Sadık Güvenç’in öykücülüğü üzerine

sadık güvençYazar ve edebiyat öğretmeni olan Sadık Güvenç’in öykücülüğü üzerine söyleşi ve imza günü etkinliği 25 Haziran 2016’da Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Etkinliğe yazar ve şairler yanında okurlar da sıcak ilgi gösterdiler.

Sadık Güvenç’in yaşamı ve edebi kişiliği hakkında bilgi veren Müslüm Kabadayı, “1962’de Yozgat-Bahadın’da doğan yazarımızın iki temel avantajı söz konusudur. Bir yandan halk şairlerinin ve hikayecilerinin çok olduğu bir coğrafyada yetişen Sadık Güvenç, diğer yandan Yusuf Ziya Bahadınlı, Haydar Eroğlu gibi toplumcu yazar ve şairlerin ön açıcılığından etkilenmiştir. Gerçekçi edebiyatımızın birikimlerini yeni tema ve konular üzerinden karagüldüşünü de kullanarak ustaca öykülerine yansıtmıştır. Yaşasın İhtilal, Hırsızın Teki ve Çıkarcının Teki kitaplarında yer alan öykülerde işlenen tema-konular yanında, olay ve durumların oluşum-gelişim süreçlerini, kahramanların bu olay ve durumlar içinde kazandıkları kişilik özelliklerini, doğa-insan, insan-toplum, birey-birey ve bireyin iç çatışmaları içinde nasıl kazandıklarını nedensellik çerçevesinde işleme çabasında olduğu görülmektedir Sadık Güvenç’in,” dedi. Bu görüşünü, “Çıkarcının Teki”nden örneklerle açıkladı.

“Büyükbabam adlı ilk öyküde kentte yaşayan bir çocuğun köydeki büyükbabasını özlem ve sevgiyle beklemesi ve büyükbabanın kente bakış açısı ustaca verildiği gibi kırsalda güvenlik görevlilerin yol açtığı ‘büyük güvensizlik’in köyde ve ailede yol açtığı yıkım da betimlenmiştir. Bu öyküde kentte yaşayan torunun köydeki büyükbabaya duyduğu sevgi ve özlemin nedeni şöyle işlenmektedir: ‘Yalancı, benim büyükbabam gelecek biraz sonra, şimdi şu otobüslerden biri duracak, büyükbabam inecek. Torbalarında da kuru kayısı var. Kuru üzüm var, kuru dut var, kuru erik var. Onlardan da bize avuç avuç dağıtacak. O zaman söyleyeceğim büyükbabama, senin ona ‘ölmüş’ dediğini. O zaman sana veriyor mu bakalım getirdiklerinden?’(s.8) Aynı öyküde büyükbabanın kentte niçin kalmak istemediği şöyle anlatılmaktadır: ‘Buralar beni boğuyor evlatlarım; köyümün, toprağımın kokusu her şeye değer.’ (s.9) Büyükbabanın ölüm nedeni de torunun ölüme meydan okuyan sevgi diliyle şöyle işlenmektedir: ‘Büyükbabam tek başına dağlardan şifalı ot toplarken jandarmalar onu terörist sanmışlar da vurmuşlar… Yalancılar! Benim büyükbabam hiç terörist olur mu? Hem jandarmalar yaşlı adamı niye vursunlar? Az sonra şu vızır vızır giden otobüslerden biri dursun, içinden de büyük babam insin, ben de onun elindeki torbalara yapışayım, birlikte tutalım evin yolunu. Görsünler bakalım kim kimi vurmuş? Yalancılar!..’ (s.11)

‘Ramazan ile Ramazan’, yazarın yaşadığı toplumsal koşullarda sürekli duyumsadığı din-mezhep ayrımcılığının insan ilişkilerine yansımasıyla ilgili yazdığı birkaç öyküden biri. Diğer öykülerden farkı, bir İmam-Hatip Lisesi’nde yanlış duyum ya da önyargıya dayalı Alevi düşmanlığının okulun müdür yardımcısı Ramazan tarafından Sünni aileden gelen Çorumlu öğrenci Ramazan’a nasıl yansıtıldığının gösterilmesidir. Bu önyargısının ve yanlış duyumunun farkına varıp diplomasını veren müdür yardımcısını, yaptığı bu ayrımcılık bakımından öğrencinin sorgulamadan diplomasını alarak sevinç içinde köyüne dönmesi de okurun yorumuna bırakılmıştır.

