviyor. Biliyor ki onun gözünde Tatyana, Tatyana değil bambaşka bir varlıktır. Tatyana değil Onegin?in sevdiği; belki de kimseyi sevmiyor. Onegin?in kimseyi sevmeye gücü yok; ne kadar acı çekerse çeksin, kimseyi sevmeye gücü yok. Sevdiği, bir heves sade; zaten kendisi bir heves, Onegin! Bugün Tatyana?nın peşinden geldiğini görse yarın hayâl kırıklığına uğrayacak, gönlünün taşkınlığını alaya alacak. Onegin rüzgârın önünde oradan oraya savrulup duran bir ot parçasıdır. Tatyana öyle mi ya? Umutsuzluğun en koyu katında bile, hayatının paramparça olduğunu sezdiği anda bile gönlünün uzanacağı sağlam, sarsılmaz bir tutanağı var. Çocukluk hâtıraları, gösterişsiz, basit hayatının ilk yıllarını yaşadığı kırlar, köyü,
Dadısının mezarı başında
Dalların ördüğü gölgelikler.
evet, bütün bu hâtıralar, geçmiş günlerin hayâli… elinde kalan en değerli şeyler şimdi bunlar. En kara umutsuzluk çukurundan bunlar kurtarıyor onu. Az değil. Çok bile. Onu kendi öz toprağına, halkına, halkının kutsal bildiklerine bağlayan, sarsılmaz, parçalanmaz bir temel. Oysa Onegin? Onegin?in nesi var? Kim Onegin? Hiçbir şey! Tatyana mı gidecek Onegin?in peşinden ona acıdığı için, onu eğlendirmek için; sevgisinin sonsuz merhamet kaynağından ona bir anlık mutluluk yalgını armağan etmek için?.. Tatyana mı yapacak bunu? Yarın Onegin?in kendi sevinci ile alay edeceğini şimdiden, bilmiyor mu sanki? Hayır! Bunlar öyle derin, öyle sarsılmaz gönüllerdir ki, sonsuz bir acıma duygusuyla da olsa, kutsal bildiklerini öyle göz göre göre harcansın diye sunmazlar adama. Hayır, Tatyana, Onegin? in peşinden gidemezdi.

Puşkin, Onegin?de, o sessiz, o ölümsüz şiirde katına erişilmez bir ulusal şair olduğunu ortaya koydu. Onun gibisi daha gelmemişti. Halkın tepesinde oturan bir toplum katının iç yüzünü bir anda, eşine az rastlanır bir sezgi gücüyle ve kesinlikle açığa vurdu. Önceki çağların, çağımızın Rus serserisi tipini gözler önüne serdi. Rus serserisinin gönlünde yatanı ilk sezen, tarih içerisinde kaderini ilk izleyen, bizim kaderimizdeki yerini ilk görüp anlatan Puşkin olmuştur. Tatyana?da, bir Rus kadınının hayatında tam anlamıyla olumlunun ve güzelin gerçek örneğini yarattı. Yine bu devrenin ürünü olan başka eserlerinde ele aldığı, doğruca Rus halkının içinden çıkıp gelen daha nice olumlu ve güzel Rus tipini işleyip bize sunan ilk Rus yazarıydı. Bu insanların güzelliği, dile getirdikleri katı, şüphe götürmez gerçekte kendini gösteriyor. Hiçbirini inkâr edemeyiz; taştan yontulma heykeller gibi dimdik ayakta duruyorlar. Size bir daha hatırlatmak isterim, bir edebiyat eleştirmeni gibi konuşmuyorum burada; düşüncemi açıklamak için bütün bu eserleri enine boyuna inceleyip edebi yargılara varacak değilim. Meselâ o papaz mizaçlı Rus vakanüvisi tipini ele alalım. Bu yüce insanın bizim için ne kadar önemli, ne kadar anlamlı olduğunu göstermek için kitaplar dolusu söz az gelir. Bu tip Puşkin tarafından Rus toprağında bulundu, Puşkin?in dehasıyla yoğruldu, gösterişsiz, taşkın, şüphe kaldırmaz gönül güzelliğiyle ulusal benliğimize, ulusal bilincimize bir tanık olmak üzere bizlere sunuldu. Bizimledir artık, yaşıyor; üzerinde tartışamayız. Şairin hayâl gücünün yoktan yarattığı bir varlık değildir. Bunu siz de teslim edersiniz. Evet yaşıyor, bir gerçek; onun için onu yaratan ulusal bilinç de yaşıyor, o da bir gerçektir; onun için bu bilincin yaşama gücü de bir gerçektir. Hem gerçektir, hem yücedir. Puşkin?in bütün eserleri Rus benliğine, Rus benliğinin manevi gücüne inancı ile dolup taşar. İnancın olduğu yerde umut vardır, Rus insanının geleceği karşısında duyulan büyük umut.

Başarı ve iyi günler umuduyla
Korkmadan geleceğe bakarım.
demişti Puşkin bir başka ilişkiyle. Ama bu sözleri bütün yaratıcı çabasına uygulanabilir sanırım. Ne ondan önce, ne de ondan sonra hiçbir Rus yazarı onun kadar yakından Rus halkıyla anlaşamamıştır. Yazarlarımız arasında sürüyle halk uzmanı yok mu? Var tabiî. Hayli yetenekli kişiler, bilgili kişiler, halkı seven kişiler. Sayıları hiç de az değil. Yalnız bu yazarları Puşkin?le kıyaslayacak olursak, görürüz ki bir ya da ikisi dışında hepsi büyük türü üzerine yazan beyler midir; bu çizginin üstesine varmaz hiçbiri. En yeteneklilerinde bile, sözünü ettiğim o ikisinde bile arada bir halka şöyle yukardan bakan bir tutum, bir başka hayattan, bir başka dünyadan gelme bir ışık halkı yazarın katına çıkarıp mutlu kılma isteğini andırır bir kaygı göreceksiniz. Oysa Puşkin?de doğruca halktan gelen bir şey var; o kadar ki, kimi zaman dünyanın en bön duygularına iteliyor onu. Ayı hikâyesini hatırlayın. Dişi ayının öldürülüşünü ya da şu mısraları hatırlayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız:
Amcam oğlu Kahya, seninle içmeye başladık mı…

Bütün bu sanat ve sezgi hazineleri büyük şairimizin kendinden sonra gelecek olanlara, ondan sonra gelip aynı tarlayı sürecek olanlara bıraktığı nişanlardır diyebiliriz. Hattâ diyebiliriz ki, Puşkin hiç yaşamasaydı Rus edebiyatı onun ardından gelen nice işinin eri yazardan yoksun kalacaktı. Hiç değilse bu yazarlar günümüzde bu kadar büyük bir başarıyla ortaya serdikleri düşüncelerini böylesine güçlü, böylesine açık seçik bir üslupla dile getiremeyeceklerdi. Puşkin?in önemi yalnız şiir, yalnız sanat alanıyla sınırlı kalmıyor. Puşkin olmasaydı kendi Rus benliğimize, Rus halkının yapabileceklerine güvenimizi, Avrupa milletleri arasında Rusya?nın geleceğine inancımız daha sonraki yazarların (hepsinin değil tabii, bir kaçının) kaleminden böylesine karşı durulmaz bir güçle dile getirilebilir miydi? Puşkin?in bu alandaki başarısı üçüncü çalışma devresini gözden geçirdiğimizde daha iyi anlaşılacaktır.