Çocuk ve öğrenci işçilerin yaşantılarından kesitlerin betimlendiği öykülere de ağırlık veren Sadık Güvenç, ‘Boya Badana’ öyküsünde 12 Eylül faşizminin üniversitelere yansımasıyla çalışarak okumak zorunda kalan öğrencilerin sorunlarını işler. ‘Abdullah, Hacettepe Üniversitesi Almanca Bölümü’nde okuyordu. Geceleri de Hacettepe Hastanesi’nde kayıt kuyut işlerine bakıyordu. 12 Eylül darbesi olmuş, Abdullah gözaltına alınmış, epey bir sıkıntı yaşamıştı. Öğrenci olaylarına karıştığı gerekçesiyle önce işini elinden almışlar, sonra da okuldan uzaklaştırmışlardı. Şimdi af çıkmış, ‘İsteyen okuluna devam edebilir,’ diyorlardı. (s.25) Yazarın bu öyküde hem karagüldüşüne hem de nesnelerin kişileştirilmesine başvurarak, gerçeğin acımasızlığını bu yolla öyküleştirdiği görülmektedir. ‘Kurtuluş Parkı, derin bir yalnızlık ve hüzün içinde. (…) Caddede arada bir homurdanarak giden otomobiller. (…) Ayaklarım, her adımda biraz daha senli benli oluyor kar taneleriyle.’ (s.22) “Şimdi ben bu sınava iki üç günlük sakalımla girip de devletimizin otoritesine nanik çeker gibi… Olacak şey değildi zaten. Neyse ki uyarılmıştım. Otorite son anda da olsa kendini göstermişti. Kanamış. Senin iki damla kanın devletimizin otoritesinden daha mı değerli be hey ahmak? Sınavın kaçabilir. Kaçsın. Sen de ömür boyu anlarsın otoriteye karşı gelmenin ne demek olduğunu.” (s.24)

Sadık Güvenç’in öykülerinde işlediği tema-konularla bunları işleyiş biçimi üzerinde duran Hüseyin Ozan Uyumlu, şunları dile getirdi: “Sadık Güvenç’in öykülerinde hem kent hem de köy yaşantılarının kesitlerinden çok ustaca gözlemler vardır. Örneğin ‘Tıslan Böceği’ öyküsünde bir otobüs durağında kolay kolay kimsenin dikkatini çekmeyecek bir birey ve yine kolay kolay kimsenin dikkatini çekmeyecek bir böceğin öyküsü var. İki yalnızlığın bir buluşmayla sona ermesi denilebilir. Ayrıca öykülerde derli toplu kayıtlar var. Bir dost meclisinde anlatılan bir hikaye bile Güvenç’in kaleminde güçlü bir öykü olabilir. Bu yönüyle yazar aynı zamanda usta bir arşivcidir de diyebiliriz.

Yazar, mekan (kent-köy) olarak çeşitliliği öykülerine yansıtabilmekle beraber, zaman olarak da farklı dönemlere yer vermiştir. Örneğin yazarın kitaplarında 12 Eylül sıkıyönetim döneminden öyküler de görülür, Ankara Tren Garı’ndaki patlamayı konu edinen öyküler gibi çok yakın zamanda yaşanan olaylar da. Yazarın okuru sıkmayan bir başka unsur da olay çeşitliliğidir. Yani yaşamın içerisinde yer alan sıradan, önemsiz denilebilecek olaylara da, cunta baskısı, işkence, ev baskınları, bomba patlamaları gibi önemli olaylara da yer verilmiştir.

Sadık Güvenç, öykülerinde sıkıyönetim dönemlerini ve faşist iktidar politikalarıyla oluşan ceberrut devleti çok net bir şekilde ortaya koymuş, bunu yaparken de yer yer dramatik ve gerçekçi bir dil, yer yer de kara mizahı kullanmıştır. Öykülerde jandarma, polis, orman denetimcileri, zabıta, yargıç hep faşist devletin zor aygıtı olarak yerini almıştır ve öykü kahramanları için korku ve tedirginlik yaratan unsurlar olarak dikkat çekmektedir. Buna karşın üniversiteli öğrenciler aydın, entelektüel, uyanık, hak bilincine sahip bireyler olarak gösterilmiştir. Zaten birçok öyküde okumak, bir sınıf atlama aracı, hayata tutunma yolu olarak gösterilmiştir. ‘Uzayan kol bizden olsun’ anlayışı özellikle 1990’lı yıllarda emekçi-memur ailelerin çocuklarının kurtuluşu, yani okuması için her fedakarlığın yapılması anlamına gelirdi.

Sadık Güvenç, öykülerinin arka perdesine, vicdanlı bir yazar siluetini ustaca yansıtmıştır. Özellikle toplumsal travmalara dönük öykülerinde iktidarın korku imparatorluğunu sorgulatan, burjuva hukukunu deşifre eden, ‘vatan haini’ kavramını sorgulatan kurgusu ve anlatımıyla en eski halk hikayelerinden beri alışık olduğumuz gibi haklının yanında yer almıştır. Özellikle zorunlu Ermeni tehciri üzerinden oluşturduğu iki öyküde okuruna ‘hak mıdır’ sorusunu sordurmuş, tarihi hesaba çekmiştir.

Gerek konu seçimi, gerek anlatım, gerekse ileti konusunda ustalığını ispatlayan Sadık Güvenç’e yolu açık olsun diyorum.”

Öyküleri ve öykücülüğü üzerine yapılan değerlendirmeler için teşekkür eden Sadık Güvenç de öykücülük anlayışını şöyle dile getirdi: “Benim lise yıllarım 12 Eylül öncesidir. 12 Eylül’ü üniversite yıllarında tattım. Çok yakın arkadaşlarımın bu furyada heba edildiğini, kaybolduğunu gördüm. Çok yakından tanıdığım birilerinin korku belasına savrulduğunu, insanların birbirine güvenini kaybettiğini gördüm. Olaylar yanı başımızda yaşanıyordu. Tarihe tanıklık ediyorduk.

Yaşasın İhtilal ikinci kitabım. İlk öykülerim… 12 Eylül karanlığından süzülüp gelen yaşanmışlıklar. 12 Eylül öncesi çatışmalar, 12 Eylül günleri… O döneme dair adalet, hak, hukuk anlayışı. Tabi bunlar göğsü kınalı serçe örneği, küçük küçük bireylerin hikayeleri. Tarihe not düşecek olaylar değil. O günlerin yarattığı sindirme, korkutma, insanların bilinciyle, görgüsüyle, hayatıyla alay etme üzerine değinmeler. Buldozerle ezer gibi toplumun üzerinden geçen bir silindir, bu silindirin altından canlı kurtulan bir kesim… “Yazmayacaksın da ne yapacaksın?”
Hayat her yönüyle sürüyor. Acılar bir süre sonra anı oluyor. Ve insan yeni şeylere alışıyor. İçinize giren yazma virüsü de boş durmuyor. Birileri sizi göreve çağırıyor. Yeni şeyler anlatmanız şart oluyor. Olmuş ve olabileceği yazıyorsunuz.

İşte son iki kitabım bu iklimin ürünü. Çıkarcının Teki ile Hırsızın Teki ikiz doğdu. İçerik olarak birbirinden farklı değil. Aynı gün yayımlandı. Tek kitap olursa kalın olurmuş, okuyucu ancak roman olursa bu kalınlıkta bir kitaba dayanabiliyormuş. İkiye bölünürse daha rahat okunabilirmiş.

Bu kitaplarda daha çok portre çizdiğimi düşünüyorum. Her öyküde bir insan karakteri anlatmaya çalışmışım. Bu insanlar gündelik yaşamın peşinde koşan sıradan insanlar. Genelde de kırsal kesimin yoksul insanları. Bir baş soğanla mutlu olabilen yoksulun teki, bağlama hayali kuran gençler, beş lirasını hırsızın elinden geri almayı planlayan mahalleli çocuklar, uyanık memurlar, iyi insanlar, yaşlılar, “öteki” olduğu için linç edilmekten kurtulamayanlar ve bütün bunların yanında idealize edilmiş direnen aydın öğretmen…

Edebiyatta dilin önemine inanırım. Çok güzel bir olayın heba edilmesi de çok basit bir olayın tebessümle okunması dil ile ilintili. Yerel yaşanmışlıklara ve yerel dile önem verilmesi gerekiyor. Babama mercimek tarlasında söylediğim şeyi yineleyeyim: “Unutulmasın.” Yerellik zenginliktir. Boduç ile sitil arasındaki farkı bilmeli okuyucu.

Sonu mutlu biten öyküleri severim. Öyle yazmaya çalışıyorum. Bakıyorum da hiç de yapamamışım. Farkına varmadan hüzne boğulmuş benim öykülerim. İyimser olmaya çalıştığım halde hüzün çıkmış ortaya. Düşünün bir de karamsar bakaymışım ne olurdu?

Savaşın, acının, talanın, değersizleştirmenin kol gezdiği bir zamanda ne kadar iyimser olabilirseniz olun, yazdıklarımız yaşadıklarımızdan farklı olamıyor…

Serçeyi hepimiz biliriz. Hemen her yerde karşımıza çıkan şu milyonlarca serçeden birinin hikayesini anlatmak istiyorum size. Anonim bir hikaye.

Bu milyonlarca serçeden birinin göğsünde kırmızı tüyler olduğundan onu diğer serçeler göğsü kınalı serçe diye çağırırlarmış.

Göğsü kınalı serçe yağmurlu havalardan çok korkarmış. Korktuğunu da saklamazmış bazıları gibi. Gök gürlemeye görsün sırtının üstüne yatar, ayaklarını dikiverirmiş yukarı doğru.

‘Ne yapıyorsun göğsü kınalı serçe?’ diye sorarlarmış diğer serçeler.

‘Duymuyor musunuz gök gürlüyor, ya yukarıda bir kaza olur da gök yere düşerse? Altında kalacak onca mahlukatın hâli nic’olur? Ayaklarımla direngeç yapıyorum ben. Gök yere düşse benim ayaklarım çadır direği gibi vazife yapacak, mahlukatın hayatı kurtulacak.’

İşte benimki de göğsü kınalı serçe misali belki birkaç kişiye örnek davranış anlatmış olmak. Yapılan hataların, haksızlıkların farkında olunduğunu birilerine anlatmış olmak…”

Söyleşiye katılanların sorularının yanıtlanmasından sonra özellikle Bahadınlıların öykülerle ilgili anlatımlarının renk kattığı görüldü. Daha sonra yazar Sadık Güvenç öyküseverlere kitaplarını imzaladı.

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Edebiyat Haberleri
Madımak otelinin merdivenlerinde bir fotoğraf ve 3 şair

Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan'ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli'nin merdivenlerinde. Ne zaman aklıma düşse...

Kapat