Bir kere daha söyleyeyim, bu devreler arasında kesin çizgiler aramamak gerekir. Üçüncü devrenin ürünü bazı eserlerini bile şair, sanat çalışmalarının daha başlangıcında yazmış olabilirdi: Çünkü Puşkin?in sanatçı kişiliği baştan sona bir bütündü, ilk günden bütün unsurlarını içinde taşıyan canlı bir oluştu. Dışarısı, dışardan aldıkları gönlünde zaten var olanı canlandırmaktan öteye varmadı. Ama durmadan gelişen bir oluştu bu. Geçirdiği devreleri birbirinden ayırıp tanımlayabiliriz. Her bir devrenin kendi özelliklerinin yanısıra, aralarındaki bağların canlılığı ve sürekliliği dikkatimizi çekecektir. O zaman üçüncü devreye katabileceğimiz eserlerde her şeyden çok bütün insanlığı içine alan düşüncelerin, başka ulusların şiir anlayışının, başka ulusların yaratıcı dehasının yansıdığını göreceğiz. Bunlardan bazısı Puşkin?in ölümünden sonra yayımlandı. Şair bu devrede nerdeyse tabiat üstü diyebileceğimiz, ondan önce hiçbir yerde görülmemiş, işitilmemiş bir şey sundu insanlığa. Avrupa edebiyatında ondan önce de dev gibi sanat dehalarıyla parlayan adamlar görünmüştü; Shakespeare, Cervantes, Schiller. Ama evrensel sevgi gücü Puşkin?de olduğu kadar hangisinde vardı? Puşkin bu gücünü, ulusumuzun bu en büyük gücünü halkla paylaşıyor. Onun için bizim ulusal şairimizdir. Avrupa şairlerinin en büyükleri bile bir yabancı ulusun yaratıcı damarını böylesine doğrulukla bulamazdı. Tam tersi Avrupa şairleri başka milletlere gözlerini çevirdiklerinde onları çokluk kendi milletlerine benzetmişler, kendilerince anlamışlardır. Shakespeare?in İtalyanlar?ı bile birer İngiliz?dir. Dünyanın bütün şairleri arasında bir Puşkin?de var bu güç; başka bir milletin düşüncelerini, sezgilerini bu kadar kendinin kılabilme gücü bir onda var. Faust?dan sahneleri düşünün; Pinti Şövalye?yi, Yohsul Şövalye baladını ele alın; Don Juan?ı bir daha okuyun. Bunların altındaki imza Puşkin?in olmasaydı nerden bilecektiniz her birini bir İspanyol?un yazmadığını? Veba Salgınında Bayram şiirindeki hayâl gücüne başka nerde rastlayabilirsiniz? Hayâl gücünün vardığı o akıl almaz derinliklerde İngiliz dehasının kendi öz benliği yatıyor. Kahramanın veba üstüne çağırdığı o güzelim şarkıda, sonra Mari?nin şarkısında bunu apaçık görüyoruz:
Çocuklarımızın sesleriydi duyulan
Okulun avlusunda.

Bunlar sapına kadar İngiliz, şarkılarıdır. Bunlar İngiliz ruhunun özlemleri, yas çağrısı, geleceğin getireceği acıları gören ön sezgisidir. Şu garip mısraları hatırlayın:
O yaban vadide dolaşırken bir gün ben

Eski bir İngiliz tarikat şeyhinin yazdığı mistik bir kitabın başlangıcı değil mi nerdeyse bu? Olduğu gibi şiire aktarılmış. Ama sade aktarma mı? Mısraların hüzünlü, coşkun musikisinde Kuzey Protestanlığının sesi çağlıyor; dinin kalıplarına meydan okuyan gönlü inanç dolu İngiliz, bulanı.k, karanlık; bükülmez, emellerinden şaşmayan mistik ruh, mistik imgelemin o yaman taşkınlığıyla bize sesleniyor. Bu garip mısraları okudukça bütün o günler gözlerinizin önünde belirir; Reformasyon?u, ilk Protestanlığın coşkun, savaşçı ruhunu, tarihi anlarsınız – yalnız düşünce katında da değil; tepeden tırnağa silâhlı tarikatçılarla omuz sürten, onlarla birlikte ilâhiler okuyan, coşkunluklarını paylaşıp onların yanısıra gözyaşı döken, inançlarına katılan bir kimsesiniz artık. Sonra Kuran?a Öykünmeler! Bir Müslüman değil mi şimdi bunları söyleyen? Evet. Kuran?ın, cihad kılıcını kuşananların sesidir bu. İnancın bütün sadeliğiyle şahlanışı! Eski Yunan ve Roma dünyası da burada. İşte Mısır Geceleri! Tanrılığa özenen dünya adamları. Tanrılar gibi halkın tepesinde tünemiş, halkın yaratıcı gücünü, emelleri hiçe sayıp tapınaklara kapanmış, kapalı kapılar ardınki güç bütün insanların birleşmesi özleminden doğan güçtür. Puşkin doğrudan doğruya halkın şairi olup gücünü halktan almaya başladığı anda bu gücün büyük geleceğini görmüş, anlamıştı. Onun için Peygamberdir.

Sorarım size, nedir büyük Petro?nun devrimleri bizim için? Yalnız gelecek bakımından değil, bir de şimdiye kadar olup bitenler, şimdiye kadar açığa çıkan gerçekler açısından bakıldığında , anlamı neydi bu devrimlerin? Herhalde Avrupa kılık kıyafetinin, Avrupa göreneklerinin, Avrupa tekniğinin ve biliminin benimsenmesi değildi. Gelin daha yakından, daha bir kesinlikle inceleyelim bunu. Evet, büyük bir ihtimalle Petro ilkin bu dar, pratik çerçeve içerisinde işe koyuldu; fakat zaman geçip kafasındaki devrim düşüncesi geliştikçe, gizli bir içgüdünün etkisi kendini göstermeye başladı. Petro gözlerini daha uzun erimli amaçlara çevirdi, çabalarını daha geniş ufuklara yöneltti. Zâten Rus halkı da devrimleri günlük kaygılarla benimsemeyi yeterli bulmamıştı. Halkı peşinden sürükleyen başka şeydi; günlük kaygılarla kıyas kaldırmayacak kadar yüksek amaçları gözeten bir önsezi. Halk daha o zamandan ilerisini görüyor, geleceğin getireceklerini bekliyordu. Bir daha söyleyeyim, halk bunun bilincine varmamıştı daha; fakat amacının o yönde yattığını seziyor, önemini anlıyordu. Onun içindir ki gözlerimiz hemen bütün insanların birleşmesi ülküsüne çevrildi. Düşmanlık duygusuyla değildi bu. İçimizden taşan iyi niyetle, yüreğimizdeki sonsuz sevgiyle hiç ırk ayırımı gözetmeden yabancı milletlerin dehalarını bağrımıza bastık; daha ilk adımda sezgimiz bize anlayışlı davranmayı, aykırılıkları gözümüzde büyütmemeyi, hepsini hoş görüp uzlaştırma yoluna gitmeyi öğretti. Böylelikle (biz de bunun daha yeni farkına varıyorduk) büyük Aryan ailesini hep bir araya: getirip kardeş kılacak bir ülküyü benimsemeye hazır ve istekli olduğumuzu gösterdik. Evet. Hiç şüpheniz olmasın, Rus?un kaderi Avrupa?nın birleşmesi, bütün insanlığın yönünde gelişecektir. Gerçekten Rus olmak, bütün insanlara kardeş olmaktır. Aramızdaki bütün bu Islavcılık, Batıcılık ayrımları bir yerde tarihi şartlanmaya dayanıyor, ama aslına bakarsanız birbirimizi yanlış anlamamızdan doğuyor. Gerçek bir Rus?un gözünde Avrupa?nın geleceği kadar azizdir. Çünkü Rusya?nın kaderi evrensellik katına çıkmaktır; kılıç zoruyla değil, kardeşlik bağlarının kuvvetiyle, insanları kardeşlik ülküsü çevresinde birleştirme emelimizle. Petro?nun devrimlerinden bu yana tarihimizi iyi inceleyin Avrupa milletleriyle aramızdaki ilişkilerde, hattâ devletin güttüğü siyasette hep bu düşünceyle (benim bu hayâlimle deyin isterseniz) karşılaşacaksınız. Rusya?nın siyaseti bu son iki yüz yıl içerisinde Avrupa?ya hizmet etmekten başka ne yapmıştır? Hattâ Rusya kraldan çok kral taraftarı oldu diyebiliriz. Bunun devlet adamlarımızın işe yaramaz oluşundan ileri geldiğini sanmıyorum. Bugün bizim gözümüzde değerinin ne olduğunu Avrupa çok iyi bilmektedir. Bir gün gelecek bizler değil ama, çocuklarımız anlayacak ki gerçekten Rus olmak demek, Avrupa?nın içine düştüğü çelişmeleri ortadan kaldırmayı amaç edinmek demektir; gönlümüzdeki kardeşlik sevgisinden kuvvet alarak bütün insanların birleşmesi yolunda savaşmak demektir; belki de, nihayet, insanlık birliği ülküsünün gerçekleşeceğine; İsa?nın dediğinin olacağına, günün birinde bütün insanların elele vereceğine inandığımızı bütün dünyaya haykırmak demektir: Ben inanıyorum bunun böyle olacağına. Biliyorum, çok iyi biliyorum ki bu sözlerime bir dolu deli saçması diyenleriniz olacak. Öyle olsun. Söyledim ya bunları, hiç de pişman değilim: Söylenmesi gerek çünkü. Özellikle şimdi, burada, eşsiz sanat gücüyle bu düşünceyi dünyaya salan büyük dâhiyi kutladığımız bir sırada hepsinin söylenmesi gerek. Bu düşünce bundan önce de birçok kereler dile getirildi. Ben yeni birşey söylemiyorum. Yine de böyle konuşmamı bir küstahlık sayanlar çıkacaktır. ?Bu mu bizim kaderimiz? Bu mu bizim zavallı, ilkel yurdumuzun kaderi? Dünyaya yeni bir ülkünün tohumlarını atmak bütün insanlar arasında bize mi düştü??

Ekonomik başarılardan, silâh gücünden, bilim gücünden söz ediyor muyum? İnsanlar arasında kardeşlik bağlarının kurulmasından söz ediyorum. Bu ülküyü gerçekleştirmek diyorum, bütün uluslar arasında belki Rusya?nın kaderi olacaktır. Bu ülkünün izleri tarihimizdedir, yetiştirdiğimiz dehalardadır, Puşkin?in sanat dehasındadır. Yurdumuz yoksul olsun, ne zararı? ?Hazreti İsa?nın bir köle kılığında boydan boya geçip takdis ettiği? ülkedir burası, bütün yoksulluğuyla. Niye İsa?nın son sözünün bir gün gerçek katına çıkacağı umudu bizim olmasın? İsa da bir ahırda doğmamış mıydı? Dediğim gibi, hiç olmazsa Puşkin?in örneği var önümüzde, Puşkin?in dehasının bütün insanlığı içine alan kaplamı var. Puşkin?in göğsünde kendi ulusunun yanı sıra yabancı ulusların dâ yüreği çarpardı. Puşkin, hiç olmazsa sanat alanında, Rus bilincinin bu evrensel eğilimini açığa vurdu. Bizim için bu paha biçilmez bir uyarmadır. Düşüncemiz bir hayâlden, bir düşten öteye varmasa bile, hiç değilse Puşkin?in eserinde bu hayâl, bu düş kendine sağlam temeller bulmuştur. Puşkin?in ömrü daha uzun olsaydı, kimbilir daha nice coşkun, ölümsüz tipler yaratacak, Avrupalı kardeşlerimiz de Rus olmanın ne demek olduğunu anlayabileceklerdi. Şimdikinden çok daha büyük bir güçle Puşkin, Avrupa?yı kendine çekecekti. Belki onlara anlatabilecekti gönlümüzde yatan özlemin gerçek yanını. Onlar da bizi şimdi anladıklarından daha iyi anlayacaklar, yüreğimizin atışını duyar olacaklardı; bize şüpheyle, şimdiki gibi biraz da küçümseyerek bakmaz olacaklardı. Puşkin daha çok yaşasaydı, belki bizim aramızda da anlaşmazlıklar daha az olacak, birbirimizle böylesine hırlaşmayacaktık. Allah?ın hikmeti başkaymış. Puşkin en olgun; en. güçlü çağında öldü. Öldü, mezarına büyük bir sır götürdü. Şimdi biz, onsuz, onun kutsal sırrını çözmeye çalışıyoruz.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro